Menü

Merkez Bilgi Alanı Vakfı – 05

30 Ocak 2017 - Merkez Bilgi Alanı Vakfı

MERKEZ BİLGİ ALANI VAKFI – 1999
Perşembe Konferansları Dizisi : 18 / Ekim / 2001
DÜNYA HAYATIMIZIN PERDE ARKASI
Konuşmacı: Nurettin ERSOY
İrticalen yapılan konuşmaların kaset deşifrasyonlarıdır.

N.E.: Bu akşamki konferansımızın konusu; dünya hayatımızın perde arkası… Perde arkasında bir şeyler dönüyor… Perde arkasında, perdenin önündeki sahnede oynayan bizlerin bilmediği çok şey var… Bunu bir tiyatro gibi düşünün… Zaten ezoterizmde dünya hayatını, eski yunan öğretilerinde ve uzak doğu öğretilerinde dünya hayatını, bir tiyatroya benzetirler genelde çoğu yerde… Ve bu tiyatroda bir takım rol almış varlıklar var, işte bizler varız fakat bu varlıklar bu tiyatroda rollerini oynarken, aslında oynadıkları hakiki rolleri mi, yoksa başkalarının rollerini mi kopya ediyorlar… Gerçek rol, üstlendikleri rol fakat bilmedikleri, unuttukları, farkındalığını kaybettikleri rol başka da onlar acaba sahnede birilerine bakıp beğendikleri herhangi birinin rolünü mü üstleniyorlar… Dünya hayatının bizi karmaşaya sürükleyen en önemli faktörü budur… Bizler, böyle bir tiyatro sahnesinde, sanki çok ciddi bir oyunun, çok yüksek bir irade ve şuur sahibinin yazdığı ve sahneye koyduğu, rollerini dağıttığı ve oyunun, bu oyuncuları götüreceği noktanın da global olarak belli olduğu bir tiyatro oyununun, senaryosu önceden yazılmış bir oyunun oyuncuları mıyız acaba..?

Senaryonun, bu yüksek şuur, yüksek maksat içeren senaristinin kim olduğu hakkında da bilgimiz yok dikkat ederseniz… Kim bu senarist..? Acaba oyuncular, aynı zamanda senarist mi..? Senaryoyu yazan, oyuncuların ta kendisi de; sahneye yani perdenin ön kısmına, görünen kısmına, beş duyuyla algılanabilen kısmına geçtiklerinde, bu oyuncular, senarist olduklarını unutuyorlar mı..? Bilhassa unutturuluyor mu..? İşte böylesine bir oyunun oyuncuları olarak bizler, kimimiz başrolde, kimimiz ikinci rollerde, kimimiz figüran olarak böylesine bir tiyatronun içerisinde yer alıyoruz… Şimdi, perde arkasındaki hadise yani dünya yaşamımızın yani hayatımızın perde arkasını göstermeye çalışan bu akşamki bilgi paylaşımında biz, bu oyundaki rolümüzün ne olması muhtemel olduğu konusunda yavaş yavaş bir fikre sahip olacağız…

Bizim felsefe seminerleri adı altındaki o müfredatlı çalışmaya katılan var mı içinizde..? Enteresan, seminerimize katılanlarla, konferanslarımıza katılanlar oldukça ayrı… Bizim böyle bir kalabalıkla yaptığımız bir de böyle bir derin felsefe semineri var… Burada, geleneksel felsefeden başlayıp spiritüel bilgiye doğru varlıkları kaydıran böyle bir bilgi çalışmamız var ve ilk üç haftanın konusu da yine buydu… Dünya hayatı, karmaşa, teşevvüştü… Onun için bu akşam söylediklerim çok fazla tekrar olmamış olacak, o felsefeye gelenler için biraz tekrar olabilir ama yine de ilk defa dinliyormuş gibi dinlemekte yarar var…

Şimdi efendim, dünya planı bir perdedir… Dünya planı dediğimiz, dünya tatbikat sahası dediğimiz, bizim enkarne olduğumuz, içerisine ete kemiğe bürünüp de ruh artı maddenin bir aradalığından meydana gelen bizler, üçüncü antite olarak, hem ruh dediğimiz ki demeyebilirsiniz, enerji dediğimiz bir yapıya sahibiz, hem de aynı enerjinin elle tutulur gözle görülür hali olan maddeye sahibiz… Bu yapısallığımız bizim çok önemli, anlamamız gereken bir mevzu… Biz, böyle iki, aynı enerjinin iki farklı titreşim seviyesinde meydana getirdiği bu görünen ve görünmeyen yönümüzle bir bütün olarak ne salt görünen, ne salt görünmeyen bir halde üçüncü bir antite olarak, işte beşer varlığı diyoruz, insan diyemiyoruz kusura bakmayın, bir süre diyemeyeceğiz insan, çünkü daha henüz dünya tatbikat sahasında milyonlarca yıldır tatbikat yapan bu yaradılış formları olan bizler, daha henüz insan prototipine ancak aday olabilmişizdir… Onun için dünya beşeri kavramı bu konuşmalarımızda çok hakim olacak ve dünya beşeri durumunda olduğumuzu da yavaş yavaş anlayacağız… Bizler dünya beşeriyiz, insan olma özelliğini daha henüz edinememiş, ancak buna aday olan varlıklarız… Dünya beşeri, işte gördüğünüz gibi, dünya üzerini kaplayan ve burada yiyen, içen, eğlenen, hoş zaman geçirmeye çalışan, boş zaman geçirmeye çalışan, savaşan, öldüren, öldürmeyle öldürmeme arasında tefrikini zar zor yapabilen kadar gelişmiş bir yaradılış formuyuz bizler… Sevsem mi, sevmesem mi, öldürsem mi, öldürmesem mi, tartışmaları içerisinde, ancak bu noktaya varmış bir yaradılış formuyuz… Ve dolayısıyla da dünya hayatının milyonlarca yıldır geliştirmeye çalıştırdığı bu yaradılış formu bizler, ancak bu gün bu hale gelebilmişiz… Ve halimize bakacak olursak da, bu milyonlarca yılı, devreler boyu, sikluslar boyu, ademler boyu yaşanmış olan o devreleri ne kadar üstün körü geçirdiğimizi de görüyoruz… Size ilginç bir rakam vermek istiyorum… Son adem dönemi olan, yaklaşık olarak yedi ila sekiz bin yılı kapsayan süre içerisinde, zaman dilimi içerisinde, dünya insanlığı, bu dünya tatbikat okulunda açığa çıkarması gereken bilginin ancak üçte birini açığa çıkarmıştır… Ve devre sonu dediğimiz bu 21. yy a giriş eşiğinde, dünya insanlığı, bu üçte ikilik bölümü mutlaka açığa çıkartmak zorundadır… Böylesine bir rakam bize neyi getirir biliyor musunuz..? Neden devre sonu diye ifade edilen bu zaman diliminde bu kadar büyük basınçlar altına girmiştir bu insanlık..? Neden bu kadar prestedir, neden bu kadar tesirlerin baskın etkisi altında ıstıraplar, istenmeyen karmaşalar, teşevvüşler, hatta dejenerasyon alanları yaşamaktadır… Çünkü yedi sekiz bin yıldır son adem döneminde ancak üçte birini açığa çıkarabildiği bilgisinin üçte ikisini bu kısacık dönemde çıkartmak zorunda kalmıştır dünya insanlığı… Bu, bunun mukadderi olarak karşılaştığı bir durum değildir… Bu, seçtiği bir durumdur dünya insanlığının… Belki de gayri şuuri, bilinçsiz olarak seçtiği ve eğer bilinçli olsaydı bu, seçtiğini seçmeyeceği bir durumdur aslında…

Şimdi, dünya fizik planı böyle bir tatbikat okulu ve bu okulun tedris biçimi bir perdedir… Bu öyle bir perde ki, bu perde bir şeyleri örtüyor, öyle düşünün… Bir tiyatro perdesi var, bir şeyleri örtüyor… Arkada, bu perdenin arkasında bir şeyler var… Sizler, yani bizlere hitaben,

“Sizler, ancak bu perdeye yansıyanları, gösterilirse görebilirsiniz…”

Şimdi, burada tabi ki bu perdenin gerisiyle perdenin önünün yani görünen fiziki alemle, görünmeyip sezilebilen fizik ötesi alemin bir sahibinin mevcudiyeti ifadesi var burada; o, isterse gösteriyor gibi algılayın…

“Her göremeyen mutlak görecek diye bir şart yoktur… Bırakınız, görmek isteyenler görsünler…”

