Menü

Merkez Bilgi Alanı Vakfı – 10

30 Ocak 2017 - Merkez Bilgi Alanı Vakfı

MERKEZ BİLGİ ALANI VAKFI – 1999
Derin Felsefe Semineri Dizisi: 12 / Nisan / 2002
KONU: B / 02
BİLGİ ENERJİSİ / 02.
(Bilgelik – Tebliğ / Vahiy – Medyomluk Mekanizması – Sembolizm)
Konuşmacı: Nurettin ERSOY
İrticalen yapılan konuşmaların kaset deşifrasyonlarıdır.

N.E.: Bilgi enerjisi mevzuumuza devam ediyoruz… Bilginin çok ciddi bir enerji olduğu önemli bir anlayıştır; bu sanırım çok açık… Bizim dünya anlayışımızda bilgi dediğimizin aslında burada konuştuğumuz bilgi ile hiç ilişkisi olmadığını artık anlamaya çalışmamız lâzım… Dünyasal bilgi, yani bizi entelektüel kılan bilgi, bizim burada konuştuğumuz bilgi ile hiç alâkası olmayan bir bilgidir… Yani bizim burada spiritüel bilgi, ya da yaradılış bilgisi veya kozmik bilgi, evrensel bilgi dediğimiz Yaradan, varlık ve yaradılış hakkındaki bilgi dünyasal bilginin yanında bambaşka bir şeydir ve o bir enerjidir… Nasıl bir enerjidir..? Bayağı ısı enerjisi gibi, elektrik enerjisi gibi, (benzetmeye çalışıyorum tabii) onların çok süptilleri, çok ince titreşimdeki halleri gibidir bu… Bilgi enerjisi bu manâda şuurludur, maksat taşır ve maksadını Yaradan’ın isteğini, plânını, programını bünyesinde taşır… Dünyasal bilgiler, yani bizi entelektüel kılan, bize üniversitelerde, okullarda veya kültür faaliyetlerinde veya örf, adet ve geleneklerle toplumsal kültürler şeklinde sunulan bilgi, onun yanında malûmat niteliğindedir… Yani biz, dünyasal olan bu manâdaki bilgiye malûmat diyeceğiz… Herhangi bir konu hakkında malûmat sahibi olmak… Kimya hakkında, fizik, matematik hakkında… Fakat bunun varlığa olan yardımı veya desteği ancak varlığın bu fizik koşullar içerisindeki mevcudiyetine bağlıdır… Varlık bu fizik koşullar yani, dünya tatbikat sahasının dışına çıktığı vakit ki, biz buna dezenkarnasyon, ölüm diyoruz, dünyaya ait olan tüm malûmat niteliğindeki bilgileri dünyada bırakır… Hiçbir dünyasal bilgi varlığın ölümünden sonra ona eşlik etmez… Yani, Fisagor’un bir teoremi, bir dik açı teoremi veya potasyumun permanganatı vs… gibi bilgiler ölen insan için hiçbir yarar sağlamayan mevzulardır… Yerçekiminin de bilgisi hiç önemli değildir, Einstein’ın bilgileri de… Hiçbir yarar sağlamaz varlığın ölümünden sonra… Ama dünya ortamındaki tatbikatlarında çok değerlidir, çok lâzımdır, çok kullanılır ve o varlığın deneyimlerinde bereket sağlar, randıman sağlar bu bilgiler… Dolayısı ile de deneyim sürati getiren bu bilgiler dünyasal bilgi olarak lâzımdır ama bizim esas muhtaç olduğumuz bir bilgi vardır ki, bu bilgi işte bu akşamki konumuz olan bilgidir…

Ruhun ana konstrüksiyonunun bilgi enerjisi olduğunu size söylemiştik… Şimdi bu akşam öylesine devasa bir açı var ki önümde, sizlere bunu sunarken bu açıya hangi küçülmüş açıdan başlayarak gireyim diye zorlanıyorum, ama bir noktadan gireceğiz…

