Menü

Merkez Bilgi Alanı Vakfı – 07

30 Ocak 2017 - Merkez Bilgi Alanı Vakfı

MERKEZ BİLGİ ALANI VAKFI – 1999
Tebligat Bilincini Kazanma Semineri Dizisi: 03 / EKİM / 2003
KONU: 01
TEBLİGAT BİLİNCİNE GENEL YAKLAŞIM
Konuşmacı: Nurettin ERSOY
İrticalen yapılan konuşmaların kaset deşifrasyonlarıdır.

N.E.: Tebligat bilincini kazanma adı altındaki bu seminerler, bütün kışı kapsayacak ve bizi, tekrardan biz yapacak olan yani hepimizi yeniden var edecek olan bir çalışma olacak… Çünkü “varlığımızı yeniden var etmek” kozmik gerekliliğimizdir… Dün akşamki konferansta zamanımızın yettiği kadarı ile anlatmaya çalıştığım nefs ve vicdan mekanizmaları, bizlerin vicdan sahasına doğru sevk olmamızın kaçınılmaz olduğunu anlatmıştır umarım… Yani sonsuz kozmik yolculuğumuz esnasındaki hedefimiz, tatbikat sahalarının yani tekamül ortamlarının (ki bunlardan biri de dünyamızdır) nefsani mekanizmalarımıza ulaşan tesirlerinden kendimizi kurtarmak değil, bir an önce onları kontrol altına almak, böylece kendimizi, özgürleştirip, vicdan kanalının tesirlerine teslim etmektir…… Bu bizim kozmik vazifemizdir… Nefsani sahanın hükmünden kendimizi kurtarıp, onu kendi hükmümüz altına alıp, vicdani sahanın hükmüne teslim olmak, esastır… Buna, Yaradan’a teslim olmak da denir… Çünkü vicdani saha tesirleri Rabb’in bizatihi kendisidir… Yani Yaradan’ın sesidir… Dolayısıyla vicdani tesirlere duyarlı olma becerisine erişmek, tekamülün esasıdır…

Tekamül etmek ne demektir..? Gelişmek ne demektir..? sorusuna bu pencereden baktığımızda; vicdani kanaldan bize kadar ulaşmış olan tesirlere teslim olmaktır ve o tesirlerin güdümü altındaki bir gidişata kendimizi bırakmaktır diyebiliriz… İşte buna Rabb’e teslimiyet denir… Buna, “varlığını yeniden var etmek” denir… Çünkü, nefsani sahanın şemasını aklınıza getirin, çizgi vardı… Fizik alemden bize gelen tesirler yani nefsani mekanizmalarımızı uyaran tesirler bunlar… Bu tesirlerden kurtulup vicdani tesirlerin hükmü altına girmek, varlığımızı yeniden var etmek demektir… Çünkü biz, sonsuz öncede yani orijinde, nefsani tesirlerle muhatap olan varlıklar değildik… Biz, sadece vicdani yani yüksek tesirlerin yani Rabbani tesirlerin mevcut olduğu bir orijinden gelmiş varlıklarız…

Böylesine mükemmel, şu an bizim için erişilmesi imkansız denecek kadar çok güç bir hedefin ta kendisi iken, niçin buna gerek vardı da, bizler geldik çamurun içerisine..? Üstelik o çamurdan etkilenelim, o çamurun hükmüne girelim diye de özel donanımlarla donatıldık.. Buna ne gerek vardı..? Buna gereklilik, o kozmik vazifemizin gerekliliği… Yani buralara kadar ineceğiz, dünya fizik aleminin kaba, yoğun maddi ortamına kendimizi uyumlayacağız ve o ortamda bir şeyler yapacağız ki, vicdani sahanın ihtiyaçlarını karşılayabilelim… Bir denizaltı ya da dalgıç misalini hep veririm… Düşününüz, bir dalgıç, dalacağı derinlikteki vazifesini yapabilmesi için, o derinlikteki koşulara uygun kıyafetlerini giyer ve üstelik bir takım donanımlarla, batması için özellikle ona giydirilenlerle birlikte batar… Aşağı indikten sonra, vazifesini yapıp tekrardan yukarıya çıkma gibi bir hedefi vardır… Ama aşağıda o şu soruyu sorarsa komik olur… “Ben madem ki çıkacaktım niye battım..? Madem ben, o ağırlıklara ihtiyaç olmayan ve benim için esas hayatiyetin mevcut olduğu suyun dışındaki ortama yükselecektim, niçin buralara kadar indim..?” İşte burada vazifenin hatırlatılması gereği vardır… Sen vazife adına battın, sen bir vazifeyi icra etmek için battın… Vazifeyi yapmak için batmak mı gerekirdi..? Evet, senin vazifeyi yapacağın ortama batman gerekirdi… Çünkü o ortama ait koşulların vazifesini yapacaktın… İşte Eşref-i Mahlûk olan bizler, Kuran ayetlerinde de ifade edildiği gibi, “Onu, aşağıların aşağısına gönderdik…” ifadesi bu manâdadır… (Et-Tin suresi beşinci ayet)… Burada, aşağıların aşağısına gönderenle gönderilenin bir olduğunu hissedebilmek, çok önemlidir… Bize bizden gayrı hükmeden ve de gönderen kimse yok… Gönderen biziz… Batmalıyız dedik maddenin kaba seviyelerine… Şu an anlaşılsın diye, batma diyorum… Ve dolayısıyla buralara biz geldik… Niçin..? İşte şu kaba, şu ağır atmosferik ortamda, maddenin kaba tesirleriyle bir şeyler yapmaya geldik… Vazifeyi icra etmek için geldik, buradayız…

Tebligat bilincine ulaşma seminerinin manâsı konusunda konuşalım… Tebligat nedir..? Tebligat, dünyasal kavram olarak tebliğ etmekten gelir… Bir merci diğer bir mercie bir talimat, bildirim, malumat yani bilgi yollar, genellikle dünyada bu, yukarı merciden bir alt mercie sunulma şeklindedir… Bu da, bir bilginin, bir uyarının, bir noktadan değer bir noktaya bildirilmesi manâsını taşır… Ne vardır bunda..? Bir bilgi vardır, uyarı vardır, tavsiye vardır… Nakledilir, icap ettiği ifade edilir… Tabii ki, merciler arasında bu bilginin, uyarının yapılması, vasıflarının da çeşitliliğini bize gösteriyor… Yani merciin hangi mercie bunu yaptığı, o tebligatın vasfını da ifade eder… İşte yukarıya doğru yapıldığında, bilgilerinize arz olunur, aşağıya doğru yapıldığında, rica denilir… Daha da aşağı seviyelerde ihtarlar şeklinde sertleşebilir, uyarılır, gereği yapılır, denir… Tebligat, alanla veren arsındaki ilişkinin kalitesine ve seviyesine bağlı olarak sertleşebilir, bireyselleşebilir, kalitesi düşürülebilir veya çok yüksek kalitede bütünselleşebilir…

