Menü

Ezoterizm Tarihi – 06

30 Ocak 2017 - Ezoterizm Tarihi

Kaynak : EZOTERİK – BATINİ DOKTRİNLER TARİHİ
Cihangir Gener

V. BÖLÜM

MUSA VE YAHUDİ EZOTERİZMİ

Mısır’da büyük bir gizlilik perdesi altında saklanan tek Tanrı öğretisi hiçbir zaman kitlelere mal olmamış ve sadece inisiye

edilmiş rahiplerin tekelinde kalmıştır. Bu durum, biraz öğretinin yapısından kaynaklanmışsa da, biraz da tarihi gelişmeler,

gizliliği zorunlu hale getirmiştir.

Milattan 4 bin yıl kadar önce, dünyanın hemen her yerinde dinlerde büyük bir yozlaşma olduğu ve birçok bölgede çok tanrılı

dinlerin ortaya çıktığı, eski sembollerin her birinin putlaştırıldığı görülmektedir. Bu yozlaşmadan, kadim Uygur

İmparatorluğunun önde gelen eğitim merkezlerinden Babil gibi, Mısır da kurtulamamıştır.

Babil’de gerileme doğaldı. Çünkü ana kaynak Mu’nun ışığı uzun zaman önce yok olmuştu ve rahipler, kitleler üzerindeki

güçlerini daha da artırmak için, dini yozlaşmaya çanak tutmuşlardı. Ancak durum Mısır’da daha farklıydı. Mısır’daki okul

Mu’ya değil, Atlantis’e dayalıydı ve öğretiyi bu ülkeye, Naacallere kıyasla çok daha yeni olan Osiris’in bir müridi, Hermes

getirmişti. Peki ama ne oldu? Hermes rahipleri ile tek Tanrılı din öğretisinin hakim olduğu Mısır’da bu ekol niçin geriledi?

Bunun cevabını Mu ve Atlantis arasındaki savaşta aramak gerekiyor.

Tufandan uzun zaman önce Atlantis’liler Nil deltasında bir koloni kurunca, Mu’lular da bunu dengelemek ve stratejik önemi

olan bu ülkenin tamamen Atlantis eline geçmesini engellemek için Güney Mısır’da bir başka koloni kurdular.

Tufan öncesinde bu iki koloni arasında savaş, taraflardan herhangi birinin üstünlüğü olmaksızın devam etti. Ana kıtaların

batmasına rağmen bu koloniler arasındaki savaş, bölgenin tufandan fazlaca etkilenmemesinden olacak, Firavun Menes (M.Ö.

5.000) dönemine kadar devam etti. Savaş, dini yozlaşmanın daha yoğun yaşandığı güneydeki krallığın galibiyeti ile sona erdi

(1). Tanrı Ptah’a ve yanısıra pekçok ikincil tanrıya inanan Güney Mısır dini, tüm ülkenin resmi dini olarak kabul edildi.

Kermes rahipleri yeraltına çekildiler ve öğretilerini de gizli olarak sürdürme kararı aldılar.

Herşeye rağmen Kuzey Mısır halkı, tanrı Osiris, İsis ve Horus üçlemesi ile Hermes’i unutmadı. Zaman içerisinde bunların

herbiri ayrı birer tanrı ya da tanrıça olarak Mısır tanrıları panteonundaki yerlerini aldılar. Yenilgiye kadar Kuzey

Mısır’da yönetici firavunlara, Osiris’in oğlu Horus unvanı sadece bir sembol olarak verilirken, bu dönemden sonra tüm Mısır

firavunları kendilerinde bir ilahi güç görmeye, birer Tanrı olduklarına inanmaya başladılar.

