Menü

Maddenin Ardındaki Sır – 6

30 Ocak 2017 - Maddenin Ardındaki Sır

Algılayan Kim?
Buraya kadar anlattığımız gibi, içinde yaşadığımızı sandığımız ve “dış dünya” olarak bildiğimiz maddesel dünyanın aslında beynimizde oluştuğuna kuşku yoktur. Ama asıl önemli soru burada ortaya çıkar. Acaba bu algıları algılayan irade, beynin kendisi midir?

Beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organlarda da bulunan protein ve yağ molekülleri çıkar. Bu moleküllerin özü ise bilindiği gibi aslında atomlardır. Yani beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri seyredecek, bilinci oluşturacak, kısacası “ben” dediğimiz şeyi yaratabilecek bir şey yoktur.
R.L.Gregory beynin içinde görüntünün algılanması ile ilgili insanların düştükleri bir yanılgıyı şöyle dile getirmektedir:

Gözlerin beyinde resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,… ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir. Bu mümkün olamaz.
Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen materyalistlerin içinden çıkamadıkları asıl nokta burasıdır: Gören, gördüğünü algılayan ve tepki veren “içteki göz” kime aittir?
Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyasında, algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa dikkat çekmiştir:
Yunanlılardan beri, filozoflar “makinenin içindeki hayalet”, “küçük insanın içindeki küçük insan”, vb. üzerine düşünüp durmuşlardı. Ben -beyni kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim? Assisi’li Aziz Francis’in de söylemiş olduğu gibi: “Aradığımız şey bakanın ne olduğudur.”
Şimdi şunu düşünün: Elinizdeki kitap, içinde oturduğunuz oda, kısaca önünüzdeki bütün görüntüler beyninizin içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri atomlar mı görüyor? Hem de kör, sağır, bilinçsiz atomlar… Cansız ve bilinçten yoksun atomlar nasıl hisseder, nasıl görürler? Neden atomların bir kısmı bu görme özelliğini kazanmış da, diğerleri kazanamamış?… Düşünmemiz, kavramamız, hatırlamamız, sevinmemiz, üzülmemiz, bütün bunlar bu atomların arasındaki kimyasal reaksiyonlardan mı ibaret? Hayır, tüm bunları yapan irade beyin olamaz.
Daha önceki bölümlerde “dış dünya” dediğimiz algılar bütününe kendi bedenimizin de dahil olduğunu söylemiştik. Bu durumda beynimiz de bedenimizin bir parçası olduğuna göre, o da algılar bütününün bir parçasıdır. Beynin kendisi bir algı olduğuna göre de, diğer algıları algılayan irade o olamaz.
Bertrant Russel Rölativite’nin Alfabesi isimli eserinde, “Kuşku yok ki, madde genel olarak bir oluşlar grubu olarak yorumlanacaksa, bunu göze, optik sinire ve beyine de uygulamak gerekir.” diyerek bu gerçeğe dikkat çekmektedir.

Açıktır ki, gören, duyan, işiten ve hisseden varlık, madde ötesinde bir varlıktır. Çünkü madde düşünemez, hissedemez, mutlu olup, hüzünlenemez. Salt bedenle bunları yapmak mümkün değildir. O halde bu varlık ne madde, ne de görüntü değildir ama “canlı”dır. Bu varlık vücut görüntümüzü kullanarak önündeki “ekranla” muhatap olur.

Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha iyi açıklayabilir. Rüyayı, -şimdiye kadar olan anlatımımıza uygun olarak- beynimizin içinde seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir beynimiz. Rüya sırasında bize “Nerede görüyorsun?” gibi bir soru gelse vereceğimiz cevap “Beynimde görüyorum” olacaktır. Beynimizin nerede ve nasıl bir şey olduğu sorulsa, hayali elimizle hayali bedenimizdeki, hayali kafatasımızı tutup “Beynim bu kafatasının içindeki bir kilodan biraz daha ağır bir et parçasıdır” cevabını veririz.

Ama ortada gerçek bir beyin yoktur. Sadece hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Rüyamızdaki görüntüyü gören irade ise, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha “ötede” olan bir varlıktır.

Rüyadaki ortamla gerçek hayat dediğimiz ortam arasında herhangi bir fiziksel fark olmadığını biliyoruz. Öyleyse, bize gerçek hayat dediğimiz ortamda, “Nerede görüyorsun?” sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi “beynimde” cevabını vermenin fazla bir anlamı yoktur. Her iki durumda da gören ve algılayan irade, bir et parçası niteliğindeki beyin değildir. Bu gerçeğin farkına varan Bergson, Madde ve Bellek isimli kitabında; “Dünya imgelerden yapılmıştır, bu imgeler ancak bizim bilincimizde vardır; beynin kendisi de bu imgelerden birisidir.” der.

Şu halde beyin de dış dünyaya dahil olduğuna göre tüm bunları algılayan bir irade olması gerekir. İşte bu varlık “ruh”tur.

“Maddesel dünya” dediğimiz algılar bütünü, işte bu ruh tarafından seyredilen bir hayalden ibarettir. Nasıl rüyamızda sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda gördüğümüz maddesel dünyanın bir gerçekliği yoksa, içinde yaşadığımız evrenin ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel bir gerçekliği yoktur. İngiliz felsefeci David Hume bu gerçek üzerindeki düşüncelerini şöyle ifade etmiştir:

Çok samimi olarak, kendim dediğim şeye dahil olduğum zaman ben sıcak ya da soğuğa, ışık ya da gölgeye, aşk ya da nefrete, acı ya da lezzete dair özel bir algıya ya da başka bir şeye daima rastlarım. Ben bir algı olmaksızın herhangi bir zamanda kendimi asla yakalayamam ve asla algıdan başka bir şeyi gözleyemem.
Gerçek olan varlık, ruhtur. Madde ise, sadece ruhun gördüğü algılardan ibarettir. Bu satırları yazan ve okuyan akıllı varlıklar da, birer atom ve molekül yığını -ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar- değil, birer “ruh” tur.


RÜYADAKİ DÜNYA
Sizin için madde, elle tutulan, gözle görülen şeydir. Oysa rüyada da “elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz”, ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak bir şey. Bütün bunları beynin dışında sağlayan hiçbir maddi gerçeklik yoktur. Açıkça aldanırsınız. Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran nedir? Sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde oluşmaktadır. Rüya sırasında gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsak, aynı şey pekala içinde bulunduğumuz dünya için de geçerlidir. Rüyadan uyandığımızda gerçek yaşantı dediğimiz daha uzun bir rüyaya başladığımızı düşünmemize engel hiçbir mantıklı gerekçe yoktur. Rüyayı hayal, dünyayı gerçek saymamızın nedeni, sadece alışkanlıklarımız ve ön yargılarımızdır. Ve bu durum, bir gün, şu anda yaşadığımızı sandığımız dünya hayatından rüyadan uyandırıldığımız gibi uyandırılabileceğimizi gösterir.

(7)