Bizim bu seminerin adını koyduğumuz tebligat kavramı, aynı dünyasal tebligata benzeyen ama ruhsal manâ ifade eden tebligattır… Yani görünmeyen, duyularla algılanamayan, beşeri akılla kavranamayan alemden; görünen, duyularla algılanabilen ve beşeri akılla kavranabilen fizik alemdeki mensuplarına yönelik ifadeler, ruhsal tebligat adı altında, bizim seminerimizin konusudur… Demek ki, görünmeyen alemden, duyularla algılanamayan alemden, beşeri akılla kavranamayan alemden, bedensiz varlıkların bulunduğu ruhsal alemden, soyut alemden, Yaradan bünyesinden, bunların hepsi aynı ifadelerdir… Yaratılmış olanlara çeşitli amaçlarla yollanmış bu metinler, ruhsal tebligatlar adı altında arz edilir… Bu ruhsal tebligatlar genelde spiritüel ekollerde mevcuttur ve bağlantısı olan vazife alanlarında veya spiritüel ekollerde bu tebligatlar alınır… Tebligatların alınması, aslında yüksek bir vazife adına olabildiği gibi, beşeri bir merakı gidermek, heyecan yaratmak, beşeri bir takım sorulara cevap almak şeklinde bile olabilen çeşitli kalite ve seviyelerde olabilir…

Bizim seminerin konusu olan ruhsal tebligatlar, önceleri 8 – 10 yıl süre ile isimsiz olarak akmış olan bilgi çağlayanıdır… Daha sonra bir takım dünyasal şuurların ısrarlarına dayalı olarak, zorunluluk şeklinde bir isme bürünmüştür…

Bu vakfı kurmadan önceki dernek ve vakıfta, (ki bunlar, “Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği” ve ondan sonra kurmuş olduğumuz “Bilyay Vakfı” dır…) bu süreler içerisinde akan tebligat çağlayanı, uzun yıllar, o vakıf ve dernek bünyesindeki insanları beslemiş, yayınlara girmiş, kitaplarda neşrolmuş, konferanslarda paylaşılmıştır… İsimsiz bir merciin kaynağı olarak bizler de bu durumu, hep saygıyla karşılamışızdır… Fakat belirli bir merhaleden sonra, insanların, mutlaka eşkal arama, mutlaka soyutta da adres arama, isim arama gibi etikete yönelik isteklerinden dolayı, bu hangi kaynaktır, bu neyin nesidir..? Bir ismi olmalı, baskıları sonucu, yine bu mertebe;

“Tabii ki, beşer zihniyeti eşkal arayacaktır, adres arayacaktır, çünkü onun şuuru bu taleplere göre yaratılmıştır… Bu baskılar karşısında cevap veremiyor ve bunun sıkıntısını yaşıyorsunuz… Size bu şekilde bir soru sorulduğunda; “Biz MERKEZ YÜCE PLAN muhataplarıyız, deyiniz…” denmiştir…

MERKEZ YÜCE PLAN denmesi, tabii ki birçok insanın cevap almasından dolayı onları mutlu etmiştir… O tarihten itibaren de bizler, bu alanın muhatabı olan bu mertebeye, “MERKEZ YÜCE PLAN“ tebliğleri ismini vermiş bulunuyoruz… Yani demek ki; Merkez Bilgi Alanı Vakfı en alt seviyede bir vakıf, bir dünyasal icabat şeklinde bir vakıf halindeyken, aynı zamanda da bir Merkez Bilgi Alanıdır… Bir bilgi akarı olan inisiyasyon sahasıdır… İnsanı insana anlatan bir eğitim, gelişim, irfan sahasıdır… Bu bilginin çıktığı noktayı merak edenler için de, MERKEZ YÜCE PLAN tebliğleri adı altında da bir isme bürünmüştür… Dolayısıyla da bizler, muhatap olduğumuz merciin MERKEZ YÜCE PLAN olduğunu ifade edebiliyoruz…

Bu alan, MERKEZ BİLGİ ALANIDIR… Bunun özelliklerini de ileriki çalışmalarımızda hep göreceğiz… Bu MERKEZ BİLGİ ALANI dünyada kendine bir zemin bulabilmesi için, MERKEZ BİLGİ ALANI VAKFI diye kendine bir zemin oluşturmuştur… Meseleyi bu hiyerarşik yapı içerisinde incelememiz lazım…

En aşağıda, dünya icabı, hukuki, sosyal, toplumsal, örf – adet – gelenek de dahil olmak üzere bütün icapları yerine getirmek üzere bir vakıf kurduk… Bunun adı MERKEZ BİLGİ ALANI VAKFI… Bu vakıf, bu bilginin aktığı topluluğun kabullerinin ve zorunluluklarının gereği olarak kurulmuştur… Demek ki, bulunduğumuz tatbikat alanının bir gereğini de yerine getirme zorunluluğu ile vakfı kurduk… Bu vakıf, bir bilgi alanıdır ve Merkez vasfındadır… Demek ki; Merkez Bilgi Alanı Vakfı, Merkez Bilgi Alanı olma gibi, daha bir üst amaç ve özelliğe sahiptir… Bu alana akan bilgi nedir..? Bu alana akan bilgi, MERKEZ YÜCE PLAN dediğimiz ruhsal planın akarıdır, akmasıdır… MERKEZ YÜCE PLAN, bu çalışmalarımızda göreceğiz, ne vasıftadır, bu sonsuz Yaradan hiyerarşisinin hangi kesitidir..?

Dünya tatbikat okulu, Yüce Yaradan’ın hiyerarşik yapısı içerisinde imaje edildiğinden bu yana, önce fizik alemler oluşturuldu… Yani önce mekan meydana getirildi… MERKEZ YÜCE PLAN’ın akıttığı bilgilerin insanlara nakledilmesi amaçlı bu alanda, önce vakfı kurmak zorundaydık, gibi düşünün… Önce o amaca hizmet edecek olan araç tesis edilmeliydi… Buna benzer olarak da Dünya Rabbi ve onun üzerinde Alemlerin Rabbi, hiyerarşi içerisinde, önce dünyanın fizik alemini oluştururken, ondan da önce onun astralini oluşturmak zorunluluğu vardı… Yani yaradılış, soyutun somut, görünmeyenin görünen hale gelmesi için, mutlaka görünmeyenden icraat başlar, görünmeyenden teşkil ettirilir, görünenin teşkili… Bu ne demektir..?

Yaradılış imajinasyonla başlar… Yaradılışın ilk adımı imajinasyondur… Yani tahayyül… Bu imajinasyon anlayamayacağımız kadar ince bir seviyeden başlayıp, düşünce seviyesine kadar iner ve somutlaşıverir… Ve dünya tekamül okulunun sorumlu hiyerarşik seviyesi içerisinde Dünya Rabb’i ve onun üstünde Alemlerin Rabb’i, önce imajinasyon, sonra kabalaşan yaratıcı düşünce faaliyetleri ile fizik alemleri yaratı… Sonra, fizik alemler üzerinde hayat enerjisi ile zaman enerjisini ve mekan enerjisini buluşturarak, varlıkların oluşmasına neden oldu… Yani önce zemin yaratıldı, sonra zeminin içerisinde zaman, mekan, hayat enerjileri birleşerek hayatiyet meydana getirildi… Dünya okulu bu manâda tam bir teşekkülattır… Yani tam, kollektif bir faaliyetin eksiksiz bir şeklide teşekkülüdür… Bu fizik alemlerin yaratılmasından sonra, varlıkların yani tekamüle tabi beşer varlıklarının, buna ezoterik öğretilerde Adem ile sembolize edilen varlığın yerleştirilmesi, yine kombin bir şekilde meydana getirilmiştir… Hayvanları ile, bitkileri ile ve sonsuz çeşitlilikteki hayatiyet unsurları ile bir aradalık şeklinde meydana getirilmiştir… Ve bütün bu mevcudat, (yaratılmış olan bu okula ait daha henüz bir zerrenin yaratılışından söz ediyoruz) Dünya ve onun zaruri takımıdır… Bunların meydana getirilmesinde, en ince zerresine kadar beşerin hizmetinde olması amaçlanmıştır… Burada bütün bu mevcudatın sebebi, beşerin mevcudiyeti ve tekamülüdür… Yani beşer için yaratıldı… Bu çok önemli bir anlayış ve husustur… Eşref-i mahluk vasfının etiketlendiği bizler yani dünya tatbikat okulunun talebeleri olan bizler, bütün bu külli yaradılışın sebebiyiz… Bütün fizik alemler, bilimin eriştiği kadarı ile fikir sahibi olabildiği astronomik yapı, hepsi beşer ve beşerin unsurları olan bilmediğimiz o yaratılış formları için vardır…