Bu düzene sadece bir tek firavun, gizli Osiris dini rahiplerince inisiye edilmiş olması kuvvetle muhtemel olan 4. Amenofis

(M.Ö. 1353 – 1335) karşı çıktı. Amenofis, çok tanrılı dini kaldırmaya ve “Aton Dini” (2) adını verdiği tek Tanrılı bir din

oluşturmaya çalıştı. Ancak gücü, çok tanrılı dinin rahipler kastını yok etmeye yetmedi ve bu yobaz rahipler, içine cinler

girdiği iddiasıyla firavunu beyninden ameliyat ettiler. Beyinciği çıkarılan Amenofis kısa süre sonra öldü. Firavunluğu

döneminde nispeten ortaya çıkan Osiris rahiplerinin büyük bölümü de, çok tanrıcılar tarafından öldürüldü. Mısır’ın Babil ve

Pers istilalarına uğraması da Osiris dinine ayrıca darbe vurdu ve kardeşlik-örgütü faaliyetlerini büyük bir gizlilik altında

yürütmek durumunda kaldı.

İşte Musa da, bu üç kat sır perdesinin altına saklanmış olan tek Tanrıya inanan kardeşlik örgütünün inisiye bir üyesiydi

(3). Musa’nın eski tek Tanrılı inancı ihya etmesi ve meydana çıkardığı Musevi dininden, önce Hristiyanlık sonra da

İslamiyet’in etkilenerek doğması ile dünya, anlatımları biraz daha karışık ve amaçları daha farklı da olsa, yeniden tek

Tanrılı dinlerin büyük çoğunlukça benimsendiği bir yer haline geldi.

Musa’nın ortaya koyduğu öğretinin en büyük özelliği, Tanrı fikrini semboller vasıtasıyla değil, kitlelere doğrudan anlatmaya

çalışmasıydı. Sembollerin cahil insanlar veya çıkarcı rahipler tarafından gerçek anlamlarından saptırıldığını ve

putlaştırıldıklarını gören Musa, farklı bir yaklaşımı denemek istedi. Soyut Tanrı kavramına kitleleri inandırmak için Musa,

insanların bu Tanrıdan korkmalarını sağlamak zorundaydı. Tek Yaratıcıya inanan ve ibadet edenlerin ödüllendirileceğini,

inanmayanların ve kötülük edenlerin ise cezalandırılacaklarını söyleyen Musa, Tanrı eliyle cezalandırma yöntemini kendisi

uyguladı. Alıştıkları gibi bir sembol vasıtasıyla Tanrıya tapınıma geri dönmeye çalışan İbranileri Musa ve yandaşları

tamamen kılıçtan geçirmekten çekinmediler.

Musa’nın kimliğine ve öğretisinin Ezoterik yönüne göz atmadan önce, onun dinini kabul eden kavimin, İbranilerin nereden

geldiklerini ve Musa ile yollarının nasıl kesiştiğini görmemiz gerekiyor (4).

İbraniler, Mezopotamya’da ve özellikle de Harran ovasında yaşayan bir kavimdi. Göçebe krallıklar şeklinde örgütlenen ve Asur

devletine bağımlı olan İbraniler, Saabi dinine bağlıydılar. Tek Tanrılı inancın.yozlaşmış bir biçimi olan bu din, kadim

Babil okulu öğretisinin halk arasında yayılmış şeklinden başka birşey değildi.

İbranilerin bir bölümü, ülkelerinde yaşanan kuraklık ve diğer kavimlerin topraklarını istila etmeleri nedeniyle göç etmek

zorunda kaldılar ve kralları İbrahim komutasında Mısır’a kadar gittiler. İbrahim’in, yeni vatanının yöneticilerine hoş

görünmek amacıyla oğullarına, tanrıça İsis’e ithafen “İshak” ve “İsmail” adları verdiği öne sürülmekte.

Ayrıca, bir diğer İbrani büyüğü olan Yakub’un, üzerinde Tanrı ile konuştuğunu iddia ettiği merdivenin, Babil’in ünlü

kulesine ve “Ziggurat” adı verilen mabetlerine atıftan başka birşey olmadığı, bunun da İbranilerin, Asur kökenli

olduklarının bir ispatı olduğu iddia edilmekte.

