Menü

Aristoteles

30 Ocak 2017 - Ünlü Bilgin ve Düşünürler

Aristoteles ile Platon, batı düşünce sistemini en çok etkileyen iki filozof olarak anılmaktadır.

Bu günün dünyasında “mantık”, temel itibariyle Aristoteles kökenlidir. Modern çağ başlarına değin Aristoteles’çi düşünce, doğa bilimlerine tam mânasiyle hükmetmiş, modern fizik, bu öğretiye bir reaksiyon olarak geliştirilmiştir. Metafizik görüşleri, günümüzde dahi felsefî tartışmalara konu teşkil etmekte, “ahlâk” ile ilgili savları, bir çok modern düşünür için cazibesini hâlâ korumaktadır. Aristoteles, felsefe dışındaki alanlarda da güçlü etkiler yaratmış bir bilim adamıdır. Biolojinin kurucusu sayılır. Charles Darwin, onu bu alandaki en güçlü kişilik olarak tanımlamaktadır. Edebî eleştirinin ilk formlarını teşkil eden şiirleri ise modern drama sanatının doğuşuna önemli katkılarda bulunmuştur. Bazı alanlarda gösterdiği zafiyete rağmen, Aristoteles öğretisinin en çarpıcı yönü, her konuyu içine alabilme yeteneğine sahip, günümüzde dahi yadsınamaz anlaşılabilirlikte, bir metotlar dizini yaratmış olmasıdır.

İ.Ö. 384 yılında, Kuzey Yunanistan’ın Khalkidike yöresinde, Selânik yakınlarındaki Stageiros (Stageira) kentinde doğmuştur. Babası Nicomachos, Makedonya sarayı ile çok yakın ilişkiler içersinde bulunan bir hekimdir. (Kral Amyntas’ın özel doktoru) Aristoteles’in ölümünden sonra da “Aristo ekolü”, Makedonya sarayı ile bu yakın ilişkileri devam ettirebilmiştir. Canlı yaratıkların yapısal özelliklerine karşı duyduğu ilgi, muhtemelen baba mesleğinin etkisi ile oluşmuş, güçlü bir gözlem yeteneği geliştirmesine neden olmuştur.

İ.Ö. 367’de Atina’ya giderek, Platon’un ünlü “Akademia”sında, önce öğrenci, sonra da öğretmen olarak çalışmalarını sürdürmüştür. Etrafına toplanan bir grup çok değerli kişi ile birlikte, eczacılık’tan bioloji’ye, matematik’ten astronomi’ye kadar, olduça geniş bir bilimsel yelpaze içersinde, çok değerli tezler üretmişlerdir. Beraberindeki bu düşünce adamları ile ortak bir doktrine bağlılıkları olmamakla beraber, bir araya gelişlerinin gerçek sebebi, bilgiyi, sağlam nazarî temellere oturtma konusundaki sistematik çabalara katkıda bulunmak ve bu bilgileri, diğer tüm alanları kapsayacak şekilde geliştirme arzu ve hattâ ihtirâsıdır. Aristoteles öğretisini, diğer tüm dallardaki çalışmalarından fazla karakterize eden özellik, bu yöndeki çabalardır.

Akademia’nın hedef ve amaçlarından bir tanesi, gençleri siyasî açıdan yetiştirmek ve yöneticilere yol göstermekti. Bu ilişkiler sayesinde Aristoteles, Atraneus kralı Hermeias’ın, Assos bölgesindeki (bu günkü Edremit körfezi kıyısında Behramköy) sarayına davet edildi. (İ.Ö. 347) Burada kralın yeğeni ile evlendi. İ.Ö. 343 senesinde, 13 yaşındaki genç Büyük İskender’in öğretmenliğini yapmak üzere, Makedonya kralı II. Philip’in yanına yerleşti. Burada 3 yıl kalan Aristoteles, 16 yaşına basan Büyük İskender’in, babası tarafından kral nâibi ilân edilmesinin ardından, oradan da ayrıldı. Makedonya macerasından sonra, doğum yeri Stageiros’a giden düşünür, burada 3 yıl kalarak, kendi başına bilimsel çalışmalar yaptı.

İ.Ö. 335’de, “Lyceum” (Atina’nın “Lykeion” ismi verilen bölgesinde kurulduğundan) ya da “Peripatus” (Aristoteles derslerini, okulunun bahçesinde gezinerek verdiğinden “gezinenler” anlamında) isimleri ile anılacak, kendi okulunu kurmak üzere tekrar Atina’ya gitti. Platon’un ölümünden sonra, ilmî yeterliliğini büyük ölçüde yitiren ve ilgi alanları açısından son derece sınırlı bir çerçeve içersine sıkışmış “Akademia”ya karşın Peripatus, Aristoteles ve onu takiben öğrencisi “Theophratos” ile, daha önceleri asla erişilmemiş, çok geniş bir yelpaze içersinde, (ve özellikle doğa bilimlerini kapsamak kaydiyle) bilimsel araştırmalara yöneldi. Büyük İskender’in ölümü üzerine, Atina’da ortaya çıkan Makedonya karşıtı hareketler arkasından, hocası Platon gibi dinsizlikle suçlanma korkusu yüzünden, İ.Ö. 323 yılında “Chalkis”e kaçtı ve bir sene sonra, 62 yaşında öldü. (İ.Ö. 322)

Aristoteles’in, özellikle okulunda ders kitabı olarak kullanılmak üzere kaleme aldığı ve çoğunlukla dialoglardan müteşekkil eserlerinden, (Corpus Aristotelicum) ne yazık ki çok sınırlı bir kısmı günümüze ulaşabilmiştir. Bunlara ilaveten, “Politeia Athenaion” kitabının eksik bir kopyesi ile, gerçekliği şüphe götürür bazı mektuplar, şiirler ve Platon’un kendisine yazdığı bir mersiye, bu güne gelebilmiş eserlerdir. Elde mevcut “Corpus Aristotelicum”ların geçmişi İ.S. 2. yüz yıla dayanmaktadır. İ.Ö. 1. asırda Rodos’lu Andronikos tarafından hazırlanmış bir başka kopyenin mevcudiyetine dair oldukça şüpheli bir iddia da vardır. Aristoteles’in bilimsel eserlerinin İ.Ö. 1. yüz yılda hangi formlarda mevcut olduğu konusunda da önemli ihtilâflar vardır. Bir çok metinde, orijinal olup olmadığının tesbiti pek mümkün olmayan, ekleme ve değişikliklerin yapıldığını gösterir işaretler bulunmaktadır. Eldeki metinlerden bazıları, daha sonraları kullanılmaya başlanmış dil özellikleri ile düşünceleri içermekte olup, muhtemelen ona ait değildir. Orijinal olarak düşünürümüz tarafından yazıldığı bilinen “Metafizik” (Prote Philosophia) gibi eserlerde dahi, bazı önemli değişikliklerin yapılmış olduğu görülmektedir. Pek başarıya ulaşma şansı olmamakla beraber, öğretinin geçirdiği evreleri temel alarak yapılan ayıklama çalışmaları, günümüzde de devam etmektedir. Mantık üzerine yazılmış eserleri, esas itibariyle yöntem sorununu, dolayısiyle bilimsel bilgiye giden yolda kullanılacak âleti belirlemeye çalıştığından “Organon” (âlet) olarak adlandırılmıştır.