Tabii ki, böylesine önemli bir vazife ile, böylesine önemli bir hazırlık sonucu yer yüzü tekamül okuluna gelen bizlerin, bu okulda yalnız bırakılması mümkün değildir… Ne yapılması lazımdı..? Sürekli Rahman ve Rahim olan bir mekanizma tarafından sürekli desteklenmesi, sürekli kontrol altında tutulması ve yardım alması gereği vardır…

“Bu zor yolculuğa çıkmayı siz istediniz ve siz çıktınız…”

diyor bir tebliğde… Ve böylesine müşkül, zor, yükseği ile gerisi ile böylesine girift tesirlere muhatap başka tekamül okulu yok demiştik… Böylesine zor bir tekamül okuluna aday olmanın karşılığı olarak siz de dediniz ki, biz tamam adayız, talibiz, fakat bunun karşılığı olarak da en yüksek yardımı, en yüksek korumayı talep ediyoruz… Onaylaşma ile bizler dünya tekamül okulunun öğrencileri olmayı kabul ettik… Ve de, hiçbir tekamül okulunda olmayan yardım, destek, dünya tekamül okulunda vardır… Dünya tekamül okulunu sadece ekvatorda 40.000 km. ebadı olan küçücük zerre olarak almayacağız… Bunu yavaş yavaş tebligat bilincini kazandıkça göreceğiz ki, dünya tekamül okulu dediğimizde, çok acayip bir sahayı kapsadığımızı da göreceğiz… Görünen ve görünmeyen olarak yani fizik ve fizik ötesi alemler olarak, çok külli, beşeri aklımızın alamayacağı kadar büyük bir sahayı kapsıyor Dünya Tekamül Okulu… Bunu da anladığımızda nasıl bir okulun, nasıl öğrencileri olduğumuzu da yavaş yavaş idrak etmeye başlayacağız… Demek ki, bu yardım, destek ve koruma talebimizin karşılığı olarak, dünya beşeri Adem sembolü ile ilk prototipi oluşturarak dünyaya geldiğinden bu yana sürekli desteklenmekte, korunmakta, esirgenmekte, bağışlanmaktadır… Rahman ve Rahim olma unsuru tepelerimizde asılı durmaktadır…

Tabii ki desteklenmenin ruhsal manada manası tektir, o da bilgilenmektir, bilgi enerjisi ile donanmaktır… Yani ruhi manâda desteklenme dendiğinde, akla mutlaka ruhsal desteğin karşılığı bilgi ile desteklenme gelmelidir… Çünkü ruhi müessiriyetin aslı bilgidir… Yaradan’ın aslı bilgidir, yaratılmışın her zerresinde, Yaradan’ın o külli bilgisinin bütünü vardır ve dolayısıyla ruhi desteğin adı bilgi ile desteklenmektir… Yani dün akşamki konferansımda anlattığım gibi, en yüksek seviyeli ve en kaba seviyeli tesir yumağının içinde olan bizler, o tesirler sayesinde hangi seviyenin tesirini alırsak alalım, bir bilgi alma durumundayız… Yani nefsani seviyeden en kaba tesir bile, bize bilgiyi ulaştırma amacı güder… En yüksek seviyeden gelen bir Rabbani bilgi de, yani vicdan kanalından alınan bilgi de, yine bir tesir yani bilgi içerir… Bilgiden başka muhatabiyetimiz aslında yoktur… Yeryüzünde, ister nefsani, ister vicdani tesirle deneyim yapalım, mutlaka o tesirin amacı, bize bir bilgiyi nakşetmektir, ulaştırmaktır ve bizi bilgi ile beslemektir… Demek ki, ruhi manâda beslenmek, bilgi ile muhatabiyet demektir…

Dünya beşeri yeryüzünde mevcudat halini aldığı andan itibaren, (bu mevcudat, fiziki manâda, yani görünür, ete-kemiğe bürünür manâdadır…) bu andan itibaren, daima bilgi akarları ile beslenmektedir… Buna bilgi duşları da diyebiliriz… Ruhsal alemden görünen aleme yapılan desteğin adı, bilgi ile beslemektir… Hiçbir anı yoktur ki dünya beşerinin, bilgi ile beslenmesin, yani bir bilgi akarı ile desteklenmesin… Dolayısıyla az önce bahsettiğim tebligat, yani bilgi akarlığı, beşeriyet üzerinden hiçbir zaman eksilmemiştir… Sürekli vardır ve var olmaya da devam edecektir… Biz, bu akarların ancak dinler vasıtasıyla gelenlerinden başkasını bilmiyoruz, duymuyoruz veya muhatap olmuyoruz, diyebilirsiniz…

Bu bilgi akarları, zaman zaman, bazı toplulukların ihtiyaçlarının aşırı derecede ön plana çıkmasından kaynaklanarak yoğunlaşabilir… Zaten var olan eksilmeyen bu bilgi yağmuru bazı beşeri toplulukların aşırı ihtiyaç kespetmesinden kaynaklanan sebeplere dayalı olarak yoğunlaşabilir ve kurallara, kavramlara ve kurumlara dönüşerek din adını alır… Dinlerin bu manâda, hiç bitmeyen o bilgi akarından farkı budur… Kurum, kural ve kavram şekline dönüşmüş bilgi akarına din denir… Fakat bunun bir özelliği de, bunlar mutlaka bir aracı vasıtası ile, bir adaptör varlık vasıtası ile realize olurlar… Buna da peygamber denir… Peygamberler, genelde ihtiyaç kespetmiş olan topluluğun kaba şuuru ile, o topluluğun talebini karşılayan çok yüksek şuur arasında, bir ara şuur vazifesinde olan beşer varlıklarıdır… Demek ki, bir bilgi akarı bilgiyi veren mercii ile bilginin ihtiyacını kespetmiş olan, alacak olan mercii arasında eğer çok yüksek bir irtifa var ise, araya mutlaka bilgiyi verecek olan mercii, bir adaptör varlık koyar…