Bu bilgilere kısaca göz attıktan sonra, Saabi inancına ileride değinmek üzere, Musa’ya geri dönelim.

Tevrat’ın, bir Yahudi kadının oğlu olduğunu iddia ettiği, aslında Firavun 2. Ramses’in öz yeğeni olan Musa (5), Ezoterik

öğretiyi ve tek Tanrı inancını Osiris rahiplerinden almış bir üstaddı. Tek Tanrı inancının geniş kitlelere benimsetilmesi

yanlısı olan Musa, bunu denemiş olan 4. Amenofis’in başına gelenleri biliyordu. Çok tanrılı yaşama alışmış olan Mısır

halkına ve çok tanrılı din sayesinde yaşamlarını sürdüren rahipler sınıfına fikirlerini kabul ettiremeyeceğinin bilincinde

olan Musa, bu düşüncelerini yaşama geçirmek için en uygun halkın, o sıralar Mısır’da tuğlacılık ve taşçılık işleriyle

uğraşan İbraniler olduğunu gördü. İbraniler, Mısır’a geldikten sonra, çeşitli mabet ve diğer yapıların inşasında

çalıştırılmışlar ve zamanla taşçı ustalarını barındıran Mısırlı loncalarda çoğunluğu ele geçirmişlerdi. Lonca sistemini

İbraniler, göç ettikleri ülkelere de götürdüler ve ortadoğuda bu sistemin yayılmasında etkin oldular.

Son derece iyi yetişmiş olması ve Osiris rahiplerince kabul edilecek nitelikte bir kişiliğe sahip bulunması Musa’nın güçlü

bir aristokrat soydan geldiğinin göstergesidir. Osiris rahiplerinin, firavunun yeğeni olan Musa’yı inisiye ederek yönetim

çevresinde güçlenmeye çalıştıkları tahmin edilmektedir. Nitekim Musa, firavuna yakınlığı sebebiyle, kısa sayılabilecek bir

sürede, oldukça önemli bir görev olan, Osiris Mabedi Kutsal Yazı Katipliği’ne getirilmiştir (6).

Musa’ya verilen bu görev onun ancak Başrahiplerin elde edebileceği sırlara ulaşmasını sağlamıştır. Bu görevini yürütürken,

bir yandan da İbraniler ile diyalogunu güçlendiren Musa’nın, bu kavimle olan yakınlığı firavunu korkutmuştur. Musa’nın

kendisine İbranilerden bir ordu kuracağı ve tahtta hak iddia edeceği kuşkusuna kapılan 2. Ramses, Musa İbraniler’le birlikte

Sina’ya çekilmek üzere harekete geçtiği zaman arkalarından askerlerini bu sebeple göndermiştir. Halbuki, Musa ve

yandaşlarını Mısır’dan kaçmaya zorlayan sebep, Musa’nın tahta göz dikmesi değil, bambaşka bir olaydı.

İbranileri hemen her ortamda Mısırlılara karşı elinden geldiğince koruyan Musa, bir gün, bir İbrani’nin Mısır’lı bir görevli

tarafından dövüldüğünü görünce olaya müdahale etmiş ve itişkakış sırasında Musa, Mısır’lı görevliyi öldürmüştü (7). Osiris

yasaları çok açıktı. Bir insan öldüren kişi, kim olursa olsun mabetten kovulur ve yargılanırdı.

Mısır’da kendisine bir gelecek kalmadığını gören Musa, yandaşı İbranilere birlikte Sina’ya çekildi. Musa burada, Saabi

“Elohim” inancı ile Osiris dinini birleştirerek, “On Emir” ismi altında kendi öğretisinin temellerini attı. Ancak, on temel

başlık altında yazılan bu eserde Musa’nın kullandığı dil, Osiris mabedinde öğrendiği sembolleri içeren Hiyoroglif dildi.

Musa’nın kullandığı bu dili İbraniler’in çok büyük bir bölümü bilmemektedir. Musevi dininin handikapı da burada başlar.