İfadesi, meselenin, ne kadar kontrol altında, ne kadar şahısların omuzlarına yüklenmiş yükler olduğunu yani bireylerin yükleri olduğunu göstermektedir… Şimdi efendim, dünya, bilmeyenler için kısaca bir tekrarlayacağım, tek bir enerjinin, başka hiçbir şeyin olmadığı tek bir enerjinin, yaratılmış olup da kendisine yarat denilen bir enerjinin kendini sonsuz ihtimaller ihtiva ederek, sonsuz imkânlarla, sonsuz çeşitlemelere tabi tutarak, sonsuz alemlerde, sonsuz tezahürler oluşturmasından başka bir şey değil… Yaratılmış olan ve kendisine yarat denmiş olan tek bir enerji var ve bu, bu özelliğine dayalı olarak kendini sürekli çeşitlemeye tabi tutuyor, sonsuz ihtimaller , sonsuz imkânlarla… Sonsuzdaki fizik alemlerde tezahürler oluşturur… İşte, dünya fizik aleminde, dünya madde aleminde, dünya tatbikat okulunda, dünya tatbikat sahasında, bu kavramların hepsi aynı olduğu için peşi sıra sıralıyorum, dünya dediğimiz bu fizik tatbikat sahasında da aynı enerjinin uzantıları olarak bizler, bu fiziksel formlara bürünmüş olarak bir şeyler yapmak üzere buraya gelmiş durumdayız… Bu geliş, her şeyin sebebi olan o tek bir enerjinin sebebi olarak, bizim gelişimiz… Her şeyin sebebi, o tek olan enerji… Bu dünya tatbikat okuluna biz beşer varlıkları olarak yani hayatiyet özelliğine sahip olarak gelmeden önce, aynı enerji, gelinecek olan bu tatbikat mekanını daha önceden oluşturmuştur… Yani önce fizik alemi oluşturuyor, zaman ve mekan enerjileri dediğimiz enerjiler sayesinde, fizik alem oluşuyor, ondan sonra hayat enerjileriyle işte canlılık dediğimiz, ‘hay’ özelliği olan yani tanrının ‘hay’ özelliğiyle bağlı olarak, bu enerjinin aslında teolojideki adı ‘Allah’ tır, Tanrı dır, diğer öğretilerde Manitu’ dur, Nirvana’ dır, Ra’ dır, yani kim ne derse desin, hiç önemi yoktur… Çünkü bu enerji tek olma ve yaratılmış olmaktan dolayı, yarat denen enerji olarak, o kadar üstün, o kadar yüksek bir enerji ki, buna isim veya sıfat vermenin hiç önemi yoktur enerji adına… Ha..! verenler adına önemi varsa, zaten o enerji ona müşaade ediyor… Bana ne derseniz deyin diyor, benim için hiç önemi yok diyor… Sizin için önemliyse, deyin… Sizin için önemliyse, sıfatlar da yükleyin, o çok büyüktür deyin… Şu zavallı beşer vasfında olanlar olarak, o enerjiye sıfat yükleme kapasitemiz ne ise, onu yükleyin, hiç önemi yok diyor… Büyük deyin… Ne kadar, çok büyük deyin… Bizim çok büyük anlayışımız ne olabilir ki, o enerjiye çok büyük, çok yücedir o, o her şeyden üstündür, her şey kavramımız nedir ki bizim, onun bir üstünde olduğunu söyleyebilelim… Bunları hep düşünmek lazım, tefekkür şart… Ve dolayısıyla da, böyle bir sıfata, isme rağmen şefkatini, hoşgörüsünü, sevgisini, çok büyük bir kucak açmayı bizden esirgemeyen tek bir enerji, uzantısı olarak bizler buradayız; fakat bizler buraya gelince yani perdenin ön tarafına, yani duyularla algılanabilen aleme bizler gelince, asıl varlığımız olan o enerji hakkındaki bütün intibalarımızı, bütün enformasyon bilgimizi, bütün idraklerimizi unutuyoruz… Böyle bir özellik var… Çünkü perdenin bu tarafı dediğimiz fizik alem, dünya tatbikat sahası, perdenin görünen, beş duyuyla algılanabilen, elle tutulan, gözle görülen, işitilen, dokunulan tarafında, bilhassa perdeden geçmeden önceki tüm özelliklerimiz bizden sınırlanıyor ve geri alınıyor… Kasıtlı olarak perdeden önceki imkânlarımız, perdeden önceki yetilerimiz, perdeden önceki mahiyetimiz, gayet güzel sınırlandırılıyor ve biz perdenin önünde, sahneye, işte dünya okuluna, bir anne babanın beraberliğinde cenin olarak geliyoruz…

Geldik… Gelir gelmez ilk muhatap olduğumuz şey işte aynı enerjinin bizden daha kaba titreşimde olan maddesiyle tanışmak… İşte ruh varlığı veya kozmik enerji, ikisi de aynıdır, ruh varlığından rahatsız olan varsa, antipatik bulan varsa, enerji diyelim ona… Ruh sözcüğünden aranızda hoşnut olmayan var mı..? Yani ruh yerine başka bir sözcük beni daha rahatlatıyor diyen var mı..? Tamam, yok demek ki, söyleyebiliriz… Ruh sözcüğüne, ama, gerçekten bir enerjiden başka bir şey olmadığı fikriyle yaklaşılırsa çok daha iç açıdır, çünkü ruh sözcüğü, kendisine hiç müstahak olmadığı benzetmeler veya maceralar içerisinde mesellenmiştir, hikayelere dökülmüştür, şu olmuştur, bu olmuştur… Aslında o, çok yüce bir enerji… Ruh diyoruz, önemli değil… Şimdi bu ruh varlığı, perdenin önüne yani fizik aleme böylesine kapasiteleri kapatılmış, perdeden önceki imkânları kısıtlanmış olarak bırakılınca, tabi ki perdeden önceki halinin yani fizik ötesi alemdeki enerjitik halinin imkânları hakkında hiçbir bilgisi yok, hatta oradan geldiğinin bile farkında değil… Tamamen bilinçsiz, şaşkın ve geldiği ortama adapte olma, ona uyum sağlama çabasını bile gösteremeyecek kadar aciz bir şekilde yeryüzü okuluna geliyor… Bu perdenin üzerine yansıyanları yani arka taraftakinin bu perdeye yansımasıyla algılayabildiklerini bile göremiyor, algılayamıyor… Tabi bu algılayamama onun acizliğinden çok, bilhassa algılatılmamasından da kaynaklanıyor… Yani bizler, böylesine mahiyetli varlıklar olarak, yaradanın bünyesinden kopmuş gelmiş varlıklar olarak, eşref-i mahluk, kapasiteli ama bütün bu kapasiteleri reostatik tarzda kısıtlanmış, geri çekilmiş, unutturulmuş, yetileri geri alınmış, algılamaları azaltılmış varlıklar olarak bizler, yeryüzü aleminde yine o perde arkasına hizmeten bulunmaktayız… Perde arkasına, gelmeden önce bulunduğumuz yere bir vaadimiz var, bir taahhüdümüz var, bir sözümüz var, bir maksada hizmeten verdiğimiz söz var, o söze binaen, biz perdenin önüne geldiğimizde, biz o sözü de unutuyoruz… Yani geldiğimiz ruhsal aleme vazifemiz nedir, ne yapacağız.?. Bu tiyatro denilen sahnede herkesin bir rolü var… Hiç kimsenin rolü de diğeriyle aynı değil… Böylesine bir sonsuz çeşitlilik var… Muhteşem bir çeşitlilik var… Hiç birimizin rolü diğeriyle tıpatıp aynı değil… Çünkü yaradılışın, o yüce yaradan enerjinin öylesine bir özelliği var ki, skalatik yapı içerisinde, bir zerre diğer zerreyle aynı değil… Böylesine bir çeşitlilik, bizim anlayamayacağımız, kavrayamayacağımız, beynimizle algılayamayacağımız, kabul edemeyeceğimiz böyle bir sonsuz çeşitlilikte olan bir tezahürün parçalarıyız bizler, zerreleriyiz fakat bu zerreler, aslında aynı noktadaki bir maksada hizmet ediyor… Çok yüce bir maksat…