Meselâ bu, Keban barajından çıkan yüksek voltajlı bir enerjinin, 20 vatlık ampule gelene kadar trafolar vasıtasıyla şiddetinin düşürülmesi gibi bir şeydir… Eğer 1000 voltluk bir enerjiyi ampule temas ettirirseniz, ampul paramparça olur, dağılır… Çünkü ampulün o enerjiyi bünyesinde barındıracak ve o enerji ile varlığını idame ettirecek kapasitesi yoktur, patlar… Bunu yapmamak için ruhsal idari mekanizma, araya, o bilgiyi transforme edecek, göğüsleyecek ve şiddetini tolore, ederek nakledebilecek bir varlığı koyuyor… Meditör, medyum varlıklardır onlar… Bilginin, kurum, kavram, kural haline gelmiş şekli olan dinlerde bunlara peygamber denir… Her peygamber medyumdur… Ama tabii ki bunu söylerken çok dikkat etmek zorunda hissediyorum kendimi, çünkü medyumluk toplumumuzda o kadar vasfını yitirmiş bir şekilde dejenere edilerek lanse edildi ki, böylesine ulvi, ilahi ve beşer üstü bir vasfı dahi telaffuz etmekte güçlük çekiyorum, ama şunu biliyorum ki, gerçek medyumun ne olduğunu bu topluluk anlayacak durumda… Asla bunu, medyatik ortamlarda, bireysel çıkarlar uğruna dejenere etmişlerle karıştırmayalım…

Medyumluk, asla peygamberlik demek değildir… Ancak her peygamber medyum olmak durumundadır… Yani peygamberlik vasfı için medyumluk özelliği gereklidir, ama yeterli değildir… Ulaşabildiği, uzanabildiği çok yüksek bir seviyeden aldığı bir emaneti, kendi varlığının eleklerinden geçirip ulaştıracağı ve ancak onların seviyesine indirebileceği şekle döküp emaneti oraya vermek özelliğindedir… Yani 100.000 voltu alıp, kendi bünyesinde 100 volta düşürüp, emaneten oraya vermek… Vazifedir, ancak böylesine bir varlık medyum sıfatında olabilir, bunun dışındakileri hiç saymıyoruz…

Demek ki, gerek bir peygamber aracılığı ile, gerekse medyum vasfında adaptör varlıklar ya da ara şuur varlıklar aracılığı ile beşer, daima bilgi ile beslenmiştir… Ademden bu yana, beslenmediği hiçbir anı yoktur beşerin… Yeter ki varlık, o besi şelalesini fark edebilsin ve oraya hamledebilsin, uzanabilsin yani kendini o akarın muhatabı vasfına getirebilsin… Dünya beşerinin binlerce yıldır beslendiği bu bilgiler, zaman zaman yine beşerin vasfını kaybetmesinden dolayı kendini geri çekmiştir… Bu geri çekmeyi şu manâda anlıyoruz… Beşer ile bağını, beşerin vasıfsızlığından dolayı koparmış, daha doğrusu beşer onu duyamaz, hissedemez, fark edemez hale kendini getirmiş, yoksa o, daima var… İslam’ın besmelesi gibi, “Rahman ve Rahim olan”, tepemizde daima asılı duran, daima var olan bilgi, tesir, siz ona duyarsız hale geldiğinizde yani kendinizi Rabbani kanaldan nefsani kanala yani dünyaya konsantre ettiğinizde, o yokmuş gibi, sizin tarafınızdan algılanamayan bir değer, ama daima var… Bu değer, dünya insanını çeşitli aracılarla veya aracısız, (birçok ferde bire bir) daima beşeri beslerken, dinler ışığında da çeşitli odaklarda yoğunlaşmış ve çok değerli bilgiler akmıştır… Hatta öyle değerli bilgiler akmıştır ki, dinler dışındaki zaman kesitlerinde de dinleri aydınlatacak ve onların özündeki esas ışığı gösterecek açıklayıcı bilgiler daima beşere gelmiştir… Bunlar öyle bilgilerdir ki, dinlerin bugünkü ışığını oldukça kısık hale getiren beşerin, o dini bilginin özündeki ışığı tekrar yakalaması için ona, fener vazifesi gören bilgilerdir… Bunlar zaman zaman aşağıdan, o bilgiyi çekecek vasfa gelmiş bireyler veya topluluklar tarafından alınmıştır… Demek ki, o enerji daima var, bilgi akarı daima var, yeter ki aşağıda o bilgiyi aşağıya çekecek topluluk, birey veya bireyler oluşabilsin… Bütün mesele buradadır… Eğer bu oluştuğu anda, yani bir birey veya bireyler topluluğu şuur sahasını, eğer böylesine bir akarın vibrasyonel seviyesine rezone ettiği anda, o bilgi akar… Dolayısıyla bilginin akışı bizim dışımızdaki bir üst şuurun, bir Yaradan şuurun keyfi tasarrufunda değildir… O daima akmaya hazır, beklerken, aşağıdaki bir şuurun onu talep eder, onunla rezone olur, onunla bütünleşebilir bir seviyeye kendini getirmesini gözlemektedir… Onun için spiritüel ekolde “bilgi verilmez, alınır” denir… Acaba niye muhatap olamıyorum, ben bilgi alamıyorum, sezgilerimi kullanamıyorum, bana yol göster gibi dualar, aslında şöyle olmalı;

“Ey Alemlerin İçerisinden, Alemlerin Üzerine, Rahmetlerle Yağan Rabb’im..! Zaten var olan ve senin, daima tepemizde bizler için asılı tuttuğun rahmetini (Bilgini / İdrakini / Şuurunu) hissedebilir, algılayabilir hale gelmeme yardım et…”

Çünkü onun alınması veya alınamaması, tamamen bizim elimizde olan, bizim kendi üzerimizde oluşturacağımız vasıf sayesinde olacak olandır…

Dünya beşeri, bu bilgi rahmeti ile binlerce yıldır muhatap olmasına rağmen, o kadar sınırlı sayıda, seviyede bilgi odakları oluşturabilmiştir ki, binlerce yıldır kendini bilme ve kendini yeniden var etme imkânını bir türlü yakalayamamıştır… Dünya beşeri ademden bu yana, bir siklus süresi içinde alması gereken bilginin ancak 1/3’ünü alabilmiştir… Şu an, içinde yaşadığımız ve idrak etmeye çalıştığımız devre sonu yani siklusun bitim, nihayet bulduğu devre sonu süresi içinde ise, 2/3’ünü almak zorundadır dünya insanı… Böyle bir zorluğu hissedebiliyor musunuz..? Yani binlerce yıldır 1/3’ünü ancak alabilmiş olan dünya insanı, diyelim ki bir 10 yıl süre içerisinde 2/3 ünü almak zorundadır bilginin… İşte bütün karmaşa, bütün sıkıntı, kıyamet bu… Nasıl olacak..? Binlerce yıldır 1/3’ünü alabilmiş olan beşeriyet, on yıl içerisinde 2/3’ünü nasıl alabilir..? Uyanışın, Kıyam etmenin, Takva sahibi olabilmenin, ne kadar güç, ne kadar zorlayıcı, ne kadar meşakkatli ve de ne kadar da cüzi netice alınacak bir durum olduğunu hissetmenizi istiyorum… Ve dolayısıyla bizler, bu inisiyasyon sahasının mensupları olarak ve bu inisiyasyon sahasının manâ ve maksadını hisseden sizlerle birlikte bizler, böylesine zor bir eşiğin mümkün olduğu kadar kolay geçilmesine hizmet etmek için buradayız…