Çünkü, anlatımda ve yazımda muazzam bir kısalık ve kolaylık getiren bu dilin gerçek anlamını sadece inisiye edilmiş özel yol

mensupları bilebilir ve Musa’nın yandaşları arasındaki bu kişilerin sayıları son derece azdır. Bu anlatım tarzı, sıradan

insanlar için hiçbir ifade taşımamaktadır. Örneğin, Musevilerin Tanrıya verdikleri ad olan “Yehova’, köken olarak “Y”, “H”

ve “V” harflerinden meydana gelmektedir ve Ezoterik doktrindeki, Tanrının eril ifadesi olan “Yod” ile dişil ifadesi olan

“Eve”in yani Osiris ile İsis’in birleşimidir (8). Bu durum, ileriki yüzyıllarda Museviliğin biçim değiştirmesine ve dinin

içine birçok efsanenin karışmasına yol açmıştır.

Musa, aldığı eğitim nedeniyle başka türlü yazamazdı. Bu dili de, sadece inisiye edilmişler anlayabilirdi. Nitekim, Musa’ya

inananlar arasında çok küçük bir azınlık olan inisiye edilmişler, diğerlerinden farklı bir yol izlediler ve Tevrat’ın

Ezoterik yorumu “Kabbala” üzerinde çalışarak, diğer Yahudi gruplarından ayrıldılar.

Öte yandan, Kral Süleyman döneminde Fenike diline tercüme edilen Tekvin, ilk anlatımından büyük ölçüde saptı. Yahudilerin

Babil tutsaklığı sırasında Arami dilinde yeniden derlenen Tevrat’da orijinale biraz daha yaklaşıldıysa da, yer yer

anlaşılmayan bölümlerin yerine, farklı inançlardan gelen kimi efsaneler yerleştirildi. Tevrat’ın yeniden derlenmesi

zarureti, Yahudi rahiplerinin Babil tutsaklığı sırasında “Caldi” adı verilen Babil Ezoterik okulunda inisiye edilmeleri ve

bu inisiasyon sayesinde rahiplerin, Musa’nın gerçek öğretisi hakkında daha gerçekçi görüşlere sahip olmaları neticesinde

ortaya çıkmıştı.

Ancak Musa’nın kullandığı dil Mısır Hiyoroglif diliydi ve İbraniler tarafından hiç bilinmiyordu.

Musa’dan 800 yıl sonra Tevrat’ı yeniden yazan Kaideli rahiplerin başı Ezra, varoluşu dahi yanlış algılamış ve Tanrıyı,

kendisinden sudur edilen değil, tüm alemin yaratıcısı olduğu tezini savunmuş ve Tevrat’a da böylece geçirmiştir. Bunun

neticesinde birlik ortadan kalkmış ve yaradan ve yaratılanın olduğu bir ikili sistem üzerine din oturtulmuştur. O güne kadar

Tanrının birliğini savunan tek Tanrılı inanç, temellerinden değişmiş ve amaç insanların Tanrıya ulaşması çabasından, birer

kul olan yaradılmışların ödül olarak cennete gitmelerine dönüşmüştür. Benzeri bir yanlış yorumlama da Tanrının cinsiyeti

konusunda ortaya çıkmış, o güne kadar hem eril, hem de dişil yanlarının varlığı kabul edilen Tanrıya Ezra tamamen eril bir

görüntü vermeyi uygun bulmuştur. Bunun neticesinde, hem Yahudilikte hem de onun etkisindeki İslamiyette kadın daima ikinci

plana itilmiştir. Ezra’nın Tevratın’daki, diğer birçok efsane gibi kitaba sonradan eklenmiş olan Adem ile Havva efsanesinde

Havva’nın, Adem’in kaburga kemiğinden yaradılması, kadının doğrudan Tanrıdan değil, Tanrı tarafından topraktan yaradılmış

erkekten geldiği düşüncesini doğurmuş ve kadınların toplum içinde tamamiyle ikinci sınıf yaratığa dönüşmeleri ve erkek

tahakkümüne girmeleri sağlanmıştır.