Corpus Aristotelicum bilimsel tezlerinin düzeni, felsefenin, mantık, fizik ve ahlâk şeklinde belirlenen geleneksel bölünümünü içerir. Aristoteles’in eserlerinden ikisi, bu şeklî ayırıma uymaz. Bunlar, “Prote Philosophia” (Metafizik) ile “Hitâbet ve Şiir” isimli yapıtlardır.

Bu sebeple eserlerini, şöyle sıralamak mümkün olmaktadır:

1) Mantık ile ilgili yapıtlar;

“Sınıflandırmalar / Kategoriler”, (“Kategoriai” – Var olan üzerine deyişler ve ana formlar) “Önerme Üzerine”, (Peri Harmeneias) “Çözümleme Öncesi”, (Analytica I – Prior Analytics – Tasım – syllogisme / karine – üzerine) “Çözümleme Sonrası”, (Analytica II – Posterior Analytics-Tanıtlama, tanım, sınıflama ve bilginin ilkeleri) “Hedef Konular”, (Topica – Dialektik tasarımlar üzerine) “Sofist Görüşün Tenkidi ve Çürütülmesi. (Peri Sophistikon Eleghon)

2) Fizik ile ilgili yapıtlar;

“Fizik”, (Physica) “Nesiller ve Yozlaşma Üzerine”, “Cennet Üzerine”, “Meteoroloji üzerine”, “Ruh Üzerine”, (Peri Psykhe) “Doğa Üzerine”, (Parva Naturalia) “Hayvanların Geçmişi”, (Peri ta Zoa Historia) “Hayvanların Organları”, “Hayvanların Yaratılışı”, “Hayvanların Hareketi Üzerine”.

3) Ahlâk üzerine yapıtlar;

“Nickomachean Ahlâk”, (Ethica Nikomakheia) “Eudamean Ahlâk”, “Magna Moralia”, “Siyaset Üzerine”, “Atinalıların Devleti” (Politeia Athenaion).

4) Metafizik ile ilgili yapıtlar;

“İlk Felsefe” (Prote Philosophia) isimli eseri, felsefe tarihinin, Thales’den kendisine kadar, çok başarılı bir özeti ve en güvenilir kaynağıdır. Andronikos isimli öğrencisi, Aristoteles’in eserlerini bir araya toplayıp düzenlerken, bu eseri “Physica”dan sonraya koyduğu için, “Fizikten sonra” anlamına “Metaphysica” ismiyle anılmaktadır.

5) Hitâbet ve Sanat üzerine yapıtlar;

“Hitabet / Natıka” (Rhetorika), “Şiir” (Poetika).

Aristoteles Akademia’da, gerek öğrenci ve gerekse öğretici olarak çalışmalarını sürdürürken, Platon felsefesi üzerinde değerlendirmeler yapma zaman ve imkânı bulmuştur. Bu arada ünlü “idealar kuramı”ndaki zayıf noktaları tesbit ederek, Platonik disiplinin tenkidini, kendi düşünsel ürünlerinin çıkış noktası olarak kullanmıştır.

Platon, kendinden önce çeşitli alanlarda düşünsel ürünler vermiş doğa filozofları, sofistler ve hocası Sokrates gibi, tüm değişimlerden etkilenmeyen, mutlak ve değişmez olanı bulma çabası içersindeydi. Sonunda “duyumlar dünyası” (monde sensible) dışında, “düşünülebilir dünya”da (monde intelligible) buldu aradığını. Platon’a göre gerçek bilginin temeli, bu Dünya’nın dışında bir yerlerde, idealar dünyasında bulunabilirdi. Bölünmez, değişmez, öncesiz ve sonrasız olarak, kendi kendine eşit, hep aynı kalan bilgi olarak tanımlıyordu “idea”kavramını. Öğretiye göre, örneğin at sözcüğü, belli bir düşünsel (ideal) atı, Tanrı’nın yarattığı tek bir atı, değişmez ve mutlak ilk örneği temsil ediyordu. Duyumlarla algılanan tek tek atlar ise, ideal at ile ortak yanları olan, değişken, şu veya bu yönden eksik kopyeleri ve varlığı sınırlı görüntüselliği temsil ediyordu.

Yine Platon’a göre, bedenden bedene dolaşarak kemâle erişme çabası içersinde, Tanrı’ya ulaşmayı ereklemiş ölümsüz ruh, aranan mutlak ve değişmez doğrular ile daha önceki yaşam dönemlerinde muhakkak karşılaşmış olmalıydı. Hâl böyle olunca, bu ölümsüz ruhu taşıyan insanoğlu için mutlak ve değişmez olanı öğrenmek, eskiden bilinen bir şeyi hatırlamaktan ibâretti. Bu mantık zincirinin tabiî sonucu olarak idealar, insanın doğuştan sahip olduğu bilgilerdir diyordu Platon.

İdealar kuramı açısından Aristoteles, tek bir atın değiştiği ve hiç bir tek atın ilelebet varolamayacağı, at biçiminin ise mutlak ve değişmez olduğu konusunda hocası ile aynı görüşleri paylaşıyordu. Ancak at ideasının, kendiliğinden veya doğuştan mevcut olamayacağını, insanların pek çok at gördükten sonra oluşturdukları bir kavram olduğunu öne sürmekteydi. Aristoteles, “at biçimi” kavramını da, at türünün, tüm atlardaki ortak özelliklerin toplamı olarak tanımlamaktaydı. Doğanın dışında bir yerlerde, bir ana kalıplar deposu olamaz diyordu. Biçimler nenlerin içindedir. Ayırt edici özellik, biçimlerdedir. Bir başka deyişle, at ideasının, at’tan önce var olduğu görüşüne ve dolayısiyle doğuştan edinilen bilgiler kavramına, şiddetle karşı çıkmaktaydı.

Aristoteles’in, hocası Platon’un idealar kuramının tenkidi çerçevesinde öne sürdüğü kanıtlar içersinde en güçlü olanı, “üçüncü şey” ismini verebileceğimiz savıdır. Düşünürümüze göre, bireysel atlar, düşünsel bir ata (at ideası) benzedikleri için “at” iseler, hem düşünsel atın, (at ideasının) hem de bireysel atların benzedikleri, düşünsel (ideal) bir üçüncü at daha olması gerekir. Bu mantık ise, sürüp gidecek bir kısır döngüye sokacaktır felsefeyi.

Aristoteles’in, konuyla ilgili bir diğer kanıtı da şöyle özetlenebilir; İnsanoğlu felsefî açıdan, hem insan ve hem de hayvan olarak tanımlanabilmektedir. Hâl böyle olunca, insan ideası ile hayvan ideası çakışmalıdır ki, bu varsayım olanaksız ve uyumsuzdur. (absurde)

Bu aşamada, oldukça karmaşık görünen konuya açıklık getirmek gayesiyle, iki önemli noktanın altını çizmekte fayda vardır;

1- Aristoteles’in, Platon öğretisinin en önemli ve tanınmış ürünü addedilen “idealar kuramı” nı tenkit maksadiyle ortaya attığı bu görüşler, zımnî (sous entendu) olarak, ruhun ölümsüzlüğü, ruh göçü ve ruh beden ilişkileri konusunda da hocasından farklı görüşlere sahip olduğunu vurgulamaktadır.