Bütün sermayemiz, Yaradan’ın asıl vasfı olan bilgi… Sizlerle paylaşabileceğimiz bilgiden başka hiçbir şeyimiz yok… Şükürler olsun ki, Yüce Yaradan’ın nasip ettiği ve bu inisiyasyon hizmeti içerisinde bizlere nasip ettiği fizik imkanların dışında sizlerle paylaşacağımız sadece bilgi… Zaten bütün bu fizik imkanlarda bu sermayenin paylaşılmasına hizmeten mevcut… Ama şu bir gerçek ki, bu, tekamül vesilesi olan bilgi alanı, inisiyasyon alanı çok ciddi bir bilgi akarı sahibidir… Çünkü, şu anda beşeriyetin bu önemli dönemi aşma süreci içerisinde ve bu vesile ile o kadar çok inisiyasyon sahaları oluştu ki, o kadar çok öğreti alanları oldu ki, hepsi çok değerli hizmetler yapıyorlar…

Akarı olan bilgi alanı ile akarı olmayan bilgi alanının tefriki, bu dönemde çok önemlidir… Akarı olmak demek, çok kıymetli bilgilerin, kendini sürekli yenilenerek, o inisiyasyon sahasındaki varlıkları da sürekli besleyen bir çeşme şeklinde akması demektir… Yani her an bilgiyle muhatap olan alan demektir…

Bir de, akarı olmayan bilgi alanları vardır ki, bunlar, mevcut olan bilgileri, daha önce akmış olan bilgileri alır, derleyip toparlayarak, insanlarla paylaşır ve mükemmelen de vazifesini yapan alanlardır bunlar… Akarı olandan ayrı koymak ifadesi, bunları aşağı görmek, hakir görmek, lüzumsuz görmek manası taşımıyor… Bunlar da, kendi çaplarında, akmış olanları toplayıp insanlara gayet güzel bir şekilde sunan vazife alanlarıdır… Tabii ki, o alanların hizmet ettiği topluluklar olduğu gibi, akarı olanların rahmetini farklı hissedecek olanlar olmalıdır, vardır… İşte onun için bu geçişin karmaşasını yaşayan bir beşeri topluluğun arayışları içerisinde, bu alanlar arasında tefriki yapmak da çok önemlidir…

O alanlardan yararlanmak amacı güden varlıkların, derhal bunu teşhis etmesi, orada tekrarlanan bilgilerin dışına taşabilmeleri, yepyeni bilgi akarlarına yönelmeleri gereği vardır…

20. yüzyılın ikinci yarısında, birinci yarısının sonları ile başlayan spiritüel yoğunlaşma, Türk toplumuna da nasip olmuştur… 1930’lu yıllardan itibaren, yavaş yavaş Türk toplumu içerisinde spiritüel anlatımları ile kendini ifade etmeye başlayan Dr. Bedri Ruhselman, 1950 yılında kurduğu Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar derneği ile Türkiye’de yaşayan topluluğa ilk spiritüel, ruhsal bilgileri vermeye başlamıştır… Bu öylesine, Türk toplumu için önemli bir zaman dilimidir ki, bu zaman dilimi sonucunda, Türk toplumu, daha önce spontane olarak aldığı bu spiritüel bilgileri, Yunus’lardan, Mevlanâ’lardan aldığı bilgileri, artık kategorize edebilme analiz ve sentez yapabilme fırsatını bu yıllarda bulmuştur… Yani 1950 yılı ve ondan sonrası… Dr. Bedri Ruhselman ile başlayan bu faaliyet, Türk Toplumuna ruhun var olup olmadığı fikrini yeni yeni aşılamaya başlamıştır… Bir ruh fikri ile yola çıkmıştır Dr. Bedri Ruhselman… Onun için gerçekten yaptığı vazifenin ne kadar zor ve müşkül olduğunu biraz düşününce anlayabiliyoruz… Asıl varlığımızın görünmeyen bir enerji olduğunu, buna ruh dendiğini, o ruhun birtakım melekeleri ortaya çıkmadığı sürece de bizim için hiçbir şey ifade etmeyeceğini çeşitli toplantılarda, çeşitli misallerle, zar zor anlatmaya çalışmış ve böylesine bir misyonu Türkiye’de başlatmıştır… Bedri Ruhselman 1950 Yılında Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneğini kazandırdıktan sonra 50’li yılların sonuna doğru artık vazifesinin son demlerini meydana getirirken, bir bilgi akarı ile ciddi bir bilgi külliyatı da yer yüzüne indirmiştir… Bu arada çeşitli ruhsal irtibatlarla Türk toplumuna oldukça ciddi bilgi birikimleri bırakmıştır… Bu bilgi birikimleri Türk toplumunun ruhsal alem ile olan irtibatlarının ilk adımlarıydı… Metodik bir bilgi muhatabiyeti sağlanmıştır… Ve bu metodik bilgi muhatabiyetinin sağlandığı bu saha, 1960’lı yıllardan sonra çeşitli seviyeler ala ala, zaman zaman yükselip zaman zaman alçalarak bu günlere kadar gelmiştir…

Konuşmamın başında belirttiğim, bizim Merkez Bilgi Alanı oluşumuz ve bir Merkez Yüce Planın bilgi akarının muhatabı oluşumuz, aslında o günlerden bugünlere taşınmış olan bu alanın, bugün aldığı seviyeden başka bir şey değildir… Yani bizler, Türkiye’de Dr. Bedri Ruhselman’ın kurduğu bir bilgi alanının, bugün aldığı bir irtifanın mensuplarıyız… Tabii ki, bir bilgi alanının, irtifa kaybetmesi veya kazanması meselesi tamamen o alan içindeki varlıkların cehtine bağlı bir husustur, kapasitesine ve anlayışına bağlı bir husustur… Ve dolayısıyla da bugün Merkez Bilgi Alanı vasfına ulaşmış olan bu bilgi alanı, Dr. Bedri Ruhselman’ın ilk temelini attığı o yıllardan bugüne kadar taşınmış olan aynı alandır, sadece farkı, bugün aldığı seviyeden başka bir şey değildir… Biz yepyeni bir unsur olarak beşeriyetin karşısına çıkmıyoruz, biz onlardan kopup apayrı bir alan olarak mevcut değiliz… Biz, o alanın bir devamı olarak bugün burada yer alıyoruz, sadece fark, bir seviye farkından başka bir şey değildir…

Türk ulusu, İslam dinini kabul ettiği o yıllardan bu yana, ruhsal bilgilerle, semavi bilgilerle yoğun muhatap olmuş ve özellikle üzerinde çalışma yapılmış ve yapılmakta olan bir topluluktur… Çünkü Türk toplumu, gerçekten, semavi manâda çok ciddi vazife yüklü bir topluluktur… Bu ilahi liyakati, büyük bir özenle bu günlere kadar taşımıştır…

Bu toplumun İslamiyet’i kabul ettiği o yıllardan bugüne kadar geçirdiği merhaleler, devre sonu olan şu günlerdeki misyonuna hazırlık faaliyeti şeklinde vuku bulmuştur… Türk toplumu, semavi bilgilerin, gerek kurum, kavram, kural haline gelmiş dini ile, gerekse münferit bilgi akışları ile beslenmiştir…