Şimdi az önce güncel hayattan başlayıp tefrikini yapmaya çalıştığım dünyasal bilgi ile ruhsal bilgi, spiritüel bilginin burada tefrikine başlayacağız, yani bir yerden başlayalım, bu kolay iş değil… Bilgi bir enerjidir, dünyaya ait olan dünyada bırakılan kısmı ile bir malûmat niteliği taşır… Fakat bize lâzım olan, dünya dışı yolculuğumuzda ya da ruh varlığı olarak, yani enerjitik varlık olarak sonsuz yolculuğumuzda lâzım olan kısmı dünyasal bilgi değildir… O tamamen enerji vasfında olan gerçekten ruhsallığın ana konstrüksiyonu olan ve spiritüel bilgi dediğimiz, o sonsuz yolculuğumuzda bize yararlı olan ve kullanılacak bilgidir… İşte bu vakfın, bu alanın, bu zeminin ilgilendiği bilgi yani, ilgisi bilgi olanın ilgilendiği bilgi bu bilgidir… Hangi bilgidir..? Bizi her doğum ve ölümden sonra taşıyacak olan ve bize lâzım olan bilgi… Öldükten sonra da muhtacız, tekrar doğduktan sonra da ona muhtacız… Tekrar öleceğiz, ona o zaman da muhtacız biz… “Sizi öldürür, tekrar diriltiriz…” Hep ona muhtacız… Spiritüel bilgi, ruhsal bilgi, varlık bilgisi, Yaradan bilgisidir…

Bu tebligat “Salâd ve Selâh” başlıklı bir tebligat… Bunun ne olduğunu bilemeyebilirsiniz, çünkü bu Türkçe değil… Salâd, din ve namaz manâsına gelir… Ancak bu namaz, İslâm’ın koşullarından, şer-î hükümlerinden biri olan, şu anda İslâm mensuplarının uyguladığı beş vakit namaz değil… Buradaki namazdan kasıt, resmen bir miraç vasfında olan yani, Yaradan’a yönelik her türlü hamlediştir; Yaradan’a niyetli her türlü fiiliyat aslında namaz niteliğindedir… Namaz kılmak, Yaradan’a yönelik zihinsel bir konsantrasyon oluşturmaktır… Namaz kılmak, Yaradan hakkında çok derin bir tefekküre dalmaktır… Namaz kılmak, Yaradan ile şuur birliği yaratmaktır…

Meselâ nasıl bir şey bir misal vermek gerekirse, sizin yanınızda iş yerinizde çalışan küçük bir çocuk var… Daha henüz on iki, on üç yaşında… Şimdi bu çocuğa siz bir görev vermek için uzun detaylı anlatımlar yapmanız lâzım, hatta hatta o görevin asıl mahiyetini söylemenize bile gerek yok, anlamaz çünkü… Meselâ, o çocuğa siz günün birinde başka bir eleman olmadığı için iş yerinizde dediniz ki, ‘Evlâdım bak, bu bankaya, bu teminat mektubunu yolluyorsun… Bu çok ciddi bir iş…’ Veya bankadan teminat mektubu çıkmış, alınıp gelinecek… Çok rizikolu bir iş… Şimdi o çocuğa siz ne dersiniz..? ‘Evlâdım git müdür beye, onda bir teminat mektubu var, bizim şu ihalemiz için lâzımdır, onu al gel…’ demezsiniz… Hiç ondan bahsetmezsiniz, dersiniz ki, ‘Bak evlâdım, şu sokağı geçince sola dönüyorsun ya, o sokağın içinde bir banka var, o bankaya gideceksin… Yalnız sokağı geçerken sağına bak, soluna bak, arabaya dikkat et…’ vs. Detaylara bakın… Ama ana maksattan söz etmiyorsunuz… Ve kapıdan elini sıkıştırmadan geçmesi için detayları anlatıyorsunuz… ‘Gidiyorsun orada bir amca var, (forsunun kim olduğunu bile söylemiyorsunuz) o amcaya de ki, ben şundan geliyorum, sana bir zarf verecek al onu, yine çık, kapıya dikkat et, onu bana getir…’ vs…. Şimdi çocuğu bir kenara koyun, bir müdürünüz var son derece konuya vakıf, usta ve sizin sağ kolunuz… İhalenizden de haberi var, teminat mektubundan da haberi var, her şeyden haberi var… Diyorsunuz ki müdürünüze, ‘Bugün o ihale mektubunun götürülmesi lâzım, biliyor musunuz yerini..?’ ‘Biliyorum…’ diyor, ‘Alalım da gönderelim…’ diyorsunuz… Bu kadar…