2- Aristoteles, İnsanoğlunun taşıdığı en önemli ayırt edici özelliğin, doğuştan edinilen akıl gücü olduğunu kabul etmektedir. Ancak Platon’un ortaya attığı, doğuştan kazanılmış fikir ve bilgilerin mevcudiyetini reddederek, duyumlar olmadan, bu çok kıymetli gücün boş kalacağını ve hiç bir işe yaramayacağını ısrarla öne sürmektedir.

Platon için gerçeklik, aklımızla düşünülebilen (intelligible) iken, Aristoteles’in ortaya attığı düşünce sisteminde gerçeklik, duyumlar ile algılanan fikirler hâline dönüşmektedir. Gerçeklerin dünyası, düşünürümüze göre, doğa’dır.

Aristoteles, tenkit ettiği Platon öğretisinin yerini almak üzere, “tümeller”, “özdek” ve “biçim” kavramlarını ortaya atmaktadır. Bu kavramların, felsefî açıdan anlaşılması güç tanımlar içerdiğini görüyoruz. Aristoteles öğretisinin daha iyi anlaşılabilmesi maksadiyle, bahse konu sözcüklere, imkân nisbetinde bazı açıklamalar getirmekte yarar vardır;

Dilde özel adlar ve sıfatlar bulunmaktadır. Güneş, Ay, Olimpos, Sokrates özel adlardır. Nenleri ve kişileri târif eder. Bu bireysel karakterli sözcükler, “töz”ü (cevheri) ifâde ederler. Her hangi bir sıfat, nitelik veya kategori’yi betimleyen sözcükler ise (insan, kedi, köpek, ağaç, yuvarlak…) “tümel”lerdir. (universal) Çok kısa ve özlü bir anlatımla, “töz”, “BU”; “tümel”, “BU GİBİ”dir. Platon öğretisindeki idealar kuramı açısından, Evren’in dışında bir yerlerde olduğu iddia edilen “idealar”ın içerdiği tözler de, tümeller de hep, “BU” özelliğini taşımaktadır. İşte Aristoteles’in kabul etmediği nokta burasıdır.

Gelin, konuyu bir az daha açmaya çalışalım;

Elea’lılar, tek ve değişmez bir varlığın mevcut olduğunu öne sürerek, duyumsal olanın yanıltıcılığı ile ussal olanın gerçekliği görüşüne varmışlardı. Bu yüzden, çokluk, değişirlik ve devinim gibi faktörlerle ortaya çıkan “oluş”un, düşsel bir görüntüden başka bir şey olmadığını savunmuşlardır.

Platon bu tezi, yeni yorumlar katarak geliştirdi. İncelediği duyum fonksiyonlarının, gerçeği bildirmekten uzak olduğunu tesbit etmiş, en kaba duyumlarımızı bile, “kavramlar” yolu ile dile getirdiğimizi gözlemlemişti. Duyumlarımızı ussal bir sınıflandırma yapmaksızın bilmemiz mümkün değildir diyordu. Elde edilen bilgiyi, bir seri kavram vasıtasiyle sınıflandırabildiğimiz için biliyor gibiydik. Demek ki bilgi, kavramsaldı. Kavramlar ise duyumların değil, tüm bu sınıflandırmaları gerçekleştiren aklın ürünüydü. O halde bilgi, nesnel değil, ussaldı. Kendiliğinden nesne olamaz. Bir görüntüden ve hiçden başka bir şey değildir bilgi. Örneğin bir masayı, sertliği, rengi, boyu, görevi, vs. gibi kavram ve sıfatlardan soyutladığımızda, geriye bir hiç kalır. Hiç ise, yok demektir. Öyleyse gerçek olan nesneler değil, kavramlar ve eşdeyişle “tümeller”dir. (evrenseller, geneller) Masa, bu genellerle bir varlık kazanmaktadır. Ama masanın bilincimiz dışında var olduğu da bir gerçektir. O hâlde geneller, bilincimiz dışında da vardırlar ve nesneldirler. Platon bu nesnel tümellere “idea” adını vererek, nesnel düşünceciliğin (idéalisme objective) temellerini atmıştır.

Diğer yandan “gerçekçilik”, (hakikîye, réalisme, realism) varlığın, insan bilincinden bağımsız ve nesnel olarak varolmakta olduğunu ileri süren anlayıştır. Nesnel gerçeği, gerçek saymama anlamındaki orta çağ disiplininin tohumları, antik çağda, Elea öğretisi, Platon ve Aristoteles tarafından atılmıştır. Bu anlayışa göre GERÇEK, bireysel olan değil, “tümel” (küllî, universal) olandır. Ama “tümeller”, ancak “bireyseller”de var olabilirler. Kendi başlarına bir varlıkları yoktur. Örneğin, dünyada eşekler vardır. Ama eşeklik yoktur. Eşeklik tümeldir (soyut, ussal, genel kavramlar). Ancak bireysel bir eşeğin varlığı ile varolabilir. Gerçek olan ise, eşekler (bireyseller) değil, eşekliktir (tümel). Eşekliği ortadan kaldırırsan, Dünya’da eşek kalmaz. Eşek varoluşunu, eşekliğe borçludur. Bireysel eşeklerin varoluşları (existence) bulunduğu halde, varlıkları (être) olamaz. Buna mukabil, tümel olan eşekliğin ise, varoluşu (existence) yok, ama varlığı (être) vardır. Gerçek ise, bağımlı varoluşu olan değil, bağımsız varlığı olandır. Bu yüzden varoluşları bulunan bireysellikler, gerçek değil, görüntüdürler. Varoluşları bulunmayan tümellerse, gerçektirler.

Platon’a göre gerçek olan tümellerdi. (geneller, genel kavramlar, evrenseller) Bir ağacı algıladığımızda, tümeller üzerinde dururuz. (yükseklik, yeşillik, sertlik, vs…) Ağacı, bütün bunlardan soyutlarsak, ortada başkaca hiç bir şey kalmaz. O hâlde tümel (burada aklî, ussal) olanın dışında bir gerçeklik olamaz. Duyumsal olan gerçeği yansıtamaz. İdealist görüş bu noktadan hareketle, ikinci ünlü teze varmaktadır. “Gerçek, varolan değil, varolmayandır.” Tümeller, zaman ve uzay içersinde var değillerdir. Zaman ve uzay içinde varolmayanlar, yok demektir. Varolanlardan, hangi tümelleri soyutlarsanız soyutlayın, ortada yalnız varlık kalır. Örneğin ağacı, yükseklik, yeşillik ve sertlik tümellerinden soyutlarsanız, ortada sadece ağacın varlığı kalır. Demek ki “ASIL GERÇEK”, görünüş (yüklemler) değil, “VARLIK”tır. Peki ama, varlık niçin var olmayandır ? Ağacı, ağaç varlığından da soyutlarsanız, (nihaî soyutlama) ortada yokluk, eşdeyişle varolmayan kalır. Bu yüzden gerçek varlık, var olan değil, var olmayandır.