Mevlâna’lar, Yunus’lar, Şems’ler gibi nice bilgi aracıları, ara şuur varlıkları ile, Türk toplumu bugünlere yetiştirilmeye çalışılmıştır… Türk toplumunun ve dolayısıyla onun unsurları olan bizlerin, bugüne kadar gelişimizde, belki onlarca, belki yüzlerce enkarnasyon bu toplum içerisine gidiş gelişlerimizle edindiğimiz şu anki şuurlarımız, hem bu saydığım nice Mevlâna’ların, nice Yunus’ların bizleri getirdiği durumdur… Ve dolayısıyla, bu topluma veya dünya beşeriyetinin tümüne, bu konuda aracı olmuş, ara şuur vazifesi yapmış olan ismini bildiğimiz veya bilmediğimiz tüm varlıklara, şu an şükretmek, teşekkür etmek zorunluluğumuz vardır…

Öylesine yüce hizmetlerle bu topluluk içerisinde yer almış varlıklar vardır ki; şu an, bedenli veya bedensiz yani bu dünyada bedenini bırakıp, vazifesini icra ederek öte alemde bu vazifenin sahipliliğini devam ettiren tüm varlıkların, şu seminerlerimizde yer almak üzere, bütün çalışmalar boyunca aramızda olmasını talep ediyorum, diliyorum ve istiyorum ve bu çalışmanın rahmetine katılımlarını talep ediyorum, diliyorum ve onlara, bugüne kadar bizim şu anki durumumuzu oluşturduklarından dolayı da şükranlarımızı, teşekkürlerimizi de sunuyorum…

Türk ulusu, gerek psişik (manevi) olarak, gerekse fizik olarak, bugünleri oluşturabilmesi için, sayısız vazifelilerle muhatap kılınmıştır… Bu vazifeliler, Türk toplumunun fiziki gücünün arttırılmasında veya psişik gücünün arttırılmasında çok önemli vazifeler icra etmişlerdir… Psişik gücünün açığa çıkartılmasında Mevlâna’lardan, Yunus’lardan söz ederken, fizik gücünün tekrardan kazanılmasında Ulu Önder Mustafa Kemal’den söz etmemek mümkün değildir…

Dr. Bedri Ruhselman 1900’lü yılların ilk başlarından bu yana kendini, Türk toplumunun psişik gücünün açığa çıkartılmasında çok önemli bir göreve hazırlarken, Mustafa Kemal Atatürk de o yıllarda Türk Toplumunun kaybetmiş olduğu fiziki gücünü yeniden kazanması için çalışmaktaydı… Bu iki yüce varlığın, yaşam içerisinde yollarının kesiştiğini görürüz…

Beşeri şuuru ile, psişik görevini atlayıp, işgal edilmiş, fizik güçlükler içerisine düşmüş Türk Toplumuna fiziki hizmete kalkışan Bedri Ruhselman, ailesinden habersiz askere yazılmış… “Bu ulusun güç günlerinde benim oturup felsefe ile uğraşmam doğru değil, benim askere gitmem lazım” demiş ve yazılmış… Bunu duyan ailesi Tıp eğitimini görmekte olan ve müzik konusunda da oldukça becerikli, felsefede oldukça ileri seviyeli olan Bedri Ruhselman’ı caydırmak istemiş… Bunun için Cağaloğlu’nda bir kahvede askeriyeden bu talebini geri çekmesi için bir aile büyüğü ile oturup konuşurken, yan masada oturan bir yüzbaşı dönüyor ve “kusura bakmayın, konuşmalarınızı istemeden izledim, sizin bu probleminize yardımcı olabilir miyim..?” diyor… vE Bedri Ruhselman’a dönüyor “Gençsin, tıbbiye ile ilgilisin, okulunu ve yaptığın çalışmaları bırakıp cephede savaşman fikri doğru değil, onu bırakın bizler yapalım…” diyor… “Sen derhal geri dön, okulunu bitir, bu ulusun cephede yapılanın dışında da hizmete ihtiyacı var, ben şimdi size kartımı vereyim askeri mercide kolaylık sağlar…” diyor ve müsaade isteyip kalkıp gidiyor… Ardından kartı okuyan Bedri Ruhselman hayretler içerisinde kalıyor… Çünkü kartta “Yüzbaşı Mustafa Kemal yazıyor…”

Dr. Bedri Ruhselman, bizim bu alanımızın ilk temelini atan o ulvi, muhterem, vazifeli zat, böylesine, bir başka ulvi ve muhterem, vazifeli zat ile zaman zaman yolları kesişiyor ve onu, bu ruhsal vazifesini yapmaya yönlendiren, yine, Türk Ulusunun fiziki zemini kurtaran Mustafa Kemal oluyor… Bunlar çok kozmik karşılaşmalardır… Mustafa Kemal’i de, bizim şu an huzur içinde oturduğumuz fiziki ortamın hazırlayıcısı olarak, Dr. Bedri Ruhselman’dan ayrı görmüyoruz, hepsini de şükranla anıyoruz, bu çalışmalarımıza da katılımlarını bekliyoruz…

03.06.1992/

“İnsan gücünün, gerek psişik, gerekse fizik olarak ortaya tam manâda çıkamamasının sebebi, daimi olarak beyninize, düşüncelerinize sınır koymanızdan ileri gelmektedir…

Ufkunuz, koyduğunuz sınırlara kadar uzanan kısır bir saha olmaktan ileri gidememektedir… Yaradan’dan haberdar olmak ve o bünyeye dahil olduğunuzu anlamak için, bu sınırları elden geldiğince itelemek gerekir… Ruhun sizin anladığınız manâyı ifade etmediğini, esas olanın tek bir ruh olup, başlangıcın ise, bu şekilde oluşmakta olduğunu, yani tek olan, üstün bir şekilde yaratıldıktan sonra, bu tekliğin çokluğu neticesinde adeta yapılan vakum esnemeler ile oluşumlar meydana getirilip, üzerlerindeki tatbikatlara ve bunlardan elde edilen bilgi ve görgüye sahip olunmuştur…

Sizin esas yaradılışla bağlantınız sadece ilk hareketledir… Ondan sonraki vaziyet, tamamen, birliğin kendi içerisindeki merhaleleri teşkil eder ki, bunun da gayesi sizleri büyük neticeye ulaştırabilmek içindir…”

Hiçbir şey anlamadığınızı biliyorum… Zaten bu seminerin amacı, bir noktadan dalıp, neyi anlayabildiğimizi, neyi anlayamadığımızı, göstereceğimiz cehit ile kendimize ispat etmektir… Mümkün olduğu kadar sadeleştirip, basite indirip, hayatımızın içerisine indirme gayreti içerisinde olacağız… Çünkü bu Merkez Yüce Plan adı ile nasibimiz olan bilgi akarının böylesine bir özelliği var ki, meseleye çok külli bakıyor… Yani öylesine külli bakıyor ki, bilgiyi tam dünya beşeriyetinin tamamını kapsayacak bir seviyede, vibrasyonda veriyor… Bizim de bunu küllilikten cüzi hale getirme gibi bir zorluğumuz var… Bu seminerin, bu zorluğu aşma gibi bir de gerekliliği var…