Bizler, işte böyle bir maksada hizmeten perdenin önüne bırakıldığımız anda, dünya fizik alemine bırakıldığımız anda, bu bilgilerden yoksun gibi görünerek, aslında bünyemizde bu bilgiler var; şimdi ben sizlere bunları aktarırken,.sizlerin bunlara göstereceğiniz kabul zannetmeyin ki benim ikna yeteneğimden geliyor, hayır o bilgi sizde var, sadece burada ben o bilginin sizde mevcut olduğunu size işaret edebiliyorum ve size hatırlatıyorum bir tür… Sanmayın ki bu bilgiler öyle kolay kolay kabul edilir, hemen, tamam, ben onay verdim bu söyledikleriniz tam bana uyuyor… Hayır, sende o bilgi vardı da, bu perdenin ön tarafına yani dünya fizik alemine geldiğinden dolayı o bilgiyi sen örttün… Zaten yukarısı seni, yukarısı dediğim yani ruhsal alem seni perdenin önüne koyarken zaten seni örttü… Dünya’ ya gelir gelmez, cenin safhasında, zaten çevren de seni örttü… Beşeri tesirler de seni örttü… Nasıl örttü..? İşte doğar doğmaz, cinsiyetinle bir kere sen belirli kalıpların içerisine sokuldun , doğduğun yörenin ahlak, etik kuralları,.örf, adet, gelenekleri, dini inançları zaten seni bir başka örtüyle örttü… Sen asla geldiğin kadar, yani ceninde iken ki kadar dahi özgürlüğünü koruma imkânına sahip değilsin ki… Zaten cenine gelene kadar perde arkasından sen örtüldün… Ne oldun..? Yaratanın nefsiyle üflendin… Nefs verildi sana, sana ego verildi… Sana kişilik özellikleri verildi doğmadan önce… Ne dendi, sen dendi, şu, şu, şu, kişilik özelliklerinle bu enkarnasyonda deneyim yapacaksın… Bu kişilik özellikleri, öylesine çeşitlemeye tabi, öylesine çeşitlilik arz eden kişilik özellikleri ki, bir insan, her enkarnasyonda bu kişilik özelliklerinin o sonsuz çeşitliliğinden bir takımını giyiyor öyle geliyor ve bu kişilik özellikleriyle cenin halinde dünyaya gelen varlık, bir de çevresindeki diğer enkarnasyondaşlarının örtülerine büründü mü, işte dünyadaki bu karmaşa, bu anlaşılması zor hal, bu içinden çıkılmaz durumları hisseder olmaya başlıyoruz ve dünya bizim için zor, bizim için muammalar dizisi oluyor… Anlaşılması imkânsız görünen bir sürü olay, hadise, şu, bu… Şimdi bizler perdenin önüne konulurken, buraya sabitlenmek üzere kişilik özelliklerine büründürülüyoruz… Yani bizler, aslında dünyaya, özellikle perde arkasının operasyonu çerçevesinde dünyaya sabitlenmek üzere, sabitlenme bilgileriyle dünyaya geliyoruz… Bu, eski felsefi veya tasavvuf, işte sufizm veya diğer dini felsefelerde ego, nefs diye geçer bu… Bizler nefs, ego gibi bir çeşitlilik içerisinde dünyada tutunabilmemiz, dünyada sözüm ona seve seve durabilmemiz için, özellikle bu donanımlara büründürülüp dünyaya bırakılıyoruz… Yani perdenin önüne…. Ve buna da biz, sabitlenme bilgileri diyoruz… Dünyaya gelmeden önce bizler, yine biz olan ruhsal aleme diyoruz ki; evet, ben oraya gideyim gitmesine ama, benim burada yani ruhsal alemde olan özelliklerimle o dünyada, o kesif, yoğun madde alemde bulunabilmem mümkün değil… Ne olacak..? Bana öylesine özellikler ver ki, ben, maddeyle bir arada durabileyim… Bu madde beni cezbetsin ve ben o maddeyle haşır neşir olabileyim, yoksa tutunamam… Ve bizlere, dünyada tutunabilmek, geldiğimiz o menşee, taa sonsuzdaki yaradana hizmet etmek üzere, bu fizik alemde deneyim yapmamız, maddeyle haşır neşir olmamamız için bize işte bu sabitlenme bilgileriyle tutunma imkânları sağladı… Ve bizler, bu egolarla, sabitlenme bilgileriyle, şununla, bununla gelir, burada ne yaparız… Maddeyle bir ilişkiye gireriz, onu severiz, hatta ona aşık oluruz, onunla özdeşleşiriz, onunla kendimizi bir sayarız, ondan ayrılmamaya varan duygusal bağlar kurarız ve bu arada, bu sabitlenme bilgileriyle dünyada üreriz bu sabitlenme bilgileriyle dünyada her türlü deneyimimizin elastikiyet ve uyumunu temin edebiliriz bu sabitlenme bilgileriyle dünyada gelişimimizi tekamülümüzü gerçekleştirebilir, hatta idame ettirebiliriz… Bu sabitlenme bilgileri olmasaydı, dünyada bizi hiçbir güç bir saniye tutamazdı… Bakınız, şimdi, dünya yaşamının perde arkası konumuz ya, perde arkasında belki de çoğumuzun bugüne kadar aklından geçip de emin olmadığı, çoğunun da hiç aklına gelmediği ,dünyaya birilerinin ki, o birileri de yine biz olduğumuzu bilmemiz lazım, perdenin arkasındaki bizlerin kendimizi bizzat dünyaya sabitlenmek üzere donanımlar verildiği bilgisidir… Bizler bu donanımlarla dünyada ancak durabiliyoruz… Taşı toprağı seviyoruz, onları bir araya getirip formlar meydana getiriyoruz, para denilen bir maddenin en kesif ve çok cazip bir enerjisiyle muhatap olabiliyoruz…

Cinsellik yaşıyoruz ve ürüyoruz… Perde arkasına en büyük tezahüre hizmet olarak üreme var… Yiyiyoruz, içiyoruz, bunlar hep sabitlenme bilgisiyle oluyor… Bunlar bize verilmeseydi, dünyada biz durmazdık hayatiyetimizi idame ettiremezdik… Yani nasıl… Yani üreme gibi bir koşullandırma içinde olmasaydık, cinsellik ve seks gibi, üreyemezdik… Açlık, iştah gibi bir özellik içgüdüsel olarak bize verilmeseydi, yemezdik, içmezdik, hatta hatta içimizde bazı arzular istekler bize içgüdüsel olarak verilmeseydi arzu, istek mekanizması şunu yapamazdık, arabaya binemezdik, arabayı hiç istemezdik, istenmeyen bir işin de sanayisi olmazdı, araba da olmazdı, madde de kendini geliştiremezdi… Bizler, bu arzularımız, isteklerimizle oluşturduğumuz taleplerin sonucu arzlar meydana geliyor, arzlar da, o maddenin gelişimine hizmeten çok mükemmel faaliyetlerde bulunuyorlar… Yalnız bizim dünyaya geliş esnasında az önce belirttiğim gibi bizler çok geniş kapsamlı perdenin arkasındaki halimiz yani fizik ötesi alemdeki halimizle çok geniş şuur kapasitesine sahip ruhsal varlıklardık… Şimdi bu ruhsal geniş şuurluluk dünya, yani perdenin ön tarafına, yani fizik aleme doğru akarken, bizler, enerjetik olarak akarken, katetmiş olduğumuz o enerjitik kesafetler içinde gittikçe kabalaşan bir şekilde akarken, bu kesafetlere bulanarak, kendimiz üzerinde ve dolayısıyla buraya geliş sebebimiz olan vazifemiz üzerinde örtüler oluşturuyoruz… Yani bu çok önemli bir husus… Neden bu haldeyiz… Çok aciziz, hayır efendim öyle bir şey yok, dünya beşeriyiz, insan daha henüz olmadık ama, hiç de aciz değiliz aslında… Ama üzerimize uygulanmış olan bazı kozmik prosesler, kozmik uygulamalar, bizi bu gün acizmişiz gibi görüntüye sokmuş olabilir… Şimdi bakınız; şu nokta, yalnız bu noktayı, sakın yaradılışı böyle bir noktadan başlıyor gibi düşünmeyin, anlaşılsın diye sonsuz öncede bir başlangıç talep eden beynimize yöneliktir bu ifade; bu sonsuz bir yayılım içerisinde, başı, bitişi, hiç bir şeyi yok bunun, ama anlaşılsın diye, çünkü beynimiz mutlaka bir başlangıç ve sonuç talep eden bir organımızdır… Başı sonu olmayanı anlamakta beyin ret koyar… Yok der… Bana başı ve sonu olandan bahset der… Böyle bir beyin yapısı da, özellikle verilmiş… Sonsuzluk, hayır anlamam ben, bana eksi sonsuzdan diye bir baş koy, artı sonsuza diye bir sonuç koy, bilimin bize sunduğu bu kadarla yetiniriz der beynimiz… Den ve dan olmayan bir sonsuzluk fikri, bu beşeri beynimizin kabul ettiği bir fikir değildir… Ama ne yapacağız biz, buna mümkün olduğu kadar meyledeceğiz… Böyle, aslında olmayan bir noktadan, sonsuz incelikteki bir vibrasyon kalınlaşıyor, kabalaşarak gidiyor…

Tek bir enerji, başka hiçbir şey yok… Yaradan bu… Yaratılmış ve yarat denmiş olan ve kendi içinde meskun olan yaratma gücünün sayesinde sürekli kendine kreasyon oluşturan bir enerji bu… Hiç bir anı yok ki yaratmasın… Hiçbir salise, bizim bu zavallı zaman anlayışımızdaki en küçük, hiçbir salise yok ki bir yaradılış olmasın, bir dezenkarne olmasın, böyle bir an yok, bu, böyle bir enerji… Şimdi, böyle belirli bir noktada, böyle elle tutulan, gözle görülen varlıklar tezahür ettirirken bu titreşim düzeyinde, burada da bizim anlayamayacağımız seviyede gözle görülmeyen varlıklar var, burada da var, bizden daha kabaları da var… Şimdi bu enerji, bu tezahüratı böylesine muhteşem bir sonsuzluk alanı içerisinde oluştururken, herhangi bir noktadan kendini kabalaştıran bir varlık, şunu bizim fizik alem varlıkları olarak kabul ederseniz, buraya gelirken, her kabalaşan kesafetten üzerine örtüler biniyor… Örtüne örtüne bu varlık, buraya niçin geldiğini, hangi vazifeyi üstlendiğini, burada kime hizmeten bulunduğunu kime taahhütte bulunduğunu, burada nasıl özelliklerle deneyim yapmaya geldiğini, hepsini, örtüldüğü için unutuyor… Şimdi bütün mesele, bu perdenin arkasındaki örtüsüzlere doğru hamletmek… Bu perdenin arkasına, ezoterizmde veya felsefede, bu örtünün arkasına, hakikat bilgisinin mevcut olduğu alan denir… Yalnız bu hakikat bilgisi, asla tek değildir, sonsuz olan bir skalatik yapı içerir yani bu perde, aslında tek değil, her kaldırdığınızda karşınıza yepyeni bir hakikat perdesi çıkar, onu kaldırırsınız yine çıkar taaa sonsuz önceye doğru bu perdeler sıralı olarak gider… Şimdi bu, işin biraz ruhani, biraz manevi, biraz psişik, biraz görünmeyen yöndeki meselesi, şimdi biz, dünya yaşamımızın pratiğinde bu perdenin arkasında neler var onu görebiliyor muyuz mesele o, yani yarın sabah ben hayata günaydın deyip başladığımda bu akşamki bilgilerimden hangisi benim hayatıma yeni bir çeşni, yani bir renk, yeni bir aydınlık, yeni bir farkındalık katar, esas mesele bu… Ve meselenin bize lazım olan bölümü de bu… Ama böyle kaynaklı oluşumuzun fikri de, bizim diğer bölümü önemsememiz açısından çok önemli… Buradan kaynaklanan bir mekanizma perdenin önüne geçiyor, yani fizik aleme geliyor, fizik alemi de tanzim ediyor… Ve bu tanzim, perdenin önünden kaynaklanan bir maksat ve operasyon olduğu için burada yaşadığımız her şey aynı zamanda orayı da ilgilendiriyor… Bu çok önemli… Yani düşünün ki, şu perde, şimdi bu enerji geldi, geldi, geldi, görünmeyenden görünen oldu, burada bir perde var… işte bizler, bu perdeye buradan bir şeyler yansırsa eğer görebiliriz… Ama bu perdeyi herkes de buradan görecek değil… Çünkü bizler, bu çeşitlilik içerisindeki yeryüzüne ille de perdeyi göreceğiz diye bir şartla gelmedik… Bu perdeyi görmeyip de, görmemenin koşullarında deneyim yapmak üzere gelenler birçok… Yani perde arkasına ait bir intiba, bir bilgi, bir farkındalık olmaksızın sadece perdenin önünde tatbikat yapmak üzere gelmişler de çok… Biz bunlara perdeyi görebilenlerle, perdenin arkası hakkında bir takım intibalar, yani ruhsal alemden bazı intibalar alanlarla, bu intibaları hiç almayacak olanları kapalı ve açık şuurluluk şeklinde yer yüzünde tarif ediyoruz… Şuuru açık olanlar, daha şuurlu olanlar, bu perdenin üzerine yansıyanları görebilenler, hatta perdenin arkasındaki bilgilere de sahip olanlar, bundan nasiplenenler olarak tarif edilir… Buna biz, açık şuurlulukla enkarne olan varlıklar diyoruz… İşte bu varlıklar, yeryüzüne gelseler dahi, perdenin arkasında, yani gelmeden önceki ortamın bir çok bilgisini buraya taşımış olanlardır, bilirler perdenin arkasında neler olduğunu… Bu oyunun neye hizmet ettiğini bilirler, bu oyundaki rolüm nedir, yeryüzüne ben ne yapmaya geldim, bilgileri ona bir yaşam boyu içerisinde gelir… Açık şuurlu varlıklardır…