Aristoteles’in bu idealist geleneğe en önemli katkısı, “ereksellik anlayışı”dır; Erekbilim, (Mehbas-ı Gâyât, Téléologie, Teleology) doğa, insan ve toplumun, ereklerle (telos) belirlenerek yönetildiğini iddia eden öğretiye verilen isimdir. Metafizik anlayış açısından, Aristoteles’in kullandığı erek sözcüğü, mümkün olan tüm anlamlarında, ereksellik’in incelenmesini dile getirir. Nesnelerin neden meydana geldiklerini açıklayan nedensellik yasasına karşın, nesnelerin hangi erek için meydana geldiklerini araştıran ereksellik anlayışı, Evrende böyle bir erek güdebilecek, üstün bir gücün varlığı inancına dayanır. Erekbilimin, törebilimsel hedefi, insan yaşamındaki töresel erekleri saptamaktır. Metafizik erekbilim ise, Evren’i, ereklerle, araçlar arasındaki ilişkilerin bir toplamı sayar. Aristoteles’in ünlü, “doğa boşuna çalışmaz” tesbiti, her varlaşann, bir erek için varlaştığı ilkesini (Mebde-i Gâiyet, Principe de Finalité, Ereklik İlkesi) betimlemektedir.

Aristoteles’in “biçim”i, bilimsel nedensellik (causalité scientifique) anlayışındaki sonuç değil, erektir. Zira erek, mantıksal bir öncelik taşır ve sürecin başlangıcından beri, sebep’in (raison) içinde vardır. Palamut sebebi, meşelik ereğini içersinde taşımaktadır. Böyle olmasaydı, palamuttan meşe çıkmazdı. (Bilimsel nedensellik anlayışında “neden”, (cause) sonucunu içinde taşımaz.) Ayrıca erek, sebepten öncedir. Bilimsel nedensellik anlayışında ise, neden, sonucundan öncedir. Bu bir zaman önceliği değil, mantık önceliğidir. Dünyalaşma, sebebinden öncedir. Çünki o, birbirlerini oluşturan bütün sebeplerin başından beri vardır. Ama dünyalaşma olgusunun başlama zamanından önce, dünyalaşma ereğinin var bulunduğu anlamına gelmez. Zira erek, ya da biçim, tümeldir. Tümeller ise, zaman ve uzay dışıdırlar. Zaman ve uzay içersinde, yokturlar. O halde, zaman ve uzay içersinde bulunmayan, yok demektir. Tümeller, (geneller ya da evrenseller) “var bulunmayan” varlıklardır. Gerçek olanlar da bunlar olduğuna göre, asıl gerçek, “var bulunan” değil, “var bulunmayan”dır. “Var bulunan” görünüşlerin gerçek dışılıkları ve sahtelikleri de, bu düşünceci (idéaliste) mantıksal uslamlama sonucudur. Diğer yandan, zaman ve uzay dışı olan saltıktır. (mutlak, absolu) Asıl gerçek varlık da, saltıktır. Bu şekilde Tanrı kavramına, dinsel yolun dışında, felsefe yolundan da varılmış olur. Erek’ten (telos’dan) Tanrı’ya (Theos’a) geçilmiştir.

Bu Tanrı, Aristoteles’in tanımı ile “DÜŞÜNMENİN DÜŞÜNMESİDİR.” Bir başka deyişle, “kendi kendisini düşünen, düşünce”dir. Düşünce, zihin’in (ésprit) özü olduğuna göre, GERÇEK, “saltık (mutlak) zihin”dir. (saltık ruh’tur) Böylelikle us, düşünce, zihin, ruh ve Tanrı özdeşleşmiş olmaktadır.

Aristoteles, işte bu noktadan itibaren, “biçim” kavramına geçer. Örneğin bir heykel için mermer, özdektir. Yontucunun verdiği kılık, biçim (shape) dir. Özdek, biçimi dolayısiyle belirli her hangi bir şey olmaktadır.

Biçim, (şekil, sûret, forme, figure, form, shape) sınırlanmakla belirlenmiş özdek, ya da uzay olarak târif edilmektedir. Anaksagoras’a göre biçim, evrensel oluşumda “düzenlenmemiş özdek” (khaos), karşıtı ise “düzenlenmiş özdek”dir. (kosmos)

Aristoteles ünlü biçim (eidos) kavramını, düzenleyicilik ve yetkinleştiricilik anlamlarına sürüklemiştir. Deyimi genelde, nesnenin niteliklerinin tümü anlamında ve özdek’le içerik karşıtı olarak kullanmaktadır. İlk özdek biçimsizdir ve sadece bir güçtür. (dynamis) Onu edim’e (energeia) geçirip gerçekleştiren, görünümlü ve yetkin kılan biçimdir. (eidos) Biçim, özdeğin gerçekleşmesi, gerçek olmayanın gerçek hâline dönüşmesidir. Kumaş biçimlenerek, pantalon, perde veya masa örtüsüne dönüşür. Evrendeki her varlık, biçim kazanmış özdektir. Her varlığın bir özdek’i ve bir biçimi vardır. Özdek, potansiyel güç hâlinde bulunan biçimdir. Demek ki varlık, kendinden daha yetkin olan bir varlığın özdeği ve her yetkin varlık, kendinden daha az yetkin bir varlığın biçimidir. Yontucu işe başladığında, elindeki mermerde, (özdek) bir heykele (biçime) dönüşebilirlik potansiyeli görmüş ve bu gücü ortaya çıkarma çabasına girişmiştir.

Aristoteles daha “Akademia”da bir Platon öğrencisi iken, felsefede üç nazariye (bakış, theoria) geçerli idi;

– İnsanın görünene bakışı. (Doğa)

– İnsanın kendisine bakışı (İnsan)

– Platon, “idealar” öğretisi ile bunlara bir de dialektik’i eklemiş, üçüncü teoriyi, “İnsan’ın görünmeyene bakışı” (doğa üstü, metafizik) olarak tesbit etmişti.

Aristoteles, yöntemsel aletler bularak, bu “ilkel bakışı”, doğru bakış açısına dönüştürmeye çalışmıştır. Görünmeyen’den görünen’e bakma (tümdengelim, doğrulama, déduction) ve görünen’de görünmeyen’e bakma (tümevarım, araştırma, induction) ismini verdiği, “doğru bakış” nazariyesini gerçekleştirmek için, düşünme’nin bilimden yararlanması, bir başka deyişle, düşünce – doğa bilim dialektiği gerektiğini de farketmiştir.

Aristoteles, böylelikle belirlenmiş bu üç inceleme alanının başına ve hepsinden evvel gelmek kaydiyle, mantık’ı (logike) koymuştur. Bu alanlarda incelemelere girişilmeden önce, bilimin ne olduğu ve yapısı üzerine araştırma yapılması ve bilimsel düşünce formları ile konuları üzerinde bir disiplinin yaratılması gerektiğini öne sürmüştür.

Bu düşünce pek yeni sayılmaz. Sokrates ve sofistler de bu çerçevede düşünsel çabalar göstermişlerdir. Ancak Aristoteles’in kendinden öncekilere nazaran özelliği, ilk kez bir öğretici gibi yazan düşünür oluşundadır. Platon, başarılı bir şair ve destan yazarı iken, Aristoteles’in eserleri, kuru, ruhsuz ve çok detaylıdır. Öğretisi tartışmalara açık, başlıklara bölünmüş, eleştirel ve sistematiktir. Mantığın kurucusu sayılması, yöntem konusuna hep öncelik vermiş olmasındandır.