“İnsan gücünün gerek psişik gerekse fizik olarak ortaya tam manâda çıkamamasının sebebi…“

demek ki, insan denilen bizlerin, (biz buna beşer diyeceğiz, daha sonraki celselerde de neden beşer dendiğini de paylaşacağız), insan olarak bizlerin, sözünü etmeye değer, işaret etmeye değer, uyarmaya değer bir gücü var… Bir gücümüz var ki, bu tebligat bunu işaret ediyor, insan gücü… Açığa çıkartılması gereken, buna değer olan, hatta sonunda da neticeye ulaştırılması diye ifade ettiği böyle bir hedef güç var… Belki de Dünya tekamül okulunda, bu nefsani donanımlarımızla batırıldığımız bu dünya maddi ortamında açığa çıkartmamız gereken bir güç, hedef olarak bizlere gösteriliyor… Bunu çıkarın açığa diyor… Önce bu güç kaybettiriliyor bize, maddenin derinliklerine kadar indiriliyor ve diyor ki, şimdi bu gücü açığa çıkarın… İşte bu gücü açığa çıkarttığımız anda, o yüce mercie taahhüt ettiğimiz o vazifemiz de realize olacak… Bu gücü açığa çıkartamamak demek, maddenin güdümü altında kalıp, güçsüz bir vasıfta vazifeyi yapamamak demek… Fakat ortaya çıkartılmasına değer olan gücün, gerek psişik manâda gerekse fizik manâda iki unsuru var… Yani demek ki, biz buna tekamül dersek, dünya tekamül okulunun bizi ulaştıracağı nihai nokta…Bunu sadece fizik gelişim ya da sadece psişik gelişim olarak da anlamamak lazım… Hem fizik, hem de psişik… Az önce onun için fiziki manâda Mustafa Kemal’i, psişik manâda Dr. Bedri Ruhselman’ı bir araya getirmeye çalıştım… Bu tebliğdeki psişik yönden ve fizik yönden gücün açığa çıkartılmasındaki zeminleri hazırlayan iki tane yüce varlık… Biri fiziki manâda kaybedilmiş bir gücü açığa çıkartmak için vazifeli geldi, daha doğar doğmaz askerdi, kurtarıcıydı o… Yakınları, onun, çok küçük yaşlarda silahla, fiziki mücadele ile muhatap olduğunu söylerler… Öteki de doğar doğmaz psişik… Bu demek değildir ki, Atatürk’ün psişik gücü yok… Atatürk’ün psişik yani spiritüel yönünü anlatan konferanslar veren arkadaşlarımız oldu… 1937 yılında söylediği muhteşem bir ifadesi var… Bakın ne demiş yüce önder; diyor ki;

“YORGUNLUK, HER İNSAN, HER MAHLUK İÇİN TABİİ BİR HALDİR… FAKAT İNSANDA YORGUNLUÐU YENEBİLECEK MANEVİ BİR KUVVET VARDIR Kİ, İŞTE BU KUVVET YORULANLARI DİNLENDİRMEDEN YÜRÜTÜR…”

Yorgunluk, ki bu da gücün açığa çıkarılamamış halidir denebilir… Tebliğ söylüyor burada, insan gücünün tam manâda açığa çıkamamasının sebebi derken, Mustafa Kemal’in söylediği yorgunluk… Fiziki manâda söylüyor, çünkü fizik yönün elçisi, vazifedarı, meleği, ne derseniz deyin, böylesine yoğun ve üstün bir maksadı, böylesine yoğun ve üstün bir vazifeyi üstlenmiş bir varlığa ne derseniz deyin ve enkarne olma maksadını ve vazifesini küçücük yaşta hatırlayabilen ve bütün yaşamını ona endeksleyen bir varlık… Değerlendirmeleri böyle yapın… Hayatını barut kokuları içinde geçirmiş, hayatını bir ulusun yeniden var edilişine adamış, her taraftan sarılmış o negatif güçlerin arasında kendini değil, bir ulusu kurtarmaya çalışan bir vazifeli… Yorgunluk tabii bir durumdur diyor, insanın içerisinde öyle bir manevi güç vardır ki, o güç açığa çıktığında onu hiç dinlendirmeden yürütür diyor… Bu tebliğden bu sözün ne farkı var, tebliğ vermiş… Yorgunluk onun için mevzuu bahis olmaz…

Bu tebliğ de diyor ki, başına şunu ekleyeceğim gibi geliyor ; Yüce Önder Mustafa Kemal’in dediği gibi; “İnsan gücünün, gerek psişik, gerekse fizik olarak ortaya tam manâda çıkamamasının sebebi”, tebliğ de bunun sebebi nedir diyor..? Bunun sebebi şuymuş; daimi olarak beynimize, düşüncelerinize sınır koymamızdan ileri geliyormuş… Sınırlar yani düşüncelerimize ve beyinlerimize, varlığımıza sınır koymayın göreceksiniz bak, Yaradan’ın verdiği güç nasıl açığa çıkıyor, İNSANIN GÜCÜ…

Ufkunuz, ufuk nedir..? Bir varlığın görebildiği en uzak nokta, ama bu herkes için farklıdır, benim ufkumla sizin ufkunuz farklıdır… Diyeceksiniz ki, fiziken ufuk gökle, denizin veya karanın çizgisidir… Onu herkes görür… Herkes göremez… Benim gözüm bozuksa, sizin gördüğünüz ufku ben göremem… Fiziki manâda bu böyle… Siz ufukta gemi görebilirsiniz, ben göremem… Çünkü, görüşüm sınırlanmıştır fiziken… Bunu psişik olarak, düşünsel olarak ele alın… Ufkunuz yani ileriyi görme yetiniz, beceriniz, gücünüzü maksimum açığa çıkartma yetiniz de denebilir, koyduğunuz sınırlara kadar uzanan kısır bir saha olmaktan ileri gidememektedir…

Ben, tabii ki, bu konular içerisinde sizlerden biraz daha yoğun bulunduğum için, bu konuları paylaşırken çok tecrübeler yaşadım… Çoğu insan, kendi zaman ve mekanında bulunduğu bilgisini ya da kapasitesini aşan bilgi ile karşılaştığında şöyle bir tevile gider, ki buna biz kendi kendine yalan diyoruz… Şöyle ki, diyoruz ki, tekamül etmek için bu bilgileri hazmetmek, anlamak, hayata geçirmek lazım… Bunu beceremeyeceğini hisseden bir varlık şöyle der; “Ben peygamber mi olacağım, evliya mı olacağım, ben insanım…” Kendine hemen bir ufuk koyuyor, daraltıcı, sınırlandırıcı, küçücük… Diyor ki, “beşerim, ben dürüstüm, ben çalmıyorum, insanlarla irtibat kuruyorum, çok şükür sağlığım da yerinde…” Sınırını koydu, o sınırın içine gayet güzel girdi, kendini de hapsetti ve onun gerçek gücünü, gerçek ufkunu görebileceği maksimum en ileri noktayı ve tezahür ettirebileceği en yüksek gücü açığa çıkartmasına sebep olacak bütün bilgileri, bütün tesirleri, bütün imkânları kendinden uzaklaştırdı… Gerçek gücünü erteliyor, o güç çıkacak… O gücün, enkarnasyonların birinde veya siklusların birinde çıkmaması mümkün değil… Çünkü tepeden inme bir yasa var… “Dönüşünüz banadır…” Bu kanun, Yaradan’ın kanunu… Ne demek bu..? “Benimle bir olduğunu mutlaka fark edeceksin, mutlaka benimle birlik olacaksın… Yani bendeki güç, bir gün sende de çıkacak… Sen Ben, Ben Sen olacaksın… Öyle olduğunu fark edeceksin ve dolayısıyla bendeki gücü kendinde bulacaksın… DÖNÜŞÜNÜZ BANADIR…” bu şekilde… Kendimize, beynimize ve düşüncelerimize sınırlar koyduğumuz için de, bize kadar gelmiş, hatta bize dokunmak üzere olan birçok rahmeti de dışlıyoruz, engel oluyoruz… Buradaki rahmet, bilgi…