Meselâ, Hz. Muhammed peygamberin miracında, o yüksek astral seyahatinde, o yüksek mertebe ile temasında ki, bir şuursal temastır bu, şöyle bir duası olmuş… “Yarabbi…” demiş, “Ümmetim de bunu yaşasın…” Böyle bir duygusal, ümmetini kayırıcı ve ümmetinin de böyle bir haleti yaşamaya lâyık olacak seviyeye gelmesini arzulayan bir gönül talebi olmuş… Gelen cevap şu: “Söyle onlara namaz kılsınlar…” iş bitti…

Miraç talebine karşılık verilen cevap bu, bu kadar basit, namaz miraçtır, yapılabilirse eğer tabii… Namaz miraca hamlediştir, miraca niyet etmek ve onu gerçekleştirmek için samimî bir eyleme geçiştir… Bunu tıpkı o çocuğa söylenen kurallar gibi kurallarla yaptırmaya gerek varsa, kurallar kullanılır, yoksa ana fikir anlaşılmıştır, aynen ‘Teminat mektubu alınacak, oraya götürülecek…’ gibi… Namaz miraçtır… Artık sen onu, trafikte karşıya geçerken misali sağına bakıp, soluna bakıp, elini kavuşturarak vs. mi yaparsın; bu tamamen o varlığın on iki yaşında mı, yoksa yetişkin tecrübeli bir müdür mü olduğuna bağlıdır… Bu ikisi arasındaki tefrik budur… Hâlâ bugün, İslâm‘ın en felsefi tartışmalarında ‘Rükuya erdiğinde, yok secdeye kalktığında, yok parmağını kaldırdığında…’ vs. tartışmaları devam ediyor… Böyle bir namaz anlayışı vardır… Allah bir an önce dünya beşerini ana fikirlere yöneltsin… Ana fikir nedir, onu yakalatsın… Bütün Yaradan’a yönelik eylemlerimizde ana fikir esastır… Onu yakaladık mı, o ana fikrin nasıl gerçekleştirileceği o varlığın için iç sesine uygun şekilde gerçekleştirilir…

Şimdi bizler bilgi ile hem dünyasal, hem de spiritüel yani, Yaradan bilgisi ile muhatabiyetimiz bu cümlelerle ifade ediliyor, anlamda temas ediyoruz… Dönemeçlerin bilgisi, bu yeni bir kavram bunu açacağım şimdi, siz bunu sadece bilgi olarak kullanın, şunu görmezlikten gelin, ağır bilgi idrakine giden taşlar şeklinde, yani dünya dışı bilgi demektir ve ikinci şıkkıyla yüzeysel bilgi görünümünde güncel bilgiler şeklinde alınmaktadır… Demek ki, bizim bilgi enerjisi ile temasımız iki kategoride oluyor… Bir, varlık dünya yaşamı dediğimiz, dünya enkarnasyon alanındaki enkarnasyon programımıza uygun veya değil, yani el yordamı ile veya bilinçli bilemiyoruz, bir dünyasal bilgi ile muhatap… Buna güncel bilgi, yüzeysel bilgi deniliyor… Yani biz günlük hayat içerisinde ister istemez birtakım yüzeysel bilgiler ile karşılaşıyoruz… Bunlar o kadar dünyaya ait bilgiler ki, bizim güncel hayat içerisinde karşılaştığımız yüzeysel vasıflı bilgilerdir bunlar… Bunlar insanı idrake götürücü fakat, ağır bilgiye doğru ancak yönlendirerek götüren bilgilerdir… Meselâ, yerçekimi ile şunun devrilip yere düşmesi bir bilgidir ve yüzeysel bilgi mahiyetindedir, bu bir güncel bilgidir… Bu çiçeğin buraya konması, sulanması ve böyle bir görüntü altında bize tesir yönlendirilmesi bir güncel bilgidir… Bir çiçeğin tohumdan çıkışı güncel bilgidir, bir insan ile karşılaşıp onunla el sıkışmamız veya tartışmamız veya sevgi ya da nefret tezahürleri oluşturmamız, bir güncel bilgidir… Yine bu dönemeçleri geçiyoruz, yüzeysel bilgi yani, güncel bilgilerdir ancak, yüzeysel bilgileri küçümsememeli ve muhtevası gözden kaçırılmamalıdır…