Aristoteles’e değin mantık, Platon dialoglarında görülen bir tartışma türü olan eytişimin (dialectic) düşünsel ürünlerinden geliştirilmiş, biçimsel gerçeklik ve biçimsel geçerlilik nazariyesi olarak târif ediliyordu. Dialoglar, felsefî tartışmalar açısından geçerli tek şekil olarak kabul edilmekte, felsefe öğrencileri için eytişimsel (dialectical) yeteneklerin edinimi, önemli ve vazgeçilmez addedilmekteydi.

“Sofist Görüşlerin Tenkidi ve Çürütülmesi” isimli eserinde belirlediği ve tartışmalarda başarı formüllerinin tesbiti ile eytişimsel (dialektik) analizin genel prensiplerini irdeleyen tezler, nihaî analizde, yadsınamaz sonuçları veya bilimsel bilgiyi doğrudan yaratamaz. Eytişimsel metot, eldeki kanıtların makul ve kabul edilebilir olup olmadığının tesbiti yolu ile, tartışılan tezlerin geçerliliğinin sağlanmasını hedeflemektedir. “Çözümleme Öncesi” ve “Çözümleme Sonrası” (Prior Analytics / Posterior Analytics) isimli eserlerde Aristoteles, bilimsel bilginin kazanımı için ne gibi mâkul ve kabul edilebilir kanıtlara ihtiyaç olduğunu ve ileri sürülen bir tezin, yadsınamaz geçerliliğinin biçimsel şartlarını incelemiştir. “Çözümleme Sonrası” isimli kitabında, bilimin ortaya attığı prensipler ile kanıtların nihaî hedefinin, zorunlu olarak gerçeğe ulaşmak olduğu vurgulanmaktadır. Bu gerçeklerle ilgili olarak insanoğlunun sahip olduğu bilgiler, deneye dayanmaktadır. Ancak bu, kendiliğinden değil, daha ziyade aklî yetilerden neş’et eden bir deneydir. Bir konuda yeteri kadar bilgi sahibi olunduğunda, bu deneysel bilgileri ortaya çıkartan yönetici güç (governing principles) zihinde berraklık kazanır.

Böylelikle bu prensiplerden, yalnızca her hangi bir bilginin doğruluğunu değil, neden doğru olduğunun sebeplerini de elde etmek mümkün olacaktır. Aristoteles’e göre bilimsel bilginin kazanımı için, her ikisinin birden elde edilmesi zorunludur.

Aristoteles’in, aşikâr aksiyomlara dayanan tümdengelimsel (déductive) bir sistem olarak idealize ettiği bilim anlayışı, bilim tarihinde önemli etkiler yaratmıştır. Düşünürümüz, sadece önermeleri bilimsel olan tezlerle ilgilenmekte ve genel olarak kategorize edilebilir önermeleri bilimsel kabul etmekte olduğundan, “tasım” (syllogisme – karîne) ismi verilen teorisi, ancak dar ve sınırlı bir mantıksal tezler dizinini târif edebilmiştir.

Doğal bilimler, sürekli bir değişim içinde olmakla karakterize edilen varlıklar ile ilgilenmekte ve değişim, fizik ilminin ilgi alanını belirleyen temel olgu olarak görülmektedir. Bu yüzden Aristoteles’in fizik üzerine çalışmaları, daha ziyade değişimin incelenmesi ile bu faaliyetin doğuracağı tartışmaları içermektedir.

Aristoteles’e göre değişim (tebeddül, changement) veya devimsel değişme, karşılıklı iki durumda, birinden öbürüne geçme anlamındadır.

Üç tür değişim vardır;

– Yokluktan varlığa geçiş. (Doğum)

– Varlıktan yokluğa geçiş. (Ölüm)

– Varlıktan, varlığa geçiş. (Devim, değişim)

Her değişim türü de, üç temel etken ihtiva eder;

– Değişim sonucunda ortaya çıkan belirleyici özellik veya şekil.

– Bu belirleyici özellik veya şeklin, daha önce mevcut olmayışı.

– Evvelce mevcut olmasına rağmen, değişim sonucu, artık bahse konu belirleyici özellik ve şekil altında karakterize edilen varlık. Örneğin, heykelde bu üç etken, heykelin şekli, daha önceki şekilsizliği ve yapılmış olduğu malzemedir.

Aristoteles varlık düşüncesini, başka düşüncelerle de bağdaştırmak çabası içindedir. Yine heykel örneğinden hareket edersek, bir malzeme heykel hâline dönüşebiliyorsa, bu tözde bir heykel olma potansiyeli (heykel olabilirlik) var demektir. Mermer, tözdür.(cevher) Biçim ise şeklî sebeptir. Sebep bir etkendir. Etkenle ilgili gerçek bir değerlendirme, varlık sebebini târif eder.

Aristoteles 4 tür varlık sebebi saymaktadır;

Bir ev oluştuğunda;

1- Etkin sebep; İnşaatçı.

2- Şeklî sebep; Ev olmanın yapısal görüntüsü.

3- Maddî sebep; Bu yapısal görünüme dönüşmüş olan malzeme.

4- Nihaî sebep; Evin mevcudiyetini gerektiren gaye, bir başka deyişle, insanın ve mülkiyetin korunmasıdır.

Aristoteles bu kavramların detayına girdiğinde, durağanlığın mevcudiyetini yadsımakta ve hareketin devamlılığını savunmaktadır. Hareket, devamlılık özelliği dolayısiyle sonsuzluğu ifâde eder. Bu yüzden, kendisi hareket etmeyen, bir ilk hareket mevcut olmadan, (Tanrı) sonsuz hareketin mevcut olamayacağı sonucuna varmıştır.

Bir varlığın biçimi, onun davranışlarını târif etmektedir. Aristoteles, bitkisel, (bitkiler) hisseden (hayvanlar) ve zihnî (insanoğlu) varlıklar olmak üzere üç tür canlı varlık olduğunu öne sürmektedir. Ruhun bir dizin belirleyici özellik olduğuna inanmaktadır. Ruh ve bedenin, bir canlının ortaya çıkması için sihirli bir şekilde birleşmesi gereken iki ayrı unsur olduğunu kabul etmez. Bu yüzden, bedenden ayrı olarak varlığını sürdürdüğü kabul edilen ve zihnin faaliyeti ile gerçekleştiği varsayılan faal zekâ ile neyi kastetmiş olduğu açıklıkla anlaşılamamaktadır.

Aristoteles’in bioloji’ye ilişkin çalışmalarının büyük bir çoğunluğu zooloji’ye ayrılmıştır. Bioloji öğretisinde, “erekbilimsel” (téléologique) doktrinin etkisi özellikle belirgindir. Örneğin, Aristoteles, “hayvanların organları” eserinde, Anaksagoras’ın; “İnsanların elleri olduğu için mi aklı vardır ? Yoksa, aklı olduğu için mi elleri vardır ?” sorusu üzerine düşünmüştür. Filozofumuza göre insanlaşma sürecinde el, en önemli rolü oynamıştır. Hayvan ön ayaklarını el olarak kullanmaya başlamakla eylemde bulunmuş ve insanlaşmıştır. Doğal cisim formlarının, nihaî biçimleri ve varlık nedenleri tarafından tesbit edildiğini ileri süren bu doktrin, genelde yanlış bir değerlendirme sonucu, doğada evrensel bir tasarımın mevcut olduğu iddiası şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa Aristoteles, karmaşadan uzak, basit bir tezle, cisimlerin yapısal özellikleri ve davranışlarının, bu cisimlerin işlev ve varlıklarına katkıda bulunduğu görüşünü öne sürmektedir.

