Menü

Atlantis ve Kafkasya

30 Ocak 2017 - Eski Uygarlıklar

Atlantis insanlık tarihinin en büyük muammasıdır…

Efsane şöyle başlar; zamanımızdan 11.500 yıl kadar önce genellikle
bir çoklarının Atlas Okyanusunda olduğunu iddia ettikleri bir kıta varmış. Bu ülke
insanlığın, özellikle beyaz-Ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa yükseldiği
bir adaymış. Büyüklüğü Libya ye Asya (Anadolu)’nın toplam alanından daha genişmiş.
Burada Güneş’e tapan bir dini ve teknolojide çok gelişmiş bir ilmi benimsemiş,
çok yüksek kültüre sahip ve çok uygar bir millet yaşarmış… Atlantisliler, Avrupa,
Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları
seferler ile ora halklarına bu uygarlıklarını aşılamış ve koloniler tesis etmişlerdi.

Sık sık meydana gelen depremlere ada halkı alışmışsa da, gene
epeyce zararlı oluyordu. Bir gün çok şiddetli depremler sonucu, Atlantis adası
tamamıyla sulara gömülerek yeryüzünden yok olur ve silinir gider.

Zamanımızdan 2400 yıl kadar önce yaşamış olan eski Atinalı filozof-düşünür
Eflatun (Plato) M.Ö.428-348, Atlantis efsanesini ilk yazan adamdır. Eflatuna göre,
Atinalı Solon, M.Ö. 6. yüzyılda yaşadı, devlet adamı, eski Mısır’ı ziyarete gittiğinde
orada büyük itibar görür ve Sais Mabedi rahipleri ile görüşür. Bu Mısır rahipleri Solon’a
Yunan ve Mısır uygarlıklarının daha bir çocuk kadar genç olduklarını ve fakat asıl
insanlığın altın devrinin kendi zamanlarından 9000 yıl evvel sulara gömülerek batan
ve yok olan Atlantis uygarlığı olduğundan bahsederler. Solon hayret ve ilgi ile bu
açıklamaları dinler ve ilk defa olarak bir batılı Atlantis’in varlığını efsane şeklinde dahi
olsa,öğrenmiş olur.

Sonradan bu notlar ve bilgiler Eflatun tarafından diyaloglar adı altında kaleme alınır.

Birinci diyalog, Timaeus, ikinci diyalog, Critias, veya Atlantik’ dir. Eflatun bu iki
yazıda Atlantis kıtasını ve gelişimini sonuca kadar detayları ile izah eder.

Bir çok alime göre, Atlantis, Atlas Okyanusunda değil, başka bir yerde idi.
Örneğin, Akdeniz’de, veya Ege’de Tera adası, Afrika’da, Kuzey Denizinde, vs., bazı araştırmacılar
ise bu muamma ülkenin Kafkasya’da olduğundan bahseder, bunlar Reginald A. Fessenden,
Delisle de Sales, Hermann Wirth, gibi tarihçi ve araştırmacılardır.

Atlantis kıtasının Kafkasya’da olduğu gerçekte ispatlanamayacağı ve
mantığa aykırı olabileceği düşünülebilir, fakat gerçek olan bir şey vardır ki Kafkasya ile
Atlantis arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır.

Atlantis’ in sulara batışını izleyen büyük tufanın o zamanki bilinen dünyayı sular
altında bırakmış olması da gerekirdi. Bu tufanda su yüzünde ancak yüksek dağların
kalmış olabileceği de çok mümkündür. Avrupa’nın en yüksek dağları Pireneler,
Alpler ve Kafkas dağlarıdır, ve bu civarda yaşayan insanlar en yakın kara olduğu için
tufanda kurtulanlar arasında sayılabilir. Bu büyük felaketten kurtulabilen bir kısım
Atlantisliler’in de böyle dağlık kara parçalarına sığınarak hayatlarını kurtarabilecekleri
de akla gelen bir teoridir. Eflatun da bunu bu şekilde yansıtmıştır.

Milletler devir devir geçirdikleri gelişimleri ve uygarlıkları zamanla unuturlar.
Felaketler, tufanlar, depremler çok şeyi yok eder, kalan harabeler bir taş yığınıdır.
Bir yüzyıl evveline kadar Mısır halkı hiyeroglifleri okumaktan ve geçmiş Mısır’ın
üstün uygarlığının derecesinden habersiz yaşıyorlardı. İranlılar’ın Pers ve Darius hakkında
hemen hemen hiçbir bilgileri yoktu. Sonraları arkeolojik araştırmalar sayesinde eski yazılarda
deşifre olunca çok şeyler öğrenildi, ve bu milletlerin bugünkü hallerinden çok daha üstün bir
uygarlığa sahip oldukları anlaşıldı. Yunanlılar ve Romalılar da aynı sınıflandırmaya girebilir.