Böyle bir tavsiye var, yani günlük hayat içerisinde yaşadığımız olaylar ile karşılaştığımız güncel, yüzeysel, bize basitmiş gibi gelen bilgi meselâ, ayağımızın taşa takılması gibi bir hadise bile içeriğinde bir bilgi taşır… Kafamıza bir ağaçtan kozalak düşmesi bir bilgidir, bir arabanın üzerimize gelip, ondan kaçmamız veya bize çarpması hep bir bilgidir… Bunlar fizik plânın bize sunduğu imkânlar olan güncel yani, yüzeysel bilgilerdir… Diyor ki, “Bu bilgiler küçümsenmemeli ve muhteva gözden kaçırılmamalıdır…” Onun muhtevasına, derinliğine inmek gibi bir sorumluluk yüklüyor bize, gözden kaçırılmamalıdır… Sakın güncel veya yüzeysel vasıftaki bir bilgiyi küçümsemeyin dünya hayatınızda… Elinizi koydunuz yaktı, bir bilgi… Küçümsemeyin… Bir insan ile karşılaştınız, sizin hoşunuza giden veya gitmeyen halet oluşturucu bir tesir yolladı, bu bir bilgi… Bunları küçümsemeyip, gözden kaçırmamak gerekli… Bu da çok önemli bir bilgi…

Buradaki dikkat çeken husus, yani yüzeysel bilginin küçümsenmemesi meselesi, önce yüzeysel bilginin sunduğu imkânı görmedir… Küçümsememek gereken bu… Tanrı’yı görmek istiyorsan etrafına bak, Yaradan hakkında bir bilgi edinmek istiyorsanız açan çiçeğe, uçan böceğe, konan kuşa bak… İşte orada görebilirsin, yalnız baktığın yeri görebilmeyi becerebilmek, gördüğünü de anlayabilmeyi becerebilmek çok önemli hususlardır… Dikkati çeken husus önce yüzeysel bilginin sunduğu imkânı görmektir… Bu çok önemli, tercih edilen husus… Niçin önemlidir yüzeysel bilgiyi, imkânı görmek..? Zira yüzeysel bilgi, varlığı ağır bilgiye doğru götüren yoldur… Şimdi bu ana fikri ezoterik öğretilerin birçoğunda, hatta hepsinde görmek mümkündür… Kimse demez ki, “Dünya hayatındaki bütün güncel bilgileri bir kenara atın, hiç biri işe yaramaz…” Dikkat çekici ifade olarak şu tebligat ifadesinin çok önemi olduğunu hissediyorum… Hayat içerisindeki güncel bilginin ne kadar büyük bir hedefe doğru bizi yönlendirici mahiyeti olduğunu bilmek ve o gözle onu yaşamak… Neymiş bunun özelliği; yüzeysel bilgi yani, güncel bilgi varlığı ağır bilgiye doğru götüren yol… Ağır bilgi demek, bakınız ne diyor,

“Ağır bilgi, idrake konulan taşların bilgileri olmaları özelliklerinden dolayı, varlıkla direkt temas hâlinde olmazlar… Yani, güncel hayat içerisinde tatbikat yapmayan bir insanın ağır bilgi ile temas etmesi mümkün değildir…”

Bakınız, ağır bilginin özelliği ne..? İdrake konulan taşların bilgileri, yani güncel bilgi bizi ağır bilgiye götürüyor, ağır bilgiyi elde edersek idrake konan taşlar yani, idrak edilme imkânı doğuyor… İdrak edilmek demek, zaten o idrakin şuura dahil olması demektir, bu da kısaca şuurlanmak demektir… Demek ki, varlığı idraklendiren ve şuurlu yapan, şuuruna şuur katan bilgi güncel bilgi değil, ağır bilgidir… Ama ağır bilginin bir özelliği var; ağır bilginin özelliği, idrake konulan taşların bilgileri olmaları özelliklerinden dolayı varlıkla direkt temas etmiyor ağır bilgi… Yani siz, güncel hayat içerisinde yaşarken eğer güncel bilginin derinine dalıp muhteviyatını gözden kaçırmazsanız, ağır bilgiyle temas edebiliyorsunuz… Güncel bilginin muhteviyatını gözden kaçırıyorsanız, ona sıradan bir bilgi gözü ile bakıyorsanız, onu küçümsüyorsanız diyor, ağır bilginin sizin ile temas etmesi mümkün değildir… Ağır bilgi nedir..? Gerçek spiritüel bilgidir ki, işte bizim ilgi alanımız olan bilgi, bizi idrake götüren bilgi bu bilgidir… Demek ki, idraklenmek ve idraklenme sonucu şuur alanımızda yepyeni kapsamlar elde etmek için, mutlaka bizim ağır bilgi ile temas etmemiz lâzım… Ağır bilgi ile temas, mutlaka güncel yani, yüzeysel bilginin bize sunduğu yolla olur…