Bilimler, yaratılışın özellik taşıyan yönleri ile ilgilenirken, metafizik varlıkları oldukları gibi incelemeye tâbi tutmaktadır. Aristoteles’e göre basit ve sade varlık diye bir şey yoktur. Oluşum içersinde bir madde, (özdek) daima bir cisim, bir nicelik, bir nitelik veya diğer bazı temel kategorilerin özelliklerini taşır. Özdek, yokluktan evvel mevcut olmalıdır. Zira, nitelik ve nicelik özellikleri, özdek tarafından tesbit edilmektedir. Bununla beraber, Tanrı gibi bazı özdeklerde, nitelik ve nicelik özellikleri olamaz. Bu yüzden oluşumun tanımı, öncelikle özdek’in târifidir. Özdek ilk bakışta her an karşılaştığımız basit cisimler gibi algılanmaktadır. Ancak, daha dikkatli bir inceleme, ana özdek’in, gözlenen cisimlerin şekillerini ve köklerini oluşturmakta olduğunu ortaya koyar. Bu özelliği anlayabilmek için, varlık formları altında somutlaşmış özdek türlerinin mevcudiyeti olgusu görülebilmelidir. Bu yüzden, özdek’i anlayabilmek için, cisimsiz varlıksal formları da, ya’ni Tanrı’yı da anlamak gereklidir. İnsanoğlu, ancak bu şekilde özdek’in ve varoluş’un ne olduğunu anlayabilir. Bu mantıksal dizin sonucunda metafizik anlayış, Aristoteles’de, “Tanrıbilimsel” (Théologique) bir veçhe kazanmaktadır.

Aristoteles’in ahlâk (ethic) anlayışına göre, insanoğlu için iyi ve güzel olarak hedeflenmesi gereken şey, yaşamını ancak sürdürebilecek imkânları içerecek bir hayat değil, beşeriyetin aklî doğasına uygun olarak, insanî isteklerin karşılanabileceği mutlu bir varoluştur. Mutluluk arayışı, erdemlerle bezeli, iyi ve güzel bir yaşam peşinde koşmaktır. Aristoteles mutluluğun bir târifini vermemekle beraber, aşırılıklardan uzak kalmayı öğütlemekte ve bu tutumu bir erdem saymaktadır. Düşünürümüze göre cömertlik erdemi, cimrilik ile müsriflik gibi, yadsınması gerekli tutumların ortasında bir yerlerdedir. Korkaklıkla, budalaca atılganlığın ortasında cesaret erdemi, miskinlikle, azgınlığın ortasında ölçülülük erdemleri bulunur. Fazîlet sahibi olmak, bir mutluluktur. Zihnî (intellectual) ve ahlâkî erdemleri, ruhun akla dayalı ve akla dayalı olmayan (rational & irrational) faziletleri olarak tanımlamaktadır. Zihnî erdemlerin en önemlileri, nazarî ve tatbikî hikmetlerdir. İnsanın adâlet, cesaret ve âlicenaplık gibi ahlâkî erdemlere sahip çıkma oranındaki ihtirâsı, ruhun akla dayalı olmayan işlevlerinin, o oranda zihnî istek ve hisler sergilemesine yol açar. Erdemli bir yaşam sürdürme çabaları, insanı her konuda doğru ve güzel olanı yapmaya ve tatbikî hikmetleri edinmeye zorlar. Varlığın zihnî açıdan en yüksek ve dolayısiyle en tatminkâr formu, düşünmektir. (Nazarî hikmet peşinde düşünme) Zira insanoğlu, tamamen zihnî bir yaratık değildir. Bununla beraber, mutlu bir yaşam, zihnî ve ahlâkî erdemlerin birlikte sahip olunmasına bağlıdır.

İnsanoğlu, doğal olarak toplumsal bir yaşam arzu etmekte ve isteklerinin karşılanması açısından, siyasî özellikler taşıyan bir toplumda yaşamayı tercih etmektedir. Devletin amacı, yurttaşlarının iyi bir hayat sürmesini sağlamaktır. Aristoteles bu varsayımdan hareketle, çeşitli yönetim şekillerini politik açıdan değerlendirmektedir. Görüşleri genelde, yurttaşların sorumluluğunu üzerine alarak iyi bir hayat yaşamalarını sağlama yeteneğinin, bazı ender kişilere bahşedilmiş olduğu, bunların içersinden çok daha az bir bölümünün ise, iktidarı elinde tutabilecek güce sahip olabileceği inancına dayanmaktadır. Bu yüzden, temsil olanağı tanımayan ve dönüşümlü olarak iktidara el değiştirten grek demokrasisinin, yurttaşlık haklarına ciddî sınırlamalar getirdiğini iddia etmektedir. Aristoteles’in savunduğu ideal devlet düzeni, zikredilen yeteneklere sahip insanların, nazarî ve tatbikî erdemlerini uygulayabilecekleri bir yönetim düzenini yüreklendirmelidir.

Aristoteles’in hitabet (rhetoric, nâtıka) ile ilgili görüşleri, kendisinden önce vazedilmiş prensiplerden hareket etmekle beraber, konuya, daha sistematik ve nazarî bir görünüm kazandırmaktadır. İleri sürülen tezlere ilişkin, akla daha yatkın düşünceler üretebilen hatiplerin yeteneklerine öncelik verilmelidir. Düşünürümüze göre, konuşmada kullanılacak strateji, söz düzeni ve dizimi, ikinci derece önemli özelliklerdir.

Aristoteles şiirsel anlatımda, Platon’un san’at endişesini ön plana çıkartan kritisizmine karşı bir anlayışı savunmaktadır. Filozofumuz şairleri, düşünsel gerçeklerin yaratıcılığında, gerçeğe yakın doğruları söylemeye yüreklendirirken, söylemlerinin, ahlâkî içerik yönünden değerlendirilmesi gerektiği görüşüne de şiddetle karşı çıkmıştır. Şiirsel ürünlerle ilgili olarak, tragedyaların, acıma ve korku hislerini kuvvetlendirerek, heyecanı oratadan kaldırdığı konusundaki yorumu ise asırlardır tartışılagelmektedir.

Hellenistik dönemde Aristoteles felsefesi, “Peripatetic okul” tarafından sürdürülmüştür. İ.Ö. birinci yüz yılda yeşeren seçmecilik (éclécticisme) ve neo-klasik akımlar sayesinde Aristoteles öğretisi, özellikle mantık ve doğal bilimler açısından, tüm filozofların başvurduğu bir kaynak hâline dönüşmüştür. İ.S. üçüncü asırdan itibaren, çağın dinsel görüşlerine daha uygun oluşu yüzünden Platon felsefesi öne çıkmıştır. Bunun tabiî sonucu olarak, gerek Avrupa ve Bizans, gerekse İslâm âleminde din adamları, Platonik görüşlere taraftar olmuşlar, örneğin arap düşünür İbn-ü Rüşt gibi Aristoteles’çi düşünürleri, sapkın saymışlardır. Bununla beraber skolastik felsefenin tarihi, din adamlarının karşı koymasına rağmen öncelikle Aristoteles’çi öğretinin bir özümsemesidir. Aristoteles öğretisi, skolastik düşünce ile arasındaki bu benzerlik dolayısiyle modern çağların başında kötü şöhretli bir disiplin alarak anılır olmuştur. Daha sonraları 19. asırda Aristoteles’çilik, Hegel felsefesine bir tepki olarak yeniden hayat bulmuştur.

