Menü

İlginç Olaylar – 16

30 Ocak 2017 - İlginç Olaylar

* Akıl hastası olan Helen önce “Ben kimseyle, hiç bir erkekle yatmadım” diyordu. Ancak, karnında bir çocuk vardı ve kısa bir süre sonra da doğum yaptı. Doktorlar, bebeği gördüklerinde gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Doktorların yarı akıllı diye nitelendirdiği Helen Chaldwood, ailesinin zorlaması yolu ile yatırıldığı hastanede ortalığı birbirine katıyordu. ” Bırakın beni, ben hamile falan değilim. Bugüne kadar elime erkek eli bile değmedi” diye bağırıyordu. Oysa röntgen filmlerinde karnında bir kız çocuk taşıdığı net bir biçimde görülüyordu.
Ailesi Helen’in her çılgınlığına alışmıştı artık. Genç ve güzel kızlarının beyninde çocukluğundan beri büyüyen ve de bir türlü engellenemeyen bir ur vardı. Bu ur, genç kızın beynine baskı yapıyordu ve onun ara sıra dengesiz hareketler yapmasına neden oluyordu. Ailesi Helen’in hamileliği konusunda ise “Kim bilir hangi delilik nöbetinde bir erkekle beraber oldu da hamile kaldı” diye düşünüyordu. Ancak Helen’nin hamileliği altıncı ayında ortaya çıkmıştı ve doktorlar “Bu çocuk alınmaz, Helen doğum yapmak zorunda ” demişlerdi. En sonunda Helen, babası bilinmeyen bu çocuğunu doğurdu. Bebeği, dünya tatlısı bir kız çocuğuydu, saçları alışılmadık biçimde parlak sarı, cildi güneşte yanmış gibi turuncu renkteydi. Doktorlar, bu kadar gür saçlı doğmuş bir bebeği ilk defa görüyorlardı. Doğumdan itibaren hepsi şaşkın bir ifade ile birbirine bakmışlardı. Ancak gerçekte şaşırtıcı olaylar dizisi, Liza ismi verilen güzel bebeğin büyümeye başlamasıyla gelişti.

Liza, bilim adamlarını dahi hayrete düşürecek kadar akıllıydı. Çok az konuşuyordu, ancak konuştuğu zaman ise bütün söyledikleriyle ortalığı karıştırıyordu. Bir bilim adamı, Liza beş yaşına geldiğinde şunları söylüyordu. “Bu kızın şu andaki beyninde bulunan bilgi, bizim kafamızda yoktur, korkunç bir matematik, fizik, astronomi, kimya bilgisi var. Onun söylediği pek çok şeyi anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu kızın babası ise büyük olasılıkla bir uzaylı. Evet kesinlikle, bu kız dünyamıza uzaydan gelmiş bir yaratığın kızı olmalı.”

* Fransız kuyumcu, şaşkınlıktan adeta küçük dilini yutmuştu. Gözleri, büyülenmiş biçimde önünde dikilen Dört metrelik Buda heykelinin göğsüne dikilmiş, adeta ” olmaz bu kadar büyük bir elmas, bu kadar güzel bir elmas olamaz…” diyordu. Reel olarak Fransız kuyumcuyu böylesine kendiliğinden geçiren o koca taş, Buda heykelinin göğsünde parlıyordu ve de alacakaranlıkta tapınağın duvarlarında esrarengiz ışık oyunları yaratıyordu. En sonunda Fransız kuyumcu 1610 yılının 10 Mayıs gününde bir fırsatını bularak, dünyanın en büyük elmasını ait olduğu yerden, Buda heykelinin göğsünden çekip almıştı. Ancak, ertesi gün bu mavi-beyaz elmasın çalındığını gören Buda rahipleri hiç telaşa kapılmamışlardı. Sadece, “elması çalan, eceline susamış, o elmas Tanrı Buda’ya verilmiş bir armağandır. Bir başkasına uğursuzluk verir. Er veya geç yerine geri getirilecektir. ” demişlerdi.
Buda rahiplerinin kehanetleri boşa çıkmadı. Fransız kuyumcu, Buda tapınağından çaldığı elması yurduna dönüşü sırasında Fransa kralı on dördüncü Louis’ e armağan etti. Kral elması şekillendirip kendisine bir taç yapması için özel kuyumcusuna verdi. Ancak daha o gece yaşlı adamın oğlu bilinmeyen bir sebeple intihar etti, oğlunun üzüntüsüne dayanamayan kuyumcu da bir kaç gün sonra felç geçirdi. Dünyanın en büyük elmasını taşıyan tacı başına geçirdikten bir süre sonra da kral Louis, ülkesini tam bir batağa sürükledi. Elmas daha sonra el değiştirdi.Ve yeni kral on beşinci Louis geçti. Kral genç yaşında çiçek hastalığı sebebi ile öldü. Lanetli elmas bu sefer de on altıncı Louis’in malı olmuştu. Kral bu dev elması Marie Antoinette’e verdi. Bu ünlü kadının sonu da iyi olmadı ve de Fransız devrimcilerin kurduğu idam sehpasında başı giyotinle kesilerek can verdi. Elmas, kendisine sahip olan herkesi lanetliyordu. Bu uğursuz taş, daha sonra yaklaşık olarak bir yüzyıl kadar ortadan kayıp oldu.
En sonunda Londra’da olduğu anlaşıldı. Banker Thomas Hope, taşa kendi soyadını vererek, Hope Diamond ” Umut taşı” dedi. Ancak o da çok yaşamadı. Daha sonraki sahipleri de benzer sonlar yaşadı. Bu taşın son sahibi Mclean isimli bir milyarderdi. Tek bir oğlu vardı ve de onu çok fazla derecede seviyordu. Çocuk bir sürü uşak, hizmetçi ve de özel korumalar tarafından göz altında tutuluyordu. Ancak bir gün nasıl olduysa hepsinin elinden kurtuldu. Adeta bir ok gibi sokağa fırladı. İşte o anda da sokaktan geçen bir at arabasının altında kalarak, feci bir biçimde ezilerek öldü. Lanetli elmasın şu anda kimin elinde olduğu ise bilinmemektedir.

* Avustralyalı bir fotoğrafçı olan Cames Cainer, ormanların arasında değişik ağaçların ve de yaprakların fotoğraflarını çekiyordu. Çevrede ise hiç kimse görünmüyordu. Fakat film banyo edildiğinde fotoğrafta Viktorya dönemine ait giysiler içinde bir kadın görüntüsünün açık seçik yer aldığının farkına vardı.

(9)