Efsanelerinde batıl inançların, gerçek bilginin eksikliği yüzünden tek Tanrılı dinlerin bünyelerine girmesi, bu öğretilerin

dogmalaşmalarına, giderek son derece tutuculaşmalarına ve tamamiyle akılcılıktan uzaklaşmalarına yol açmıştır.

Tek Tanrılı dinin gerçek anlamını bilen ve Ezoterik öğretiyi savunanlar ile daha sonra ortaya çıkan yaradancı dinlerin

ortodoks inanırları arasındaki amansız çatışma da, bu tarihten sonra başlamıştır. Bu çatışma, Yahudilerin Kabbalacıları,

Katolik kilisesinin Ezoterik inançlı Şövalyeleri, Sünni Müslümanların da Mutasavvıfları sapkın olarak nitelendirmelerine yol

açmıştır. Bu yöndeki tavır da, papalığın Templierleri yok etmesine, Masonluğu afarozuna, Sünni Müslümanların “Enel ‘Hak”

diyen Hallacı Mansur’un derisini yüzmelerine, İsmaililer ve Babailer gibi Batıni görüşü savunanları daima ezmeye

çalışmalarına neden olmuştur. Ancak bu konular, daha sonraki bölümlerin anlatıları olacağı için şimdi Yahudileri incelemeye

devam edelim.

Musa’dan sonra Yahudiler ancak Davut döneminde güçlü bir krallık kurabildiler. Mitolojide Davut’un dev Goliat’ı yenmesi

şeklinde ifade edilen olay, Davut’un idaresindeki Yahudi kavminin, kendisinden sayıca çok daha fazla olan diğer kavimleri

yenmesine ve vaadedilen topraklarda krallığını oluşturmasına bir atıfdır. Davut, krallığı ile birlikte, kendilerini bir

arada tutan en önemli şey olan tek Tanrılı din inancını da pekiştirmek istemiş ve başkenti Kudüs’de bu tek Tanrı için çok

görkemli bir mabed yapılmasını emretmişti (9).

Bu mabedi yaparken Yahudiler, Mısır’daki 400 yıllık yaşamları sırasında öğrenmiş oldukları taşçılık ve duvarcılık sanatını

konuşturdular. Bu denli büyük bir mabedin yapımı için zorunlu olan örgütlenmeyi de Mısır meslek loncalarını kopya ederek

sağladılar. Mabedin yapımı için hazırlıklar hızla sürerken Davut öldü ve yerine oğlu Süleyman geçti. Kadın ve içkiye

düşkünlüğüyle tanınan Süleyman (10), mabedin yapımıyla çok ilgili değildi. O nedenle de çevresinde inşaatın başına

geçirilebilecek yetenekli bir insan aradı. Aradığı insanı da Sur kentinde buldu: “Hiram”…

Hiram’ın tek Tanrılı inancın bir müridi olduğu sanılmıyor. Ancak Hiram, son derece yetenekli bir örgütleyici ve bronz

işçiliği konusunda bir deha idi. Mabedin yapımında binlerce kişi çalışıyordu. Çeşitli meslek dallarının loncaları, çıraklar,

kalfalar ve ustalar şeklinde üç dereceli olarak örgütlenmişlerdi ve sorumluluk da ustalar arasında pay edilmişti. Her

görevli derecesine göre ücret alıyordu. Binlerce insanın hangisinin hangi derecede olduğunun ezberlenmesi imkansızdı.