Buradan şu sonuç çıkıyor; eğer ağır bilgi ile ister güncel bilgiden geçerek erişilen bir temas olsun, isterse direkt olarak şu tür alanlarda sunulan bilgi sayesinde bir temas olsun, mutlaka onu güncel bilgi seviyesine indirip tatbikata sunmakla bir değer kazandırıyor bize… Yani, ya güncel hayatla tatbikata gireceğiz ve oradan ağır bilgiye geçeceğiz, ya da ağır bilgiyi herhangi bir vesile ile elde ettik, biri geldi söyledi, geldi size bunu anlattı ve böylece ağır bilgiyi elde ettik, temas ettik, mutlaka onu güncel hayat içerisine indirip tatbikata sunmamız lâzım ki, bizi idraklenmeye doğru götürsün… Bu kaçınılmaz bir koşuludur… Onun için ister burada sunulan bilgiler olsun, isterse sizin başka kaynaklar ile aldığınız ağır bilgiler olsun, eğer hayatımız içerisinde onu faaliyete geçirip, tatbik eder hale getirmediysek o bilginin idraklenme yönünde bize faydası yoktur… Bu çok önemli…

“Ağır bilgi, idrake konulan taşların bilgileri olmaları özelliklerinden dolayı, varlıkla direkt temas hâlinde olmazlar… Varlık kendi cehti ile…” cehit, burada çaba, fakat şuurlu çaba, maksatlı çaba anlamındadır, “Yüzeysel bilgiyi süratli bir şekilde hazımlayarak, ağır bilgiye ulaşır ve idrak taşlarından bir tanesini idrak hanesine sıkıca yerleştirir…”

MİSAFİR: İdrake konulan taşlar nedir..?

N.E.: Bu kavram da tabi ki formel hale getirilmiş bir mekanizmâl bilgidir… İdrake konulan taşlar anlatımı, bilginin enerji mahiyetinin bir açıklamasıdır… Bilgi, bilgi tanesi ve bilgi tohumu kavramları ile açıklanabiliyor… Bilginin, bir enerji özelliğine dayalı olarak bir tür partiküler yapıda olduğu söyleniyor ve bunlara bilgi tohumu deniyor… Her bilgi bir tohum özelliğinde olup, canlı enerji yapısı ile bütün kainatın bilgisini bünyesinde taşırken, o bilgi bir varlıkta temas kurduğu anda varlığın zihin seviyesinde, yani mantâl bünyesi içerisinde, o tohum yeşermek üzere bir yer buluyor… Bunu formel hale getireceğiz, başka hiç çıkar yol yok… Zihninizi bir zihin platformu olarak düşünün; benden size şu anda sözsel olarak gelen veya güncel hayatta diğer beş duyuyla aldığınız bir bilginin bilgi tohumu şeklinde bu platforma yapıştığını düşünün… Hatta bazı tebligat bilgilerinde şöyle deniyor, “Sizin bir zihin alanınız var…” bu aşağılarda zihin dediğimiz bir alan, biraz yukarılara çıktığımızda mantâl alanımız, sahamız oluyor… Diyor ki,

“Varlık, gelişimine bağlı olarak, zihin ve mantâl dediğimiz bu alanda bazı bilgi yuvalarını oluşturur…”