Bir de, özellikle yine buranın maksadına uygun olarak, özellikle kapalı şuurla perdenin önüne gelen yani dünyaya enkarne olan varlıklar vardır… Şimdi dünya hayatında karşılaştığımız varlıklar hakkındaki şaşkınlıklarımıza bu bilgilerle yavaş yavaş aydınlıklar kazandıracağız… Öyle varlıklar vardır ki, şuurları özellikle, perdenin bu yanına geçmeden önce kapatılmış ve kapalı şuur rolüyle burada bir takım işler yapmak üzere gelmiş, onlar da vazifeli… Vazife dışında hiçbir varlık yoktur ki, bu dünya fizik aleminde sahneye çıksın rol alsın… Herkesin rolü farklı… Açık şuurlulukla gelenler, daha az açık , daha daha az açık, çok az açık ya da kapalı şuurla gelenler… Böyle bir çeşitlilik… Onun için yeryüzü insanlığı asla aynı şuur seviyesinde ve aynı şuur imkânlarına sahip değildir… Dolayısıyla da birleşik insanlık realitesi idesi, bir yanılgıdan ibarettir… Dünya insanlığı, hiçbir zaman aynı şuur seviyesindeki bir platformda buluşamayacaktır… Çünkü, niye..? Çünkü okulun tedris prosesinde bu yok… Dünya insanlığının tümünü aynı platformda buluşturup da, aynı şuur seviyesinde mükemmel bir topluluk oluşturma fikirlerinin hepsi yanılgıdır… Niçin yanılgıdır..? Çünkü yaradılışın esasına aykırıdır… Sonsuz çeşitlilikte, sonsuz ihtimallerle, sonsuz imkânların olduğu bir tatbikat okulunda siz herkesin aynı şuurda olmasını düşünebilir misiniz..? Olmamalı… Çünkü niye..? Bu okulun en önemli özelliği olan, farklı titreşimlerin ilişkilerinden doğan bir öğretim sistemi var burada… Dolayısıyla çok şuurlu az şuurluya, az şuurlu hiç şuursuza etkileşimlerde bulunarak gelişim temin ediyorlar… Aslında hiçbir farkımız yok… Yatarak bu işi yapanla, ayakta olanın hiçbir farkı yok… Hepimiz uyuyoruz… Zaten Gurdjieff de şuur sıralamasını öyle yapıyor… Üç çeşit şuur vardır diyor.. Çok doğrudur… Dünya hayatı içerisindeki şuur halimizin bir tanesi diyor, uyku şuurudur… Bunu diyor, her insan güneş battıktan sonra, her insan 3 ile 8 saat arasında değişen sürelerle uyur diyor, buna uyku şuuru denir burada beyin belirli bir mgh titreşime girer, alfa beta gama titreşim seviyeleridir, ritim, alfa ritmi, gama ritmi gibi, bu, gece uyurken beynin girdiği bir ritimle biz gece uykuyu uyuruz… Bu bir şuur halidir, buna 1 no lu şuur halinde olan insan denilir… Yani yatarak uyuyan… 2. Şuur hali diyor, bundan biraz daha gelişiktir, bu, sabah güneş doğunca ayağa kalkıp bütün gün boyu ayakta uyuyan şuur halidir diyor… Evet bu ciddi… Bilimsel… Ayakta uyuyan… Kendini uyanık sanan, aslında tamamen uyuyan… Hakikaten dünya insanlığı bu ikinci şuur halini geçemez… Dikkat edin günlük hayatınıza, biz gerçekten ayakta uyuma şuuru halinden öte geçemiyoruz… Üçüncü şuur hali vardır ki, bu fevkalade muhteşem bir şeydir, kendinin şuurunda olan bir haldir, yani o varlık gerçek uyanıklılık halindedir ki, ona ileride geliriz, şimdi bugünkü konumuzu aşarız… Ve bizler işte bu tezahür esnasındaki örtülerimizle kapalı şuur hali, açık şuur haliyle yeryüzü insanlığını oluştururken, kapalı şuur hali de, buranın muradına hizmeten, vazife adına, açık şuurla etkileşime girer, deneyimler oluşturur, tesirler alışverişi oluşturur, geliştirir, gerilim yaptırır, gerdirir ve geliştirir…

Gelişmek için gerilim şarttır… Dünya hayatının perde arkasındaki bir sırrı size söylüyorum… Bilenler zaten biliyoruz desinler; ama dünya hayatını aşmak, dünya hayatında gelişim sağlamak istiyorsak, mutlaka gerilmek zorundayız… Gerilim… Gerilmek şart, gerilim şart… Yalnız gerilme dozu belli, kontrollü… Kim kontrol ediyor..? Biz olan, perde arkasındaki, şu madde ötesindeki ruhsal alem bunu kontrol ediyor… Fakat gerilmeden gelişim olmadığını bilmemiz lazım… Peki, bizler böylesine kapalı şuur, açık şuur, yarı açık şuur derken sonsuz çeşitlilikte bir şuur haliyle ilişkiler içerisindeyken, bu şuurlar, bunlar, birer vibrasyonel tesirdir, birbirimizi etkileyerek birbirimiz üzerinde deneyim yapma fırsatı buluruz… Ve bu varlıklar içerisinde bir de dünyanın ortamına konsantre olup da açık şuurlu olmasına rağmen cehitsizlikten ve dünyanın cazibesine kapılmadan dolayı dar şuurluluk hali vardır ki, bu dar şuurluluk hali, mutlaka bir şekilde açık şuurluluğa meyletmek, ona hamletmek zorunda olandır… Şimdi bu müteal kısmı bırakıp dünya hayatında biz yapıyoruz, perde arkası nedir..?

Şimdi bakın… Biz dünyaya niçin geldik..? Varlıkların dünyaya tezahür amacı, taa buradan gelmelerinden kaynaklanan ve kendilerinde var olan bilgiyi o enkarnasyonun amacına uygun olarak açığa çıkartma niyetidir… Dünyaya biz bunun için geliriz… Niçin geliyor muşuz..? Ruhsal alemden dolayı varlığımızda mevcut olan ve derinlerde örtülmüş olan bir bilgiyi o enkarnasyonumuzun asıl amacına uygun bir şekilde ki, buna ‘gerçek ihtiyaclarımız’ diyeceğiz, demek ki, varlıkların fizik alemde tezahür amacı, kendi özlerinde saklı olan eksiksiz bilginin, gerçek ihtiyaçları oranında açığa çıkartabilmeleridir… Bunu paylaşalım… Tebligat sözcüğüdür bu… Orjinaldir… Diyor ki;

“Dünya yaşamınızın amacı; özünüzde saklı olan eksiksiz bilginin, gerçek ihtiyaçlarınız……..” gerçek ihtiyaç nedir..? Herkesin farklıdır… Bizlerin hayat içerisinde en büyük karmaşası, gerçek ihtiyacımızla, gerçek olmayan fakat gerçek ihtiyaç zannettiklerimizin karıştırılmasından kaynaklanır… Fakat geliş sebebimizin tek bir nedeni vardır… Bu da, gerçek ihtiyaçlarımız oranında bilginin açığa çıkartılmasıdır; fakat bu bilginin açığa çıkartılmasında yani özümüzde saklı olan ve enkarnasyonumuzun amacı olan gerçek ihtiyaçlarımız oranında bilgiyi açığa çıkartmada kullanılan proses, buranın uyguladığı proses nedir biliyor musunuz..? Yaşam içerisinde hadiselerle, olaylarla bizi muhatap etmek… Biz yaşam içerisinde sürekli olaylar yaşarız… Buna eprövler diyoruz, yani deneyimler diyoruz… İmtihanlar da denebilir, sınavlar yaşıyoruz… Ve bizler, bu sınavlar vasıtasıyla özümüzde saklı olan bilginin o enkarnasyonumuzun maksadına uygun biçimde açığa çıkmasını temin etmek üzere buradayız… Bu çok önemli… Şimdi bizler eprövleri nasıl algılayacağız; bizler, şu varlık olalım, bu sizsiniz, herhangi birimiz, bizler hayat içerisinde çevremizde mevcut olan tüm diğer varlıkları ki, bunların hepsi birer enerji tezahürüdür ve dolayısıyla enerjidir, bizler, böyle irili ufaklı birçok varlık birlikteliği ile aynı enerjinin çeşitli titreşim seviyelerindeki tezahürleriyiz.. Bunlar, bu eğer bensem, benim hayat içerisindeki konumum nedir biliyor musunuz..? Böylesine farklı vibrasyondaki birçok yaradılış formundan tesir alırım…