Yürürlükte olan lonca sistemine göre çıraklar ancak belli bir süre eğitildikten sonra kalfa olabiliyorlar ve sadece çok

yeteneklileri ustalığa terfi edebiliyordu. Hiram, bu sistemi biraz daha geliştirdi ve ücret dağıtımında kolaylık olması

için, aynı meslek sırlan gibi, her derece salikinin hayatı pahasına saklayacağı birer parola verdi. Bu sistem işlerin

hızlanmasını sağladıysa da, Hiram’ın sonunu da hazırladı. Daha önce kendilerini usta gibi gösterip haksız yere yüksek ücret

alanların bu yolu kapanmıştı. Haksız kazanca alışmışlardan bir grup kalfa Hiram’dan ustalık parolasını zorla almaya karar

verdiler. Ancak bunların çoğu korkup eylemden vazgeçti. İçlerinden sadece üçü Hiram’ı mabette sıkıştırıp parolayı zorla

almaya çalıştılar. Hiram parolayı vermeyi reddedince de onu öldürdüler.

İşler bir süre için aksadıysa da, Süleyman ölen Hiram’ın yerine başkasını buldu ve mabet bitirildi. Mabedin yapısı,

burasının Mısır’daki tek Tanrı mabetlerinin daha basit de olsa, bir benzeri olduğunu ortaya koymaktadır (11). Kapının

girişinde iki sütun bulunması, içeride üçgen içinde göz, güneş, ay sembollerinin varlığı, yerin siyah ve beyaz taşlarla

kaplanması, sunak ya da mikap taşının bulunması bu mabedin, Mısır’dakiler örnek alınarak yapıldığını göstermektedir.

Dinle ve mabetle pek ilgisi olmayan Kral Süleyman, bir süre sonra tek bir Tanrıya mı, yoksa birçok tanrıya mı inandığını

dahi unuttu ve sefahat içinde yaşamını sürdürdü. Yahudi devleti de giderek zayıfladı ve Süleyman’ın ölümünden bir süre

sonra, M.Ö. 587’de Babil kralı Nabukadnezar tarafından yıkıldı. Ülkede yaşayanların önemlice bir bölümü işgalciler

tarafından köle olarak kullanılmak üzere Babil’e götürüldü. Tapınak işgalciler tarafından yıkıldı (12).

Yahudiler Babil’de 50 yıl yaşadılar. Babil’de Sümerlerden kalma Ezoterik inanışlar yozlaşmış biçimde süregeliyordu. Tek

Tanrılı din yerini çok tanrılı inanışa bırakmış, eski sembolik öğretilerin hepsi birer efsane haline gelmişti. Babil okulu,

çok tanrılı dine, inisiasyon yöntemi ile “Caldi” rahibi yetiştiriyordu. Yahudi toplumuyla birlikte Babil’e getirilen

Museviler inisiasyonun yabancısı değildiler. Lonca sisemleri tamamıyle inisiasyona dayalıydı. Bu nedenle, ne Babil

yöneticileri ne de Yahudilerin kendileri bu okula devam etmekte mahzur görmediler. Böylece Yahudi din adamları, ne denli

yozlaşmış olursa olsun, Ezoterizmi ve, Musa’nın Ezoterik öğretisinde ne demek istediğini daha iyi anladılar. Ancak Tevrat’a

getirdikleri yeni yorumda pekçok efsanenin öğretiye karışmasına da neden oldular.

Yahudilerin Babil tutsaklığı, Pers kralı Kyros’un Babil’in işgali (M.Ö. 530) ile son buldu. Kyros Yahudilere, ülkelerine

geri dönerek mabetlerini yeniden yapmaları için izin verdi. Bazı kaynaklar, Pers kralının, o dönemde oldukça yaygın olduğu

anlaşılan inisiasyon yöntemlerini, Ezoterizmin Zerdüşt dininindeki yorumunu bildiğini ve bu nedenle mabetlerini yapmak için

Yahudilere izin verdiğini belirtmektedirler.