Bu ne demektir biliyor musunuz..? Sizin gelişiminize bağlı olarak varlığınızın mantâl seviyesinde ve zihin platformunda bazı bilgilere karşı ihtiyaç kespetme durumları bulunuyor… Yani, kafanızda kendi cehtinizle oluşturduğunuz soruların cevapları, sizin zihin alanınızda bilgi yuvaları diye birtakım yuvalar oluşturuyor… Bu bilgi yuvalarını, aynen formel bir şekilde düşünün ki, irili ufaklı, zihninizde doldurulmak üzere bekleyen boş yuvalar… Tabi her zaman varlığın bu bilgiye ihtiyaç ifadesi olan bilgi yuvaları bunlar… Bu bilgi yuvalarının, tabii ki boş olma gibi çok önemli bir vasfı olması lâzım… Ve insanların bugün güncel hayat içerisindeki insanların bilgiye karşı duyarsızlığı, hatta önyargı ile reddetme yapısı, bu bilgi yuvalarının lüzumsuz dünyasal tortular ve bu gibi gereksiz bilgi tortuları ile dolu olmasından kaynaklanır… Yani varlık, dünyasal yaşam içerisindeki sıkıntıları ile o kadar hal hamur olmuştur ki, hayatın onu sıkıştırıcı tesirleri, kötü kader dediği kaderinin ona sunduğu ve hoşuna gitmediği, içinde kötü kader dedirten o hoşlanmadığı tesirler, bütün bu bilgi yuvalarını yatay bir şekilde doldurmuştur… Neler doldurur..? “Yarınki çekimin karşılığı yok…” fikri o varlığın bilgi yuvalarını öyle bir doldurur ki, o varlık o çekini halletmediği sürece bir bilgi, hakiki bir ağır bilgi o varlığa ulaşamaz… Şimdi bakınız burada yataydan gelen bilgileri, güncel bilgi yani, yüzeysel bilgi olarak alıyoruz… Bu yüzeysel bilgi varlığı meşgul ederken, düşey olarak gelen ağır bilgi, yani idrake götürücü bilgiler varlığa ulaşamaz…

Şimdi varlık burada yarınki çekinin karşılığının kendisine getirdiği o zihin çamurunda bocalarken, bu bilgi yuvaları böylesine bir tesir ile doldurulmuşken, bir başka ağır bilginin gelip de o yuvaya girmesine engel olur… Çok teknik bir anlatım bu yani, kozmik teknik, veya spiritüel teknik, ruhsal teknik… Bizler dünya yaşamı içerisine güncel bilgilerin bize sunduğu fakat bizim yanlış yorumlamamızdan kaynaklanan öylesine dolu bilgi yuvalarına sahibiz ki, daha doğrusu bilgi yuvalarını öylesine dolduruyoruz ki, bu bilgi yuvalarının asıl bizim ihtiyacımız olan ağır bilgiyle, yani idrake konulan taşların bilgileri, idrak ettirici bilgiler ile muhatap olması mümkün olmuyor; çünkü bunlar dolu… Bunların yatay tesirler ile bu şekilde doldurulması ağır bilginin bu yuvalara gelip de oturmasına engel oluyor… Aslında o yuvalar varlıkta, ağır bilgi yani varlık bilgisi, Yaradan bilgisi, yani varlığı geliştirecek olan spiritüel bilginin ihtiyacı ile orada duruyorlar… Ne yazık ki dünyasal, yani yüzeysel, yani güncel bilgi öylesine o yuvaları doldurmuş ki, yuvalar diğer bilgiye karşı kapalı…

Şimdi bütün mesele bizim şuursuz ve bilinçsiz bir şekilde doldurduğumuz, farkında olmadığımız o bilgi yuvalarındaki güncel tortuların, yüzeysel bilgi tortularının oradan ayıklanmasıdır… Nedir bunlar..? Örf, adet, gelenek tortuları, ahlak ve etik kuralların tortuları, dünyasal icaplar diye kabul ettiğimiz yasaların, kanunların her türlü kabulleri veya bize empoze ettirilmiş olan tortuları… Nedir bunlar..? İnanç, iman ve dinsel öğretilerin sunduğu birtakım tortular, felsefî tortular, felsefî kabuller, fikir, ideolojik kabuller vs. bu delikleri, yuvaları öyle doldurur ki, bizim spiritüel bilgiyi almamız, yani bu yuvaların asıl sahibi olan bilgiyi almamız mümkün hale gelmez…