Süptilden ve kabadan ve ikisinin ortasından, sonsuz açılardan tesir alan bir varlığım ben… Siz de öylesiniz, her birimiz böyleyiz… Hayat içerisinde biz bunu yaşıyoruz… Bize uygulanan, taa tepelerdeki varsayılan şu noktanın, yaradılış sonsuzluğunun üzerimizde uyguladığı proses bu… Yaşam içerisinde bunu yaşıyoruz biz… Ve aynı zamanda biz de bir enerji olduğumuz için, bu aldığımız tesirlere mutlaka feedbackler yolluyoruz… Yani etkileniyor ve etkiliyoruz… Etki ve tepki yasası ile biz hayatımızı idame ettiriyoruz… Ve bu arada, benim titreşim seviyem burada, varsayalım ki matematiksel olarak +, -, 0, diyelim, varsayalım, bu bir kabul, böyle bir rakam yok fakat eksi dediğim, benden daha kaba seviyeye eksi dersek, benden daha ruha yönelik yani enerjiye yönelik kısmıma artı dersem, ben artı ve eksi kabul ettiğim; ki bana göredir, o rölatiftir, sıfır olduğum için bu eksidir, buradan enerjiler, tesirler alarak, burada bir gelişim sağlamaya, bende mevcut olan bilgiyi açığa çıkartmaya çalışıyorum… İşte bizlerin hayat içerisindeki bu etki alma ve etki verme veyahut da etki alma, tepki verme hadisesine ‘epröv’ diyoruz… İşte hayatta bizi en çok zorlayan, bize en çok hayatı içinden çıkılmazmış gibi hissettiren olay, bu eprövlerdir… Ve bu eprövler, bizim enkarnasyonumuz içerisinde, özümüzde saklı olan bilgiyi ihtiyaçlarımız oranında açığa çıkartmamız için kullanılan bir mekanizmadır… Epröv mekanizması… Demek.ki, hayat içerisinde karşılaştığımız tüm olaylar, ne olursa olsun, bu, en kabadan, evimizin yanmasından, depremde yıkılmasından, en inceye, sokakta biriyle göz göze gelip gülümsememize kadar hepsi eprövdür… Hepsi bir tesir taşır… Hepsi bizi, geliştirici bir gerilime sevk eder… Ve yaradan mekanizma için, bizim gerilimi, ıstırap veya hoşluk, mutluluk veya mutsuzluk, sevinç veya hüzün olarak algılamamızın hiç önemi yoktur… Hepsi gerilim kapsamındadır ve hepsi bize deneyim imkanı sağlar ve özümüzde saklı olan bilgiyi açığa çıkartmada vesile olur… Şimdi, hayat içerisinde karşılaştığımız olayların, artık, gerilim oluşturup bizi geliştirmek üzere geldiğini bilirsek, onu nasıl algıladığımız bizim varlığımızın yorumu olarak karşımıza çıkar ki, bunun iyisi de kötüsü de bize göre, hepsi bizi geliştirmek içindir… Böyle bir anlayışla meseleye bakarsak, artık hadiselerle temasımızdaki fikrimizi yavaş yavaş değiştirmemiz lazım… En azından şöyle dememiz lazım, tamam, bu hadise bana ıstırap verirken, ben birdenbire bunu ıstırapsız veyahut da mutluluk verici hale çeviremem, tabiiki çeviremeyeceğiz, zaten duygu bedenimiz de bize sabitlenme bilgisine dahil olarak mekanizmal olarak verilmiştir ki, bu hadiseleri iyi, kötü, hoş, nahoş, mutluluk verici, mutsuzluk verici, sevindirici, üzücü diye algılayalım diye… Eğer duygu bedenimiz olmasa, bu tesir alışverişlerinin hiçbirine teşhis koyamayız, yani mutluluk mu veriyor, hüzün mü, sevinç mi veriyor, ıstırap mı..? Kaldırın duygularınızı, hiçbir olay sizin için ne hüzün vericidir, ne sevinç vericidir, ne hoşa gidendir, ne de nahoş olandır… Bakınız duygu bedeninin bizlere niçin verildiği burada meydana çıkıyor… Onun için, olayların bu maksadını bilirsek, onları yorumlaması bizim duygu bedenimizin, bizim varlığımızın eseri olarak karşımıza çıkar… Çünkü aynı hadise, aynı epröv yani bir varlık için hoşluk etkisi yaparken, hemen yanındaki enkarnasyondaş kardeşi için aynı epröv nahoşluk vasfında olabiliyor… İşte dolayısıyla böylesine bir mekanizmaya bizim yorumumuz katılarak o hoşluk, nahoşluk, ıstırap, şu bu şeklinde… Bakınız, ne demiş Buda..? Eğer hatırlayabilirsem, “Kötü olan yaşamın kendisi değildir, diyor, “ancak onun veremeyeceği kadar ondan istemenin getirdiği ıstıraptır…” diyor Buda… Eğer siz yaşamdan, onun veremeyeceği kadar, daha doğrusu vermemesi gereken kadar, çünkü ihtiyaçlarımız seviyesindeyse eğer bizim yaşamımızın maksadı, ihtiyaç dışında istenilen hiçbir şeyi yaşam bize vermez… Çünkü perde arkası buna müsaade etmez… Yaşam, bize isteklerimizin sınırlarını gösterir… Ve perde arkası öylesine muhteşem bir ilgi, alakayla bunu yönetir.ki, kimin istekleri, hayat planı dediğimiz o enkarnasyon maksadına aykırı düşmeye başlar, o istekler derhal engellenir, durdurulur ve o varlığa ulaştırılmaz… Onun için, hayattan biz, onun vermesi mümkün olanları istediğimiz sürece, elde edebiliriz… Hayatın bize vermesi muhtemel olan, hayatın bize vermesi gereken talepler nelerdir..? o zaman, gerçek varlığımın ihtiyacı olan talepler, o çerçevede olan talepler, hayat tarafından karşılanmaya taahhüt edilmiştir… Yani perde arkası bunu taahhüt eder… Zaten yaşam içerisinde biz, bu gerçek ihtiyaçlarımızı tespit ve onları temin etmek üzere varız… Bakınız, hayat nedir biliyor musunuz..?

“Hayat, ihtiyaçların tespitinden ve tespiti yapılanların yürürlüğe konmasından ibaret durumdur…” diyor…