Kudüs’e dönen Yahudiler, eskisi kadar görkemli olmasa da, Kyros’un sağladığı maddi katkı ile yeni bir mabetin yapımına

başladılar. Mabed yapılırken Yahudi rahipleri, tüm kutsal metinlerin ve Musa’nın on emrinin yazılı hale getirilmesi

gerektiğine, aksi takdirde yeni bir kölelik halinde tüm dinin yok olup gideceğine karar verdiler. Böylece Ezra ve

arkadaşları, daha önce değindiğimiz Tevrat’ın yazımı işlemine başladılar. Kutsal kitaba Babil’de öğrenilen bir sürü

efsanenin sokuşturulmasına çok küçük bir gurup karşı çıktı ancak seslerini yeterince duyuramadılar. Bu grup Musa’nın

eserini, Mısır Hiyoroglif diliyle üç kat sır perdesi altında yazdığını ve öğretinin sırlarını da kendi seçtiği ve inisiye

ettiği 70 kişilik bir gruba verdiğini açıkladı. “Kabbalacılar” denilen bu küçük grup ve onların inanırları bir süre sonra

Yahudi toplumundan tamamen tecrit edildiler ve sapkın olarak nitelendirildiler. Peki bu Kabbalcılar kimlerdi ve Musa’nın

gerçek öğretisi neydi? (13).

Osiris Mabedinde inisiye edilmiş olan Musa, yeni dini de Osiris dini üzerine inşa etmiş, Saabi inançlarından da bir ölçüde

faydalanmıştı. Ancak Osiris dininin gerçek sırları, sadece inisiye edilen ve belli bir eğitimden geçen kişilerin

anlayabileceği nitelikte olduğu için Musa da, öğretisini müridlerine anlatabilmek maksadıyla nispeten basitleştirmiş,

basitleştiremediğini de semboller kullanarak anlatmaya çalışmıştı. İşte Ezra’nın anlayamadığı ve değiştirerek Musa dininin

bambaşka bir hüviyete dönüşmesine neden olduğu semboller bunlardı. Musa, Öğretisinin yozlaşmaması ve sembollerin gerçek

anlamlarının yok olup gitmemesi için eski bir yöntemi kullandı. Müridleri arasından en uygun gördüğü 70 kişiyi seçti ve

onları inisiye etti, zaman içerisinde eğitimlerini tamamladı ve sırların gerçek manalarını öğretti. Onlara, İbrani dilinde

“kabul edilmişler” anlamında Kabbalcılar ismini verdi.

Kabbala öğretisini benimseyen ve zorunlu göçler sırasında Yahuda çölünde kalan gruba Esseniler adı verilir. Ancak bu konu

ilerde inceleneceği için Kabbala öğretisine geri dönelim.

Oldukça uzun bir süre Musa’nın gerçek öğretisini inisiasyon yöntemi ile takipçileri arasında yayan Kabbalacılar, yaşadıkları

yerlerin İsmaililer tarafından işgal edilmesinden sonra, daha özgür davranabileceklerini gördüler. Ezoterik içerikli sufi

tarikatların ortaya çıktığı bu çağda Kabbalcılar da ortamın özgürlüğünden yararlanarak, öğretilerini basılı hale getirdiler.

Kabbalacıların en önemli iki eseri M.S. 1200’lerde İspanya’da yazıldı. Müslüman Endülüs devletinde ortaya çıkan bu eserler

“Zohar” ve “Seferitsire” idi. Bazı araştırmacılar İslami Tasavvuf hareketinin Kabbala’nın da kökeni olduğunu öne

sürmektedir. Ancak tam aksine, İslami Tasavvufu yaratan kaynakların başında, Mısır Hermetik inançları, Yunan Pisagor-Eflatun

felsefesi kadar, Kabbala felsefesi de gelmektedir.

Kabbala’nın önde gelen kitabı Seferitsire’ye (14) göre Evren, çeşitli elemanların aracılığıyla yüce bir varlıktan tezahür

etmiştir. Bu elemanların ilki, Tanrının ışıksal varlığı olan Ateş’dir. İkinci eleman bu yüce ışıktan çıkan Ruh’dur ve

sembolü Hava’dır. Üçüncüsü Su’dur ve havadan doğan su, oksijen ve hidrojen’in bileşimidir. Bu sembolün Ezoterik anlamı,

suyun yaşamı bünyesinde barındırdığıdır. Dördüncü eleman ise, ateşin katılaşmış türevi olan Toprak’dır. Seferitsire,

dünyanın oluşumunda bu dört temel elemanın yanısıra, altı yan gücün de kullanıldığından bahsetmektedir. Bunlar dört yön,

yani kuzey, güney, doğu ve batı ile iki kutup, yani aşağı ve yukarı yönlerdir.