Kafkasya’ya gelince konumuz dahiline giren, özellikle Kuzey-Kafkasya
birçok efsane ve masallara konu olmuş, iklimi, geçmişi, coğrafyası ve tarihi ve insanları ile
çok ilginç bir ülkedir.

Bu özellikle Çerkezistan (veya Çerkezya) bölgesinde 19. yüzyıldan
beri yapılan arkeolojik kazılarda çok ilginç ve kıymetli kral mezarları ve katakomb
kültürü ve uygarlığının kalıntıları keşfedilmiştir, (E. Chantre) Maikop ve civarında.
Gene sahilde Tuapse’ den içerde Osetya’ya kadar olan bölgede ki bu da eski
Çerkezya mıntıkası olarak kabul edilir, Dolmen denilen yekpare taş yapıtlara rastlanmaktadır.
Bunların birer mezar mı yoksa birer anıt mı oldukları henüz belirlenememiştir.

Kafkasya hakkında iki eser yazmış olan ve bu ülkede
Çarlık devrinde ve sonra bizzat geziler yapmış bulunan İngiliz John F. Baddeley, ikinci
eserinde, Kuzey-Kafkasya’da görmüş olduğu “Devasa” harabelerden bahseder.
Dünyada diğer bir eşinin ancak Güney Amerika’da,Bolivya’da, 4000 metre yükseklikte
Titicaca gölünün sahillerinde, “Tihuanaco” kalıntılarında görüldüğü bu “Devasa” harabelerin
nasıl bu yüksek yerlerde binlerce yıl evvel, ne gibi aletlerle ve kimler tarafından yapıldığı
muamması hala çözülmemiştir. Baddeley’in gördüğü harabeler Osetya mıntıkasında,
Kaluat köy sırtlarında, Edisa adı ile anılır. Yazar bu kalıntıları yerli Prof. Melitset Bekof ile
gezmiş ve hayran kalmıştır. Adına “Devler Kalesi denilen bu yapıtlar yüksek bir plato
üzerine kurulmuş olup, birkaç dönümden fazla bir alanı kaplamakta idi. Volkanik
olduğu iddia edilen ve yüzlerce ton ağırlığında kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen
şeklinde olan duvarlarının kalınlığı yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare
bloklar olup kesilmiş veya yontulmuş değildir,sanki kalıptan çıkmışsa benzer, yüzlerce
ton ağırlığındadır her bir taş. Herhangi bir çimento gibi madde ile yapıştırılmamış olup,
gayet düzgün şekilde aralarında milimetrik bir açıklık olmadan birbirlerine uyum sağlamışlardır.
Böylece bu görkemli yapıt insan üstü bir kalıntı görünümü vermektedir. Baddeley’in
sorusuna cevaben, Prof. Melitset Bekof, bunların Keltler’den kalma olabileceğini söyler,
fakat Baddeley’ e göre bu eserin Kafkas-Nart mitolojisine de dayanabileceği tasavvur edilebilir.

Bunun gibi daha birçok izah edilemeyen sırlara sahip olan Kafkasya’da
geçmişte çok büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşamış insanları etkilediği inkar edilemez.

Sonraları halk evvelce değindiğimiz gibi bu büyük uygarlığı unutmuş
basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır. Fakat en ilginç nokta şudur:
Kuzey-Kafkasya halkları, özellikle Çerkez dediğimiz, Adige’ler ilk çağlardan
beri bu ülkenin otokton yerel ahalisini teşkil etmektedir Adigeler’in, Şhabze
denilen yazılmamış ve fakat en küçük noktasına kadar uygulanan töre ve adetleri,
yani bir nevi anayasaları. vardır. 19. yüzyılda Avrupalılar’a kıyasla basit
bir hayat ve toplum düzeni yaşayan bu Çerkezler’ in arasına gelerek bin yıldan
fazla yaşayan İngiliz araştırmacı ve seyyah James S.Bell, bu insanlar için;
“Bütün gördüklerimin bana verdiği kanı şudur, genellikle Çerkezler, şimdiye
kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin en kibar ve nazik olanıdırlar.” diye yazmıştır.

Gene Çerkezleri 1818-1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövalye
Kont T.de Marigny, bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı,
boğazına, beline ve diline sahip olmada gösterdikleri irade ile misafirperverlik,
fazilet ve inceliklerini uzun, uzun anlatır ve eğer ailevi vaziyeti müsait olsa idi,
bu insanlar arasına yerleşip geri kalan hayatını orada yaşamak istediğinden bahseder.