Hayatın karmaşasını böyle tarif ediyor… Bizler, böyle bir tesir ağı içerisinde, tesir alışverişleri ile deneyimler yaşarken bize karmaşa gibi gelen bu hayat, aslında şu; unutmayınız ki, karmaşa gibi görünen bu durum, yani eprövlerle haşır neşir bir şekilde allak bullak olmuş halimiz, işte dünya beşerinin hali, allak bullak… Yeryüzünün en üstün kabul edilen duayenleri bile öyle eprövlerle karşılaşıyor ki, allak bullak, ne yapacaklarını şaşırıyorlar… İçinden çıkılmaz seviyede baskın olan bu epröv mekanizması karmaşa gibi görünüyor… Bu durum, asıl itibariyle, sadece ihtiyaç tespitinden ve tespiti yapılanların yürürlüğe konmasından ibarettir… Bütün hadiselerin karmaşasının bize sunduğu şudur; ihtiyacımı tespit edeceğim, hangi ihtiyacımı ama; bu dünya yasalarının, dünya koşullarının, dünya illüzyon aleminin bana ihtiyaçmış gibi gösterdikleri değil, evet hepimiz iyi giyinmek, iyi yemek, iyi içmek, iyi eğlenmek, hoşça vakit geçirmek hakkını kendimizde görürüz; ama hiç de perdenin arkasında verdiğimiz taahhüt bununla aynı değildir… Biz dünyaya, perdenin arkasındayken, ben dünyaya hoşluk değil, hoşnutsuzluklar yaşamak için gidiyorum diyenleriz… Perdenin arkasındayken biz, ruhsal ailemize, ben dünyaya acılar çekmek için gidiyorum diyenlerdeniz… Perdenin arkasındayken biz, ben dünyaya büyük bir sağlık sorunuyla bir ömür boyu mücadele etmek için gidiyorum diyenlerdeniz… Perdenin arkasındayken biz, ruhsal halimize, ben dünyaya belden aşağımı sakat olarak geçireceğim, bunun deneyimini yapacağım, bunu kabul ediyorum diyenlerdeniz… Ama burada duygu, burada kontrolsüz duygu yani duygusallık mekanizmaları devreye girince, buraya gelince, ben nasıl isterim kardeşim, kim ister bütün bunları..? deyiveririz… İsteriz, şu anda senin içinde bulunduğun donanımlar bunu reddediyor, böyle bir şeyi rasyonel, akli bulmuyor ama ruhsal alemde bunu seve seve kabul eden ve o bütüne bunun deneyim sonuçlarını göndererek hizmet etme ahdinde bulunan kahramanlarız bizler, ruhsal kahramanlarız, ‘eşref-i mahluk’ luk buradan kaynaklanır… Ama tabiiki, dünyaya gelip de, acı denilen, o duygu donanımlarımızın hassasiyetinin getirdiği o haletler içine girince, bin pişman oluyoruz… Nereden istedim kardeşim, bak karşımdaki komşu iki ayakla zıplayarak gidiyor, benim iki bacağım neden olmasın..? Benim ne eksiğim var..? Bu nasıl adalettir..? Bu, adalettir… Bu nasıl adalettir demek, şu benim beden bütünlüğümde ayağımın kulağıma göre isyan etmesi gibi bir şey, ben, taşta toprakta bütün ağırlığı çeken olarak bu nasıl adalettir, demek gibi bir şey… Bu ayak da var, burada bu ayağın serçe parmağı da var, baş parmağı da var, topuğu da var ama beynim de var saçım da var, şimdi hangisi diğerine göre daha iyi veya daha kötü durumda..? Hepsi bir bütüne hizmet ediyor… En avantajlı diyelim ki beyin, ayağa göre, var mı öyle avantajlı bir kısım..? yok… Bizce beyin, ayağa göre çok avantajlı görünse de, ayak ona isyan etme hakkına sahip değil… Halbuki, ayak olmasa, beyin kendini idame ettiremez, ayağın o serçe parmağı olmasa, ben şu anda dengemi kaybederim… Bakın böyle yapıyorum parmaklarım tak dur diyor… Böyle yapıyorum yine kasılıyor… Beynim de dahil olmak üzere, bütünlüğümü dengede tutan o küçücük serçe parmak… Parmağı olmayanın ne güç durumda olduğunu düşünebiliyor musunuz..? Onun için aynı bu bedenimizde kimsenin kimseye isyan etmeden yani bağırsağın akciğere karşı kendini çok hak etmediği bir durumda olduğunu söylemesi gibi bir komiklik olmayacağı gibi, ruhsal alemin bütününde de, ben belden aşağımın yok olduğu bir deneyimle bu yaşamımı sürdüreceğim demek o kadar doğaldır… Çünkü, onun yaptığı deneyim, diğer deneyim yapanların tümüyle ruhsal aleme hizmetten başka bir şey değildir… Ama dedik ya, bu vazife anlayışı örtüne örtüne tamamen kapatılıyor ve biz burada, yahu ben nasıl böyle bir taahhütte bulunurum..? Ben bu sıkıntıya katlanacak enayi miydim..? Neye el atsam kuruyor, öteki tarafta adam, benden çok daha geri realitede görünen adam, neye el atsa altın oluyor… Adam elini sallıyor, paralar bankaya yatıyor, siz hayatınızı harcıyorsunuz beş kuruş kazanayım diye, onu da, geliyor bir üçkağıtçı elinizden alıyor… Bu nasıl adalettir yahu, Tanrı’ nın adaletinden söz mü edilir..? Ha edilmez diyenler için, Tanrı’ nın umuru da değil, onu da söyleyeyim… Yani Tanrı’ ya Tanrı’ nın adaleti yoktur demenin Tanrı’ ya hiç, bu Tanrı dediğim, bu enerji, sonsuz olan, bu yaradana hiçbir etkisi yoktur o da ayrı bir konudur… Şimdi bizler, yaşamımız veya bu handikap içerisinde, eprövler dizisi sayesinde, bu tesir alışverişinde geriliyoruz, gerildikçe duygu bedenimizde haletler yaşıyoruz, halet nedir bilmeyen var mı..? Halet; ruh halleri, ruh halleri yaşıyoruz; sevinç, üzüntü, kin, nefret, öfke, yani bu nasıl haletler, adam öldürme haletinden, bütün cihanı sevgi ile kucaklayacak bir hissiyata kadar bir skalatik yapı… Hepsi bizim hizmetimizde, bunların içerisinden hangisini seçmek isterseniz onu seçin… İşte bizler bu tesirlerle bunu yaşıyoruz… Beşeri ilişkiler bu manada çok önem arz eder… Beşeri ilişkiden ve dünyasal diğer öğelerin ilişkisinden sakınmak kadar gelişime sekte vurdurucu hiçbir şey olamaz… Eğer siz bir yaradan enerjiden bu sonsuz, maharetli, üstün enerjiden bahsedildiğinde kabul görüyorsanız o enerjiye karşı da kendinizi sorumlu hissediyorsanız sizden istediği onun ilişkidir ilişki… Yani kendinizin dışındaki tüm enerjitik yaratılış formuyla bağ kurup onlarla tesir alışverişi yapmak kadar yaratana hizmet yoktur… Yani şu kaotik tesir ağı içerisinde bulunmak , bundan soyutlanmamak… El sıkışmak, göz göze bakmak, selamlaşmak, seviyorum demek, seviliyorum demek, tesir alışverişlerine daha da arttırmak, arttırmak, arttırmak… İnsanla insanı böyle yapmak, insanla hayvanı yapmak, insanla bitkiyi yapmak, insanla taşı toprağı yapmak, her türlü ilişki gelişim, bireysel gelişim, bu bireysel gelişim de külli yani ruhsal gelişime hizmet eder… Bizler bu tesir ağı içerisinde her ürettiğimiz tesiri sebep olarak düşünürsek, yani bizden giden bizim dışımızdaki süjelere giden her tesiri sebep olarak düşünürsek o tesirin getirdiği her feedback tesiri sonuç olarak algılarız… Yani şöyle, burada ben, sen, o , herhangi birimiz bu isek, buradan herhangi bir varlık odağına giden bir tesir yolladıysak bunun adı sebeptir, her yollanılan tesir bir sebebi meydana getirir… Ve mutlaka o tesirin yolladığımız hedeften sonra bize dönecek bir tepkisi vardır, bu etki oluşturur, bu da sonuçtur… Bizler hayat içerisinde sebep sonuç ilişkisiyle haşır neşir olan varlıklarız… Bu tesir yumağı bize bunu yaşatır… Az önce yapmak gereken ilişkiden söz ettim ya bunu yaptığımız takdirde, şuurlu, bilinçli olarak, farkında olarak, birçok sebepler ve onun karşılığında birçok sonuçlarla muhatap olmaya başlarız… İşte bu sebep sonuç bereketliliği bizler üzerinde gerilim ve gerilim sonucu olarak da gelişim yaratır… Onun için bu bilgiler ışığında dünya yaşamının en önemli sırrı asla dünyadan kopmadan yani perde önünden kopmadan perde arkasının imkanlarına ulaşmaya çalışıp o imkanlarla perde önünde bir şeyler yapmak esastır… Dünya yaşamı budur…

Efendim ben artık spiritüel oldum, yani ne demek o, adam sanki daha önce bakkaldı şimdi meslek değiştirdi spiritüel oldu, peki; yani ben artık ruhla ilgileniyorum, yaratan mekanizmasıyla ilgileniyorum dünyayla artık ilişkim kalmadı; yazık… Ruhla ilgilenmemek kadar yazık… Perdenin önünü bırakıp perdenin arkasına yönelmek sadece perdenin önüyle ilgilenmek kadar yazık… Ve yanlıştır… Yaratana aykırıdır, yaratan yasalarına aykırıdır… Peki ne yapmak lazım..? Bir denge dediğimiz husus var, perde önüyle perde arkasını elimizden geldiği kadar dengede tutup perde arkasını, fizik ötesi, ruhsal olanın imkanlarıyla yine ruhsal olan fakat fizik olan içerisinde bizler mutlaka haşır neşir olmalıyız… Bu iki dengeyi kurduğumuz anda işte o zaman bizler gerçekten beşerlikten bunun şuuru sayesinde insan prototipine doğru gideceğiz… Şimdi bu sebep sonuç zincirinin şöyle bir ifadesi var; demek ki ihtiyaç çok önemli, ihtiyaçların tespiti, tespiti yapılan olunanların yürürlüğe konması, yaşamın maksadı bu… Bakınız ’ yaşamınız , sebep , hazırlık, gelişme ve sonuç ilişkileri ile daima iç içedir’ yoruldunuz mu? isterseniz bir soruyla , siz bir şey soruyordunuz…

MİSAFİR: Eprövlerin yaşanması konusunda bilgi açığa çıkıyor ya, gerçek ihtiyaçlarımız ortaya çıkıyor… Onlar hakkında bir örnek verir misiniz?

N.E.: Tabii, neden olmasın… Mesela bir epröv tasarlayalım, aklıma gelsin bir epröv, sokakta yürüyorsunuz, önünüze bir köpek çıkıyor ve bu köpek sizinle bir temas kuruyor, göz göze de gelebilirsiniz, gelip size sürtünebilir de, şimdi siz bu köpeğe sonsuz bir yelpaze içerisinde tepki verirsiniz… Bu bir tesirdir… Bu tepkiniz belki önce tekme atıp onu kovalamaktır, belki beş enkarnasyon bunu yapmışsınızdır, bakınız eprövü öyle kısa da almayın, beş enkarnasyon köpek tekmelediniz , şimdi bu son enkarnasyonunuzda yine bir köpek vesile kılındı size, bu cümlelerimi yalnız lütfen önemseyin, vesile kılındı, bu vesile kılınan köpek, insan da vesile kılınabilir bize, geldi size süründü ama bu kez garip bir his duydunuz o köpekte, cinsi mi etkiledi, rengi mi etkiledi veya diğerlerine göre daha mı gözünüze hoş göründü, onu teşhis etmek lazım, o arada bu sefer tekme atmayıp o köpeğe; ‘hoşt’ demek gibi bir gelişim gösterdiniz… Ne gelişimdir bu biliyor musunuz? Müthiş bir kozmik sevap işlediniz siz aslında… Ve o köpek sizin beş enkarnasyon tekmeleyen realitenizin bu enkarnasyonda tekmelemeyip hoşt diyen realiteye geçtiğinizin orada size teyidini yaşatır ve bir bilgi açığa çıkmıştır… Ve siz geliştiniz… Nasıl geliştiniz, köpek tekmeleyen realiteden köpeğe hoşt diyen realiteye geçtiniz… Böyle bir realite yok tabi… Bilmem anlatabiliyor muyum… Yani artık tekmelemenin olmaması gereken olduğunu anladınız…