Tüm evren Yüce Varlıktan sudur etmiştir, halen onun içinde yüzmektedir ve herşey sonunda ona geri dönecektir. İşte bu

nedenle tüm varlıklar birdir ve tüm insanlar kardeştir.

Kabbalacılar Tanrı için, insanın idrakinin dışında atılanıma gelen “En-Soph” kelimesini kullanmışlardır. Tanrının önsüz ve

sonrasız olduğunu ifade eden bu kelimenin Mısır kökenli olduğu ve Yunanca’da “akıl ve hikmet” anlamına gelen “Sophus”

kelimesiyle aynı kökten geldiği sanılmaktadır.

Kabalacıların diğer önemli eseri Zohar’da aynı Ezoterik anlatı daha da geliştirilmiştir. Zohar’a göre, yaşamın üzerine

kurulu olduğu tüm sistemin amacı, Tanrıdan bir parça olan ruhun tekamül ederek yine ona dönmesidir. Ancak Kamil İnsanın,

yani “Adam Kamon”un Tanrıya ulaşması mümkündür. Her devirde mutlaka bir veya birkaç Adam Kamon bulunmuştur.

Adam Kamon olmak bireylerin sürdürdüğü yaşam tarzına bağlıdır. Evrende en güçlü yasa tekamül yasasıdır. Ama bir diğer yasa

daha vardır; o da varlıkların kendi iradeleri ile hareket edebilmeleri yasasıdır. Bu nedenle bir insanın Adam Kamon haline .

gelebilmesi kendisine bağlıdır. Ancak hiçkimse bir tek yaşam içinde Kamil İnsan olamaz. Ölümsüz olan ruh, bedenden bedene

geçerek, mükemmeli arar. Mükemmeli, yani İlahi Sırrı, ancak ona layık ise bulabilir.

Kabbalacılar, bir yandan İslam, diğer yandan da Hristiyan dünyasındaki Ezoterik öğreti ekollerini etkilemişlerdir. Avrupa

Yahudileri arasında Kabbala inancı, Haddisimler ile su yüzüne çıkmıştır. Halen günümüzde varlığını sürdüren Kabbalacılığın

bu halka inmiş sekilinin din kitaplarında, Panteist inançlar açıkça gözlemlenebilmektedir.

Kaynakça

1- SANTESSON Hans Stephan – “Batık Ülke MU Uygarlığı” – RM Yayınlan – İstanbul 1989 – Sf. 92
2- İNAN Afet – “Eski Mısır Tarihi” – İstanbul 1956 – Sf. 108
3- SCHURE Edouard – “Büyük İnisiyeler” – RM Yayınları – İstanbul 1989 -Sf. 221
4- HOOKE Samuel Henry – “Ortadoğu Mitolojisi” – İmge Yayınları Ankara 1991 -Sf. 122
5- SCHURE E. -İe- Sf. 229
6-SCHURE E. – İe – Sf. 233
7-SCHUREE..-İe-Sf. 235
8- SCHURE E. -İe – Sf. 246
9- Büyük Dinler ve Mezhepler Ansiklopedisi – İstanbul 1964 – Sf. 172
10- DE NERVAL Gerard – “Doğuya Seyahat” – Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları – Ankara 1984 – Sf. 97
11- ÖRS Hayrullah – “Musa ve Yahudilik” – Remzi Kitabevi İstanbul 1966 -Sf. 232
12- ÖRS Hayrullah – İe – Sf. 265
13-ÖRS Hayrullah – İe – Sf. 338
14- Türk Mason Dergisi – Sayı 21 – İstanbul 1956 – Sf. 1095

(3)