Şimdi en mühim noktaya gelelim; yazılı bir kanunları,polisi, üniversitesi,
yazılı bir edebiyatı ve maliye teşkilatı, para, altın ve diğer değerli kıymetlere dayanan
bir ekonomik düzeni olmayan bu toplumun,ilkel, barbar bir kabile düzeni olması
gerekirken; halkın birbirini yağmaya, sefahate, içkiye ve eğlenceye düşkün, korku
ve dehşetin kol gezdiği bir düzende yaşaması icap ettiği şartlarda, aksine bu ilkel
şartların mevcut olduğu bu toplumda, bin yıllık bir gelişmeden geçmiş bir İngiliz
milletinin, veya diğer ileri milletlerin, tahsil, kanun ve devlet otoritesi ile gelişmiş
niteliklerinin yerleşmiş ve geçerli olduğu görülmektedir. Bu ileri ülkelerde bu gibi
töreleri ve terbiyeyi uygulamak için, yüzlerce yıllık tahsil ve eğitim ile devamlı,.
tekamül eden kanunlar yapılır ve bunlar polis, asker vs., kuvvetlerle işleme
sokulurken, Çerkezler’de tamamen doğal olarak uygulanmakta ve asırlardan beri
devam edegelmekte idi. Rus işgaline kadar(1864) bağımsız Çerkezya’da yalnız
misafir olmayan ve izinsiz ülkeye giren yabancılara karşı tecavüz,hırsızlık ve düşmanca
hareket görülmüştür.

Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir ada
uygarlığından ve burada yaşamış olan AD diye bir kavimden bahsederler. Bu adanın
deprem ve tufan sonucu battığını efsane ederler. Bu batan ada efsanesi Atlantis ile aynıdır.
(Charles Berlitz,Mystery of Atlantis, 1976)

Sonraları tek tanrı dinleri ilk insana Adem demiştir… Acaba bu ilk insan
değil de ilk kavim olmasın?

Çerkezler kendilerine, kendi lisanlarınca ADIge derler. Bu da AD’dan
gelen anlamına gelebilir. Bir de ADemey adında bir Çerkez boyu vardır ki geçmişinin
Adem’e dayandığını iddia eder.

Eflatun, Kritias adlı ikinci diyalogunda Atlantisliler’den ve adetlerinden
bahsederken şunları yazıyor; “Törelerine ve adetlerine çok bağlı idiler. İlahlarına karşı
saygılı idiler. Çünkü yüksek bir seciye ve ruh asaleti taşıyorlardı. Nezaket ve akıl
onların hayatlarında ve karşılıklı ilişkilerinde en önemli yöntemleri idi. Ahlak en
önem verdikleri kıymet idi. Dünyevi şeyler ile o kadar ilgilenmezlerdi, mal, mülk,
altın, servet onların alakadar oldukları mevzular değildi. Bunlara dünyevi bir yük
olarak bakarlardı. Lüks ve sefahat onları. zehirlememişti. Servet onların iradelerini
kırmamıştı. Aklı başında, ayık insanlardı. Bu dünyevi mal, mülk,servet ve sefahatin
arkadaşlık, şeref ve karşılıklı saygılarını yitirebileceğinin tehlikesini kavramış,
mütevazi insanlardı

Eflatun’un Atlantisliler’in adetlerinden bahseden bu sözleri, şaşırtıcı bir
benzerlikle, Kont de Marigny, E.Spencer, J. Sbell, J. A. Longworth ve
D. Urquhart gibi Avrupalılar’ın Çerkezler hakkındaki anılarına benzemektedir.
Bu iki kavmin töreleri ve adetleri arasındaki benzerlik hayret vericidir.

Bazı şüpheciler, Atlantis’in tamamen hayal ürünü olduğunu ve Eflatun’un ideal
bir Atina yaratmak için bu ideal halk ve devlet fikirlerini Atlantis efsanesini
yaratarak yaymak istediğinden bahsederler.Eğer bu iddia doğru ise, demek ki
Eflatun’un kurmak istediği ideal Atina ve ideal toplum, binlerce yıl Çerkezya da gerçekleşmiş
olmuyor mu ?