Hayatımız, dünya yaşamı, olmaması gerekenlerin idrakinden kaynaklanan olması gerekeni bulma sürecidir… Bizler öyle bir okulun öyle bir tedris sistemindeyiz ki, buradaki en büyük güçlük, buradaki en büyük zorluk, ki dünya okulu çok zor bir okuldur, bunu yukarısı böyle ifadelendiriyor, en zor tekamül okulu diyor, ve burada biz olmaması gerenleri deneyimleyip, onları idrak edip, onlar sayesinde olması gerekeni bulma prosesine tabiyiz… Siz o beş enkarnasyon köpek tekmeleme olmaması gerekeni deneyimlediniz, artık varlığınız size dedi ki, dur dedi, bu olmaması gereken seni artık rahatsız ediyor, artık o köpeğe hoşt de, bir süre sonra bir de bakarsın a gel bakim seveyim dersin şöyle iki el atarsın, evinize götürme gereğini duymazsınız, aradan bir on enkarnasyon geçer belki o köpeği aman ne kadar güzel eve götüreyim dersiniz, bahçenizde besler, yedirir içirirsiniz, ondan sonra o köpek sayesinde bir süre sonra diğer köpekleri sevmeye başlarsınız… Ondan sonra bir de bakarsınız ya ben köpekleri artık ayırmadan seviyorum şimdi kedileri de sevmeye başladım diyebilirsiniz… Bir de bakarsınız bütün yaratılışı sevmeye başlarsınız… Şimdi bunlar nedir, bu ilişkiler sayesinde bizim özümüzde örtünmüş olan o her şeye rağmen sevme bilgisinin böyle bir tedriç yasası ile yavaş yavaş açığa çıkması demektir… Dikkat edin bir çok insan bitki beslemeden başlar sevmeyi öğrenmeye… Hala günümüzde de böyledir… Hayvan sevemez, insan sevemez ama bitkiyi rahat sever çünkü niye, bitkinin sevilmesinde kendi varlığına gelecek bir zararın olmadığı fikri vardır… Ego yüklü olmayan bitki sevildikçe görüntüsüyle ve güzelliğiyle, tesiriyle hoşluklar yaratan bir yaratılış formu olduğu için onu sevmek kolaydır… Niye beni seviyorsun, ne demek istiyorsun demez ve ya ha bu beni seviyor ben hemen suiistimal edeyim demez… Ve böyle deneceğini zanneden ve bu yüzden de sevemeyen insanlar bitkide bu rahatlığı görür bitkiyi severler, çok severler… Ama bu kötü bir durum değildir çünkü onu seve seve, seve seve yavaş yavaş hayvanı sevmeye başlar , çünkü hayvan da, kediye nankör derler ama yanlıştır, hayvan da yine sevgiye hep olumlu, hoşa giden cevaplar verir ve o da kolay sevilir… Sadıktır, riya yapmaz sevginizi suiistimal etmez, biraz şımarabilir o da hoşumuza gider güler geçeriz, veyahut da bazıları öyle sever ki ‘şımardı mı çakıyorum tokadı‘ diyor ’köpeğe’… O da öyle bir sevgi… Yani sevgileri sonsuz, skalatik düşünmek lazım… Onun için epröv dediğimiz bu ilişki, tesir alışverişleri bizim bu manada içimizde saklı olan bilgiyi hatırlamamızı ve kullanmamıza sebep olur… Daha kaba manada, bir viraja girdiniz arabayla, daha sert bir epröv, hava yağışlıydı, direksiyon hakimiyetini kaybettiniz ağaca vurdunuz, araba paramparça, siz hastanelik oldunuz… Bu da bir kaba eprövdür… Buradan hangi bilgiyi çıkarttık? Çok basit, bir dahaki sefere yağışlı havada o açıdaki bir viraja o süratle girmezsiniz… Fizik… Bir bilgi açığa çıktı mı , çıktı… Tövbe tövbe bir daha girersem… Şimdi buna şuurlanma denir… Şuurlanma nedir, bakın güzel bir noktaya geldik, hayat eğer şuurlanma süreci ise şuurlanma oluşturduğumuz sebeplerin muhtemel sonuçlarını önceden görme yeteneğine kavuşmaktır… Şuurlu insan oluşturduğu veya oluşturacağı sebebin hangi sonucu meydana getireceğini önceden gören tahmin eden , muhtemel çeşitliliği kavrayabilen insan şuurlu insandır… Mesela şuurlu araba kullanan insan deriz, niçin şuurlu araba kullanır çünkü o viraja girerken ha der ben bu yağışla havada, zemin de çakıllı, biliyorum ki o giriş sebepse ağaca vuruş sonuçtur, ben sebebin ne sonuç getireceğini biliyorum diyen adam şuurlu şofördür… Bilinçli, bilinç şuur demektir zaten… Bilmeden gelir… Şuurluluk demek öyle bir bilmektir ki, o bilmek artık varlığınıza tam enjekte olmuştur, tam varlığınızın malı olan bilgiye şuurluluk denir ve bilinç denir… Böyledir… Yani bilgiler hayat içerisinde böyle açığa çıkıyor, deneyimler sonucu… Aydınlandı mı, var mı başka bir şey? Tamam…

İşte bu sebep ve sonuç zinciri, diyor ki;

“Yaşamınız, sebep , hazırlık, gelişme ve sonuç ilişkileri ile daima iç içe vaziyettedir…”,

Giriftlik teşkil ediyor bu… Girift, anlaşılmaz, karmaşa , neyin sebep neyin sonuç olduğunu tam olarak hissedemeden kendini diğer bir hazırlığın içerisinde bulmaktasınız… Yani bu… Böyle bir ağın içerisinde ne sebep ne sonuç bilmiyoruz, karmaşık, gidiyoruz ama artık bu bilgiyle yavaş yavaş hayatımızda dur bakalım diyip ilişkilerimizde şuurlu sebeplerin muhtemel sonuçlarını önceden bilir hale geldiğimizde hayat yavaş yavaş karmaşadan kurtulur… Bizler çünkü yarattığımız sebepleri otomatik yaratan beşer varlıklarıyız… Nasıl otomatik yapıyoruz, bize gelen bir tesir bizdeki reaksiyonu daima otomatik oluyor, onun için biz beşeriz, insan değiliz… İnsan gelen tesiri otomatik cevaplamayıp, tamamen bütün bedenlerde tahkik edip aklın hükmünde cevap veren varlık tipidir… Daha dünyada bu varlık tipinde bir topluluk yok… ne yapıyoruz, gelen bir tesir otomatik bedenimizde rahatsızlık oluşturduysa tak diye reaksiyon, o rahatsızlığı bertaraf etme adına kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkıyor… Birisi size vuruyor, siz de ona vuruyorsunuz… Melekelerimizi yani akıl bedeniyle ilgili melekelerimizi kullanmıyoruz… Düşünmüyoruz, tahkik etmiyoruz… Onun için eskiler hep der ki yaşam içerisinde aldığınız bir tesir hoşunuza gitmediği vakit yutkunun… Yedi kere yutkunun, yedi kere nefes alın, şöyle bir derin nefes alın en azından ki o otomatik bedeni frenleyin bir… O, o kadar ataktır ki, otomatik bedenimiz, inşallah o analitik yapıya girdiğimizde felsefe seminerlerinde bunları çok detaylı işleyeceğiz… Her bedeni açacağız resmen kadavra hani yapıyorlar ya tıpta, onlar gibi açacağız, akıl bedeni nedir, duygu bedeni nedir, hareket bedeni nedir, bunun alt bedenlerinin fonksiyonları nelerdir , içgüdü nedir, otomatizma beden nedir, hep bunlar bize hayat içerisinde istemediğimiz sebepleri daha doğrusu istemediğimiz sonuçlara bizi müstahak kalan sebepleri yaratmamıza sebep olurlar… Evet yani istemediğimiz sonuçları yaşamamıza sebep olan sebepleri yaratmamıza sebep olurlar… Evet, buyurun…

MİSAFİR: Bazen mesela yutkunuyorsunuz, cevap vermeyeyim diyorsunuz; ama yüz ifadenizden belli oluyor, onu nasıl saklayabileceksiniz..?