YENİ PLATONCULUK / YENİ EFLÂTUNCULUK (NEO-PLATONISM / NEO – PLATONISME / EFLÂTÛNİYYEİ CEDÎDE) :

Antik çağ sonlarında ve özellikle üç kıtaya yayılmış Roma İmparatorluğu kültürünün hüküm sürdüğü o çok geniş alanlarda, bir yandan hristiyanlığın, diğer yandan hellenistik kültlerin yayılması, din hayatına bir canlılık getirmiştir. Gerçek din özlemi, duyular üstü kavramlarla bağlantı kurma istekleri, ölümden sonrası ile ilgili inançlardaki değişmeler, felsefenin o günki sınırlarının üzerine taşan, bazı yeni akımların doğmasına sebep olmuştur. Böyle bir ortamda, mistik içerikli dinî unsurlar taşıyan, Pythagoras ve Platon felsefelerinin tekrar gündeme gelmesi, doğal sayılmalıdır.

Atina’nın çöküşünden sonra antik çağ yunan felsefesi, gelişimi için en uygun ortam olarak gördüğü İskenderiye’ye göçmüştür. Burada karşılaştığı Mısır, Keldânî ve Musevî dinlerinin içerdiği zengin mistik ögelerden de esinlenerek, sonuçta, bir Yunan – Yahudi ortak anlayış ve felsefesi geliştirilmiş ve bu düşünsel ürünler, ünlü İskenderiye Okulunu ve dolayısiyle Yeni Platonculuk akımını ortaya çıkarmıştır. İskenderiye Okulunun ilk önemli temsilcisi, musevî bir düşünür olan Philon Judaeus’dur. (İ.Ö. 15 – İ.S. 50) Ana ereği, yunan felsefesinin, yahudilerin kutsal kitabı Tevrat ile bir çok alanda özdeş olduğu tezini kanıtlamaktır. Aslında allegorik bir “Tevrat yorumu” olan eserinde Philon, doğu dinleriyle, hristiyanlığın da etkisinde kalarak, Pythagoras’çılık, Stoa’cılık ve Aristoteles öğretisinin kaynaştırılmasiyle, gizemciliğe dönüştürülmüş bir Platonculuk târifi yapmaktadır. Philon’a göre Eski Ahit’teki kişiler, Tanrı’nın düşünce ve niteliklerinin simgesel görünümleridir.

Böylelikle Platon’un idealar kavramı da, melek, insan ve nesne olarak bir gerçeklik kazanmıştır. Philon bu görüşten hareketle şu tezi geliştirmektedir;

Kutsal kitapların, sözel anlamı ile ruhunun mânâsını (bedeni ile ruhunu) birbirinden ayırmak gereklidir. Maddeye bağlı büyük çoğunluk, “Tanrısal ilke”yi arınmış biçimiyle kavrayamaz. İşte bu yüzden Tanrı, buyruklarını içeren “vahyi”, insan biçiminde (Musa Peygamber) göndermiştir.

Hristiyan filozoflar tarafından daha sonraları tanrısal düşünce ve davranışın, (logos) insan biçiminde (İsa) görünüşü, aynı mantıkla ifâde edilmiştir.

Yeni Platonculuk, Platon öğretisinin yeni bir yorumu olarak, hristiyan ve islâm felsefe ve teolojisinde derin etkiler bırakmıştır. Öğreti, Evren’in dışında bir yerlerde olduğu söylenen “Platonik formlar”a (idealara) erişme imkânına sahip bireylerden başka, hiç kimsenin bilgiye ulaşamayacağını ileri süren kuşkucu görüşlerden hareketle geliştirilmiştir. Bununla beraber Yeni Platoncular, kuşkucu öğretinin aksine, Platon’un fikirlerinden doğrudan alıntılar yaparak, ruhun bu formları daha önce görmüş olduğu inancı ile, insanoğlunun bu bilgilere doğuştan sahip olduğu tezini tekrarlamışlardır. Bu anlayışın tüm ayrıntılarını târif etmek ve bundan yeni bir dinin temellerini oluşturmak maksadiyle, hiç bir değişikliğe uğratmaksızın, Platon öğretisinin diğer unsurlarını da kullanmışlardır.

Ancak öğretinin metafizik yapısı, Platonik mitler dışında, başka görüşlerden de etkilenmiştir. Platon, yaşlılık dialoglarından Parmenides’de, bilinen formların varlıkları ile ilgili tüm algılamaların, o kavrama ait ilk ve ana örneğin, asıl kalıbın (idea’nın) az ya da çok eksik bir kopyesi olduğunu öne sürmüştü. Tam ve eksiksiz formların bulunduğu sonsuz ve erişilmez bilinmezlik platformunda, (fizik ötesi – metafizik) varlık ve bilgi dışı kavramların mevcut olması gereğini savunmaktaydı. İşte bu noktada Platonik öğretiden ayrılan Yeni Platoncular, varsayılarak târif edilmeye çalışılan bu düşünce üstü formların, (idea’ların) bir “Yüce Varlık” tarafından yaratıldığı görüşüne varmışlardır.

Platon’u mistik ve dinî lider olarak alan bu yeni yorum, Mısır yunanlılarından Plotinos (İ.S. 205 – 270) tarafından yazılan “Enneadlar”da (Dokuzluklar – Her birinde 9 bölüm bulunan 6 kitap) üstün bir edebî dille anlatılmıştır. Görüşleri, belki de anlatının estetik güzelliği yüzünden, oldukça ikna edici ögeler taşır. Plotinos, Platon felsefesinin gizemci (mistik) yanını, antikçağ yunanlılarının tüm önemli filozofları ile uzlaştırıp, seçmeci (écléctique) bir öğreti yaratmıştır.

Bu tezin en önemli sonucu, antik çağ düşünürlerinin bilgi ve hikmet sevgisinin, bu öğreti yolu ile Tanrı bilgisi – Tanrı sevgisi hâline dönüşmesi olmuştur. Bilgi kavramı da böylelikle ilk filozoflardan veya doğa filozoflarından bu yana kabul görmüş, “algılama ve sonuç çıkarma” târifinden, muğlak bir “ruhsal görüş” anlayışına indirgenmiştir.

Bu mantık sonucu, “bilge kişi” târifi de değişikliğe uğramıştır. Sokrates ideali diyebileceğimiz, “kendini bilen, aydınlık düşünen, kendini denetleyebilen, ölçü ve uyum içersinde yaşayan”, özgür bilge kişi tanımı yerini, “sıradan insanlara tamamiyle kapalı bir dünyada, hem varlıkların, hem doğa üstü olayların derinliklerine inebilme yeteneğine sahip kişilikler”, şeklinde özetlenebilecek, Pythagoras’çı târiflere bırakmıştır.