Aslında bu söylediğim husus iki sebepten meydana gelir… Yani kendini geliştirici, içindeki gücü açığa çıkarıcı bir rahmet olacak olan bir sebebe sınır koyup, kendinden uzaklaştırma, iki sebepten kaynaklanıyor… Bunlardan bir tanesi, gerçekten, varlık yasaları çerçevesinde bir savunma, sakınma, korunma mekanizmasının devreye girmesidir… Gerçekten o varlık buna hazır değildir… Size taşıyamayacağınız yük vurulmaz taahhüdü var Yaradan’ın… Varlık gerçekten, samimi olarak o gücü kendinde bulamıyorsa, daha henüz o gelişim düzeyine gelmemişse, bu mekanizma derhal devreye girer ve varlık gerçekten sınırını koyar ve korunur… Bu varlık, gücünü elde edene kadar da eprövlerle sıkıştırılmaz…

Bu durumda kişi, bütün bu bilgilere karşı ret cevapları veriyor yani kendine sınırlar koyuyor fakat hayatını gayet güzel, mükemmel götürüyor, yiyor, içiyor, geziyor… Ben ise bir bilgiye karşı duyarsız olayım, tepeme epröv tokmak gibi iniyor… Neden..? Çünkü o enkarnasyondaşımız gerçekten varlık yapısını o tesiri kaldıracak seviyeye getirememiş… Onun, daha deneyimleyeceği ve kendini hazır hale getireceği bir sürece ihtiyacı var… O rahat bırakılır… Sen ise, aslında o güç içinde var da, bunu fark etmede üşengeçlik içerisindesin… Yani var olan kıymetini o zaman ve mekan içerisinde görmek istemiyorsun, geciktiriyorsun, biraz daha dünya rehavet ortamında keyif yapıyım diyorsun ve dolayısıyla da geciktirdiğin bir gelişim sürecin olduğu için yukarısı sana derhal eprövü yollar ve senin lüzumsuz bir oyalanma içerisinde olduğunu, asıl ihtiyacının oyalanma değil, yürümek olduğunu sana işaret etmek üzere hadiselerle, olaylarla seni pres eder… Bunlara biz epröv mekanizması diyoruz…

Epröv mekanizması her varlık için aynı çalışmadığı vakit, aradaki farkların bunlar olduğunu hemen anlamamız lazım… O varlık samimi bir gelişim sürecine ihtiyaçtan dolayı rahat bırakılır, siz ise, kendinizin dahi fark etmediği samimiyetsizlik içerisinde rehaveti biraz daha yaşayayım hissiyatı içerisinde oyalanıyorsunuz, size epröv gelir…

“Herkese gelmez bela erbabı istidat arar…”

İstidat ne demek..? söylediğim farklar… Sizin istidadınız, oyalanmak değil yürümektir çünkü siz orada zaman kaybediyorsunuz, orada siz bir tür uykuyu uzatmaya çalışıyorsunuz, ötekinin ise, uykuya ihtiyacı var… Aynı, bir bebek düşünün, gündüz belli bir saat uyumalı, annesi ona ortamlar hazırlar, uyuyarak büyüyecek ama… Abisine der ki , yeter uyudun işe git, okuluna git, uyuma gibi çünkü o zamanında yeteri kadar uyudu artık uyuma zamanı değil, yürüme zamanı ama beşeri yapısı uyku isteyebilir ama anne babası ona yürü der, geç kalacaksın… O da der ki, kardeşim uyuyor, onu uykuya ihtiyacı var, o da bir süre uyuyacak bir süre sonra senin gibi dürtülü hale gelecek o zaman onu da dürteceğim der anne…

Ufkunuz koyduğunuz sınırlara kadar uzanan kısır bir saha olmaktan ileri gidememektir… Burada gerçekten dünya beşerinin çok ileri bir ufuktaki varması gereken bir noktayı işaret eden cümle var…

“Yaradan’dan haberdar olmak ve o bünyeye dahil olduğunuzu anlamak için”

Bakınız Ademden bu yana binlerce yıldır şu ifadenin 1/3’ni almış bir beşer düşünün, nice binler geçti, nice inisiyeler devreye girdi, nice evliyalar, peygamberler, mürşitler geldi geçti dünya insanı alması gerekenin 1/3’ni aldı denmesi çok acı… 2/3’ni 10 yılda alacak…

Bir bilginin zikredilebilmesi yani düşünce, hatta kalpten geçirilip dile dökülmesi o bilginin sahibi olma manâsı taşımaz… Bir bilginin idrak edilmesi o kadar zor bir iştir ki… Eşimle konuşuruz, çocukluğumuzdan beri ağzımızdan düşmeyen sözcükler vardır, bunlar öylesine derinlik kazanır ki meselâ İslam’ın bir lafı vardır, “Allah-u Ekber” demek “Allah Uludur, Büyüktür”… Bu Arapça da söylenir veya Türkçe de söylenir… Bir ömür boyu söyleyenler vardır, ama gerçekten Allah’ın büyük olduğunu idrak etmek ne demektir bilmiyoruz… Ne demektir Allah büyük..? Büyük dediğimiz nedir..? Ne kadar büyük..? Benim büyük anlayışım nedir ki, ben ona büyük diyorum ve nedense bunu hep hoşuma giden bir hadiseyle karşılaşınca söylüyorum… O büyük olan biraz aleyhimde bir tesiri bana yolladığında Allah’ım ne büyüksün diyebiliyor muyum..? bunları bu seminerler süresince deşeceğiz… Gerçekten bir bilginin sahibi olmak çok çetin bir mevzuudur… Ama bu çetinliği göze alıp da biraz idrake doğru hamletmeye başladığımızda yani en basit kavramların idrak edildiğinde ne sonuçlar yarattığını kendi varlığımızda görmeye başladığımızda o zaman bu seminerin kıymeti belli olacak…

“Yaradan’dan haberdar olmak ve o bünyeye dahil olduğunuzu anlamak için, bu sınırları elden geldiğince itelemek gerekir…”

Bunu anlamanın kaynağı biliyoruz ki dinler, en çok onlar bize bunu anlatmaya çalışır… Oysa ki, beynimize, düşüncelerimize hatta duygularımıza en büyük sınırı koyan da inanç kurumlarıdır…

Hepimize, sınır konmamış bir varlık yapısı diliyorum… Rabb’in gücünün üzerimize akmasına müsaade edelim…
İyi Geceler Efendim…

(8)