Avrupa’da Bronz devrinde etken olmuş bir Etrüsk uygarlığı vardı. Italya’nın
Ligurya yöresinde gelişmiş olan Etrüsk uygarlığı sonraları Roma’lılar tarafından tasfiye
edilmiş ve yok olmuştur. Bugüne dek çözülememiş bir alfabeleri vardır. Silahları ve harp
arabaları bronzdandı. Geriye çeşitli sanat eserleri bırakmış olan Etrüskler, Italya’ya,
Anadolu’dan Lydia’dan geldikleri söylenir. Bu kavim Hititler’in bir kolu idi,Anadolu’ya
yerleşmiş Kafkas asıllı bir ırk olduğu iddia edilir. Fransız dilbilimcisi, Georges Dumezil ise
Çerkezlerin Ubıh boyu lehçesinin Hititçe ile aynı olduğunu kanıtlamıştır. Britanika
Ansiklopedisi, açıkça Etrüsk lisanının Kafkas dilleri ile alakalı ve çok fonetik benzerlikleri
olan bir dil olduğunu yazar. (Encyclopedia Brittanica, Etruscan Language).
Birçok Avrupalı dilbilimci ve etnolojist ve araştırmacı da bu tezi savunmaktadırlar.
19. yüzyılda yaşamış Çerkez tarihçisi, Noguma Şura
Bekmurzin, Etrüskler’in, Ligurlar’ın ve Pelasglar’ın Kafkas asıllı kavimler olduğunu iddia
eder. Bu tezi savunanlar arasında
son devrin araştırmacı ve yazarlarından Aytek Natımok ve Gunokue K. Özbay da vardır.

Eflatun ise Etrüskler’in yerleşim merkezi ve ülkesi olan Ligurya için özellikle Atlantis’in
bir kolonisidir der. (C.Berlitz.Mystery of Atlantis).

Tarihçi Alexander Başmakof insanlığın geçmişinin esrarı hakkında şunu yazmıştır;
“Tarih öncesi (prehistorik) devirlere ait anahtarlar halen Kafkas ve Pirene (Bask) Dağları’nın
yüksek vadilerinde yaşayan kavimlerin elindedir.”

Basklar, İspanya’nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile Fransa hududu
yakınlarında yaşayan Avrupa’nın en eski bir değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik
tavırları, sadakatleri ile temayüz etmiş bir millet olup aynı zamanda hala büyü ve büyücülüğe inanırlar
Çok batıl itikatları vardır.

Lisanları Avrupa’nın hiçbir lisanına benzemediği gibi, çok eski devirlere.
dayanmaktadır. Mağara devri günlerinin, Kro-Magnon insanlarının lisanını andırır
bir kökten gelir. Mesela ‘tavan kelimesi mağaranın üstü manasına olup,’bıçak’ kelimesi ise
‘kesici bir taş anlamına gelen bir cümleciktir. Bu milletin antikitesi, Atlantis hakkında
bir kitap yazmış olan, yazar Spence’in Atlantis’ten göç edenlerin zaman zaman
İspanya ve Fransa sahillerine yerleştiklerini bir nevi teyit eder gibidir.

Britanika Ansiklopedisi, Bask Lisanının, Kafkas lisansları ile alakalı ve aynı
aileden olduğunu açıkça yazar.

Atlantis’in Esrarı, kitabında Charles Berlitz, Bask lisanı için Avrupa’nın çok eskilerden
kalma bir yaşayan fosil lisanı diye bahseder, ­buzul çağından evvelki bir lisan yahut da daha
doğrusu Atlantis lisanının günümüze kalmış tek temsilcisi, der.

Öyleyse, Kafkas lisanları – özellikle Çerkez, Abhaz Lehçeler de – bu temsilciliğe
hak kazanmış olmaz mı ?

Bask’lar ırken ve lisanen Kafkasya’nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar
(Tarihte Kafkasya) isimli kitabında Gen. I. Berkok, Bask’ların, Abask Abhaz, ırkı
ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder. Bunlara Kafkasya’da hala ‘Baskheg’
diye hitap edildiğinden bahseder.

Böylece Atlantis efsanesi ile Etrüsk ve Bask’ların ilişkilerini açıkça ortaya
koymuş olduk. Etrüsk ve Bask’ların da Kafkas, Çerkez-Adige ve Abhaz kavmi ile yakın
ilişkileri de inkar edilmez bir tarihi gerçektir.

Çerkezler arasında en küçük köydeki en cahil bir ihtiyar kadından dahi duyabileceğiniz
yaygın bir söyleşi vardır, birisine kızdıkları zaman şöyle derler, “Ta ham hitug ou vieh” manası,
“Allah seni o batan adaya sürsün.” Kafkasya sahillerinde hiç ada yoktur ve bu söz çok
eski bir deyiştir. Hatta dağ köylerinde denizden yüzlerce km. uzakta deniz görmemişler
arasında da kullanılmakta idi.

Gene Çerkezlerde ihtiyar nineler ve dedeler, küçük çocuklara yüzlerce yıl evvel
dahi ‘uçan gemiler’ ve ‘yelkensiz vapurlar’ ile ilgili masallar anlattıkları bir folklor gerçeğidir.

(5)