Plotinos’a göre Evren’deki her şey, Tanrı’dan sûdûr etmiştir (çıkmıştır) ve Tanrı’ya dönecektir. (Bu yüzden öğretiye “Panthéisme émanatiste” (Sûdûriyyei vücûdiyye) ismi de verilir.) Düşünürümüze göre, bütün nenlerden önce ve kendinden sonra gelenlerden farklı, kendi kendine yeter bir nenin bulunması gereklidir. Böyle bir varlık varsa, her şeyin en tamı ve en güçlüsü olmalıdır. Tamlık ve olgunluk içinde olan ise, kendiliğinde kalmaya tahammül edemez, başka varlıklar meydana getirir. Tam ve bir olan deyimi ile târif ettiği Tanrı, tam olduğu içindir ki taşar ve bu fışkırma ile (perilampsis) kendinden ayrı bir yeni varlık oluşturur.

Bu kuvvetli fışkırma süreci sonucunda sûdûr ve uruç (Emanation : Alt olanın, üstün olandan çıktığı tezi. Evren’de mevcut olan her şeyin Tanrı’dan çıktığını dile getirmek için ortaya atılmış bir görüştür. Bir başka açıdan, önce gelenin, sonradan gelene ihtiyacı olmadığı, sonradan gelenin, önceden gelene gereksinim duyacağı mantığını içerir.) yolu ile Yüce Varlık, düşünsel formları (ideaları) içeren “Evrensel aklı” (“Nous”, “akıl dünyası”) yaratmıştır. “Evrensel akıl” ise kendi payına, yeni bir fışkırma ile (perialampis) “Evrensel ruh”u (veya “ruh dünyası”nı) gerçekleştirmiştir. Ortada artık, cisimsiz ruhlar vardır. Akıl bir bütün halinde bulunmaktadır. Fışkırmanın üçüncü aşamasında özdeksel âlem, (doğa ve madde) yaratıcı gücün azalmış olması yüzünden, eksik ve yetkin olmayan kopyeler hâlinde, (Platonik târif) “Evrensel Ruh”un varoluş çeşmesinden akmaya başlamıştır.

Ruh, Yüce Varlık ile birlikte yaşadığı gerçeklerin dünyasını hatırladığı ve orada olmayı büyük bir tutku ile arzu ettiği için, bulunduğu Evren’de, kendini yabancılaşmış ve kaybolmuş hissetmektedir. Ancak, tam anlamiyle arınmış ve kemâle erişmiş bir ruh, bu vuslatı gerçekleştirmeyi ümit etmelidir. Bu yüzden ölümsüz ruh, bir yeniden doğuş, (Réincarnation) süreci içersine girerek, bedenden bedene, sonsuz bir yolculuğa çıkmalıdır. Bu arınma yolculuğu, ruhun ideale erişmedeki tek çıkar yoludur. Plotinos ruhu, sıla hasreti çeken bir gezgin, “Her gece başka bir handa uyuyan bir avare” olarak isimlendirir.

Plotinos’a göre, yukarda zikredilen üç basamaktan inerek varlaşan insan, çift yanlı merdivenin diğer tarafındaki üç basamağı çıkarak Tanrı’sına dönecektir. Bu basamaklardan birincisi algılama, ikincisi akıl, üçüncüsü gizemsel sezgidir. İnsan yaşamının ereği, önce duyumlar yolu ile etrafındaki olayları algılamak, sonra akıl yolu ile erişilebilir olanları irdelemek ve değerlendirmek, nihayet son aşamada, basîret ile gizemsel sezgi fazîletine ulaşarak, Tanrı’ya kavuşmaktır.

Aristoteles Tanrı’yı “düşünmenin düşünmesi” olarak târif etmekteydi.

Bu görüşe, orta çağ filozofları bir ekleme yaptılar;

“O’nun düşüncesi o kadar mükemmeldir ki, düşünmek ve yapmak, onun için tek ve aynı şeylerdir.”

Anselmus’un, Tanrı’nın varlığını kanıtlamak üzere öne sürdüğü ünlü önerme şöyledir;

“Tanrı, daha yüce hiç bir şeyin düşünülemeyeceği şey olarak târif edilebilir.” (Aliquid quo nihil maius cogitari possit) Ancak bu görüş, Tanrı’nın düşünülebilir olduğunu da belirten paradoksal bir içerik taşır.

Anselmus, neo-platonik öğretiden de esinlenerek şöyle ekliyordu;

“Varoluş, var olmamaktan daha mükemmel bir kavramdır. Düşündüğümüz Yüce Varlık, var olmalıdır. Mükemmel olan, var olmamaya tahammül edemez.”

Eski bir hâdis’e göre Allah, Muhammed Peygamber’e, “Ben gizli bir hâzineydim ve bilinmek istedim. Ve bilineyim diye Dünya’yı (Evren’i) yarattım.” der. Bu Hâdis ile Yeni Platonculuk akımının yukarda sayılan tezleri arasındaki benzerlik ilginçtir.

Plotinos’dan sonra Yeni Platonculuk akımı, iyiden iyiye teolojik bir veçhe kazanmıştır. Çok tanrıcı Yeni Platonculuk akımının temsilcilerinden Jamblichus, İ.S. 4. yüz yılda, Dünya’da mevcut plüralist din taraftarlarınca tapılan ilâhlar ve yarı tanrılar açısından, bu ilâhların hükümran oldukları kendilerine özgü alanlarda, yine sûdûr (émanation) yolu ile çeşitli varlık veya kavramları yarattıkları tezini öne sürmüştür. Jamblichus’dan sonra 5. asrın ortalarına doğru Proclus, öğretiyi daha mantıkî bir platforma oturtmuştur.

Yeni Platonculuk akımı batı dünyasına, Plotinos’un eserlerinin, Victorinus tarafından İ.S. 361 yılında yapılan lâtince tercümesi ile girmiştir. Bu tercüme, Saint Augustine’i büyük ölçüde etkilemiştir. O zamana değin, kendine ait sarih bir felsefî yapıdan yoksun kalmış hristiyanlık, bu öğreti yolu ile teolojik inançları için ihtiyaç duyduğu fikrî temel ve metafizik sisteme kavuşmuştur. Bu entellektüel temel, Saint Augustine tarafından kurulmuş olmasına rağmen, Pseudo Areopagite Dionysus ile Boethius’un eserlerinden de büyük ölçüde güç almıştır. 13. asra değin, ta ki Aristoteles öğretisi yeniden dikkatleri çekip, hatırlanana ve tekrar değer kazanana dek Yeni Platonculuk, batı hristiyanlığı için temel felsefî öğreti olarak kalmıştır. Saint Anselm, Clarivaux’lu Saint Bernard ve Saint Bonaventura gibi düşünürler, Saint Augustine geleneğini sürdüren, hristiyan liderler olmuşlardır.

Yeni Platoncu eserlerin, yunanca, arapça ve daha sonraları ibrânice tercümeleri, İslâm ve musevî felsefesi ile mistsizmine önemli etkiler yapmıştır. İbn-i Sînâ, Solomon Ben Judah Ibn Gabriol ve Judah Ha – Levi, bu geleneğin en tanınmış Orta Doğu kökenli düşünürleridir.

(57)