N.E.: Şimdi bakınız, yutkunma realitesi çok iyi bir realitedir… Neye göre; yutkunmadan hemen kaba bir tepki verene göre… Kontrolsüz, otomatik tepki verene göre yutkunan çok gelişik bir varlıktır… Ama o da günün birinde yüz ifadesini de o hale sokmayacak hale gelecek merak etmeyin… Bu gelişimleri, gelişim süreçlerini, gelişim zaman dilimlerini, çok sevgiyle kabul etmemiz lazım ve sürekli de tahkik etmemiz lazım… Ben düne göre bugün nasıl bir gelişim gösterdim… Dün hiç yutkunmadan cevap veriyordum hoşlanmadığım tesirlere bugün bak yutkunmaya başladım, hah çok güzel, kendinizi beğenin… Çünkü, kendinizi beğenin derken egonuzu kabartın manasında değil, ha ben Allah için bugün ne yaptım, yutkundum… Şimdi biri derki, aman Allah’ın da ne ihtiyacı vardı senin yutkunmana… Var, inanın var… O yutkunmanın maksadında eğer egonuzu kontrol varsa, o yutkunmanın maksadında eğer pozitif bir neşriyatı idame ettirme, negatife düşmeme varsa, o yutkunma Allah için yapılmış en büyük ibadettir… Onun için çok kıymetlidir bu hareketler, küçücüktür, görünmez ama niyete bakın siz, ben negatif üretmeme adına, kendimi frenleme adına, nefsimi kontrol etme adına zorlandım ve yutkundum, cevap vermedim; ama yüzümden biraz belli oldu, e o kadar olacak, yarın da onu halletmek kaydıyla, yetinmemek kaydıyla, a o kadar da olur, o kadar kadı kızında da olur diye bir laf vardır ya asla bu olmayacak… Bu sefer bunu yaptım yarın onu yapacağım, ha yarın beceremedim yüzüm yine oldu, olsun, ertesi gün bir daha… Böyle bir rahman ve rahimliğin şemsiyesi altında bizim samimi niyetlerimiz varsa sizi sorgulayacak size kusur yazacak yani günah yazacak ve size bunlardan dolayı ceza verecek hiçbir merci yoktur… Yaratana bunları atfetmenin birçok realitenin ihtiyacı olmasından kaynaklanan belki gerekliliği vardı ama bizler için yok… Biz günahın sevabın geçerli olmadığı bir varlık adayıyız… Yani ceza ve ödül bizim için geçerli olmamaya doğru gitmekte olmalı… Bizim için sadece müjdeler geçerli olmalı… Ödül ve ceza bizim artık varlığımızın korktuğu veyahut da hedefi olmamalı… Ödül ve cezayla gitmek çok gelişik bir varlığın işi değildir… Ama biz öyle bir hissiyatla gitmeliyiz ki, gerçekten ödülsüz ve cezasız olmasına rağmen hizmetin kime olduğunu , neyi kimin için yaptığımızı bilenlerden olmalıyız… Onun için İslam’ın sözü çok güzel, ‘bugün Allah için ne yaptın?’ Efendim sadaka verdim, ha Allah bekliyordu zaten kendi veremediği için seni araç kılmıştı, bunlar güzel şeyler ama artık bunu aşmalı… Öne kendimizi bilmeliyiz ki sadakanın nasıl verileceğini de o zaman becerebilelim… Kendini bilen insan ancak doğru sadaka verir ve ya vermez… Kendini bilen insan doğru ibadet yapar… Her nasıl yapmak istiyorsa, ve ya yapmaz, kendini bilen insan doğru yardımlaşma yapar, kendini bilen insan doğru sever, kendini bilen insan doğru ilişki kurar, ilişki mevzusu çok önemlidir… İnşallah önümüzdeki aylarda bir ilişkilerle ilgili kozmik vazifemiz adı altında ilişkiler konusunda bir konferansımız olacak… Bunlar çok önemli şeylerdir… Ne kadar yanlış ilişkiler içerisinde olduğumuzu o zaman anlayacağız… İlişki zannettiklerimizin hepsinin ilişki olmadığını ilişki zannettiklerimizin hepsinin bir değer taşımadığını göreceğiz gerçek ilişki bilgisini alınca… Ama gerçek ilişki bilgisini de hayatımıza bir geçirebilsek hayatımızın ne kadar değiştiğini göreceğiz, ne kadar cennete döndüğünü göreceğiz, eğer cennet kavramı sokulacaksa… Buyrun efendim…

MİSAFİR: Eğer bir ceza mekanizması, mercii yoksa, doğru ve yanlış kavramlarını nasıl anlayacağız…

N.E.: Şimdi, doğru ve yanlış kavramları eprövler sayesinde bize anlatılmak istenir…

MİSAFİR: Ama benim gördüğüm kadarıyla burada en üstteki, en üstte olmakla en altta olmak arasında pek fark yok çünkü bence ikisi birbiriyle iç içe gibi geliyor bana…

N.E.: Evet iç içe… En alttakiyle en üstteki birbiriyle etkileşim haline giriyor ve perdenin arkasına bir daha önceden belirlenmiş şuurlarla geliyorsak, birbirimizle iletişim kurmamızın pek bir anlamı yok gibi geliyor yani belirlenmiş bir şuur yok ortada, İnsanlar birbiriyle sebep sonuç ilişkisine girip ilişki kurmaya başladıkları zaman şuurlarını yükseltebiliyorlar… Yani açık şuurla geldik kapalı şuurla geldik gibi kesin bir kayıt yok gibi geldi…

Peki, siz o kayda inanırsınız inanmazsınız, yalnız şöyle bir şey var bizler ilişki kurduğumuz her varlıkla aynı neticeyi almadığımızı görüyoruz… Bu da varlıkların bizim değiştiremeyeceğimiz, bizim yeteneğimizin dışında özelliklerde olduğunu gösteriyor…

MİSAFİR: Peki ama böyle bir cezalandırma merci de yoksa benim yaptığım her hareket bana göre doğru gelir…

N.E.: Bakınız, öyle değil, müsaade eder misiniz, ben anladım sizin sorunuzu… Şimdi şöyle bir epröv mekanizması var ya yani sizin eğriyle doğruyu ayırmanız için size ait olan eğriyle doğruyu ayırmanız için dikkat edin bunun yeryüzü dünya yaşamı içerisinde salt eğri salt doğru diye bir şey ayırmamız mümkün değil… Rölatiftir… Size ait olan eğriyle doğruyu ayırmanız için epröv mekanizması; gerçek ihtiyacınız size ait doğrulardır onu da söyleyeyim, gerçek ihtiyaçtan söz ettik ya size ait doğrularınız sizin gerçek ihtiyacınızdır… Ve bunu temin etmeniz yani tespit edip de yürürlüğe koymanız için eprövler devreye giriyor… Eprövler, bu tesir alışverişleri ve ya hadiseler size, size ait olan eğriyi doğruyu anlatmak içindir… Yani ne yapar o , bir hadise size gelir yaptığınız bir sebebin sonucu olarak o gelir, ve size şeyi anlatır, bu yaptığınız sebep aslında bu sonucu yaratmaktadır, ve size o rahatsızlık şeklinde geliyorsa siz onu ceza olarak algılıyorsanız algılayın… Ama size bunu ceza olarak veren bir merci yoktur… Epröv size ne anlatıyorsa ve siz onu nasıl algılıyorsanız, bu size ceza gibi görünebilir ama bu maksatla gelmez… İşte o size eğriyi doğruyu gösterir…

MİSAFİR: Peki sizin söylediklerinizi sanırım herkes burada yapıyor, o şekilde değerlendiriyor hayatını… O zaman herkesin aynı seviyede olması gerekmez mi..?

N.E.: Bakınız ben sizin doğrunuzdan sizin eğrinizden bahsediyorum… Ben bir misal vereceğim siz kavrayacaksınız, bir saniye… Bu misali de çok veriyorum daha önce dinlemiş olanlar kusura bakmasın… Şimdi bakınız, varlıklar sonsuz çeşitlilikte gelirler, şuur, bilinç ve realite diyoruz biz buna, sonsuz çeşitlilikte… Hiçbir varlık diğeriyle aynı değildir… Mutlaka arada yaratılıştan kaynaklanan bir fark vardır… Şimdi bakınız siz şu realitede olan bir varlıksınız, bu realitede olan bir varlık daha var, siz burada kalp kırmama realitesinde, öyle yüksek bir realitedesiniz ki insanların sevgisinden başka bir konuyu ön plana çıkartmayan ve kalp kırmadan itina eden gelişmiş bir varlık sayalım… Ama kesmeyelim ki……

MİSAFİR: Ama benim anlamadığım kısım o değil ki… Ben başlangıcı anlamadım yani eğer ben kendi doğrularımı kendim belirliyorsam oraya nasıl olur da bir üstte bir altta iki varlık koyabilirsiniz çünkü herkes kendi doğrularını kendi belirliyor…

N.E.: Şimdi, sabır da bir erdemdir… Şimdi siz de onu gösterirseniz ben size şu sorunuzu tekrardan anlatacağım… Kendinize hakim olun… Daha önce bu konulara hiç geldiniz mi..? ilk defa geliyorsunuz…

Kalp kırmama realitesinde yeryüzünde bir varlık var, bunun adı az önce söyledim, açık şuurlu, şuurlulukla enkarne olmuş, sonra bu bilgileri diğer arkadaşlar bilirler, kabul edip etmemekte de serbestsiniz ve size tavsiye ediyorum katiyen de kabul etmeyin… Lütfen bu bilgileri kabul etmeyin bırakın salınıma… Salınıma bırakın, bunun bir enerji olduğunu ve yavaş yavaş varlığınızla irtibata geçip elbet bir neticeye sizi vardıracağını bilin… Buradaki hiçbir bilgi ille kabul edilecek şartıyla anlatılmaz… Ortaya konur bu sonsuz çeşitlilikteki realitelerden hangisinin işine yarıyorsa o, o oranda alır, kullanır, kullanmaz, reddeder…

Şimdi bakınız, açık şuur realitesiyle enkarne olmuş yani dünyaya perde önüne gelmiş bir varlık var, kalp kırmamak gibi bir deneyim sahasında, burada bir varlık var kapalı şuur realitesinde gelmiş, adam öldürüyor bu… Hem de nasıl öldürüyor, şuanda çok çoğunlukta olan dünya insanlığı nüfusu, hem de şeyde bu, aramızda, şu sokağı çıkın benim tanıdığım elli tane size söyleyeyim, tetikçi, tahsilatçı… Şu sokakta, elli tane sayarım… Ağabey emrin olur diyor, sağ topuğundan mı vurayım sol topuğundan mı… Fiyat aynı ama, yani bunu sadece benim zevkime bırakıyor… Bu şakası; ama adam öldürme realitesinde, bugün dünyanın duayeni olan ülkeler de bu realitede… Şimdi bakınız, bunu asla ama inkar edemezsiniz, bu zaten bizim teşhis koymamız gereken dünya beşerinin gözümüzün içine soktuğu özelliği… Hayır efendim bütün hepsi aynıdır bu insan

(3)