Şimdi bilgi enerjisi ile varlığın teması nasıl olacaktır..? Asıl ağır bilgi yani, idrake konulan taşların bilgileri ile varlığın teması nasıl olacaktır..? Bir an önce bilgi yuvalarındaki tortuların, kırıntıların bir tür çamur, çöp vs.’nin atılması ile mümkün olacaktır… Eğer zihnimizden, varlığımızdan bu bilgi yuvalarını dolduran bu tortuları, bu lüzumsuz, güncel hayatın bize sunduğu kirlilikleri çıkartmazsak, mantâl kirliliği yok etmezsek, spiritüel bilginin asıl tedavi edici ve bizi idraklenmeye götürücü, bütün güncel meseleleri aştırıcı rahmetine kavuşamayız… Bakınız şunu söylemek istiyorum; burada ağır bilgi diye söz ettiğimiz spiritüel bilgi, bizim güncel hayat içerisindeki sorunları aşmamızda kaçınılmazdır, elzemdir… Eğer biz bu bilgiye tevezzü etmeden hayat içerisindeki sorunları, ‘Önce ben şunları çözeyim, sonra kalkar gelirim kardeşim, senin spiritüel bilginle ilgilenirim…’ diyenlerin hepsi yanılgı içerisindedir… Yani bu neye benzer biliyor musunuz..? Kanser olmuşsunuz, bütün kanser hücreleri dolmuş ve size ağır bilgi yani, idrak ettirici bilgi diye bir ilaç veriliyor ve siz diyorsunuz ki, ‘Hayır, ben bu ilacı almıyorum, aspirinle bir kere şu kanserimi yok edeyim, ondan sonra ilacı alacağım…’ İşte böyle bir aklî olmayan ve irrasyonel bir ifade gibi olur… Onun için bir an önce zihnimizdeki karmaşaları, tortuları, şüphe, endişe, korku, telaş vs. bütün kirliliklerin doldurduğu bu yuvaları açığa çıkarıp temizlemek lâzım… Zaten sizler bunu büyük bir oranda becerenler olarak bu akşam akşam gelip de, buradaki cehit gerektiren bu çalışmalara katılıyorsunuz…

Zihninizdeki bu kirliliği, bu doluluğu, bilgi yuvalarını işgal eden bu çeri çöpü atabilme becerisini gösterdiğiniz anda, o yuvalar kapıcı özellikte olmasından dolayı ağır bilgiyi şırak diye bünyesine çekip, çok önemli oluşumlar meydana getiriyorlar… Bunlara bilgi tohumları denir… Bilgi tohumları varlığın gelişimi için, hayat plânı için, var oluşunun plânı için gerekli olan çok önemli ve o varlığı tamamen geliştiren, tedavi edecek olan ve seviye atlatacak olan bilgi tanelerinin, bilgi yuvalarına oturması hâlidir…

MİSAFİR: Bir şeyi idrak etmemize yardımcı olan bu ağır bilgi ileride, zaman içerisinde ondan daha da ağır bilgilere tortu oluşturabilme imkânına sahip mi..?

N.E.: Hayır, katiyen… Ağır bilgi, güncel, yüzeysel bilginin bizi götürdüğü bir netice olup, varlığın artık sonsuz yolculuğuna hizmet eden fakat, asla tortu olmayıp, eğer takınılıp kalırsa problem olan, fakat sürekli kendi kendini değiştiren, geliştiren, üreten şuurlu ve canlı bir bilgidir… Yani, bunun tortu olma gibi bir özelliği asla olmayıp, sadece varlığın ona takılarak, onu nihai bir vasfa sokma yanılgısından kaynaklanan belki bir duraklama yaşatabilir… Bilgi kendi kendini üretendir… Bilgi tohumunun özellikleri; bilgi tohumu kendi kendini üretir, bilgi tohumu tedavi edicidir, maddeyi ayakta tutandır, şifa vericidir, geliştirici tekâmül ettiricidir ve realite atlatıcıdır… Bunun bir tortu niteliğine düşmesi asla mümkün değildir… Ancak, eğer varlık bu bilgi tohumunu bir süre kendine yeterli bulup da bir yanılgı içerisinde, ‘Tamam benim işim bununla idare eder…’ derse, o zaman biraz geciktirici olur… Fakat bu bilgiden kaynaklanmaz, varlığın ona yaklaşımından kaynaklanır, ama bir süre sonra bu mutlaka eskilerin ifadesi ile “neşvi numa…” bulur… Yani, yeşerir, ürer ve varlığa mutlaka imkânlarını sunar… Böyle bir özelliği vardır…

Şimdi varlık bu bilgi tohumlarını, zihnindeki bu bilgi yuvalarına yerleştirdikten sonra artık bütün iş bilgi tohumunun maharetine kalıyor… O şuurludur, o kendi kendini üretendir ve o varlığı mutlaka gitmesi gereken hedefe, istikamete yönlendirendir…

MİSAFİR: Ben son paragraftan şunu anladım; ağır bilgiyi alıp onu yüzeye indirmekten ziyade, yüzeysel bilgiden ağır bilgiye ulaşmak idrak ettirici…

N.E.: Şimdi geleceğim ama her ikisi de geçerli… Şimdi bir tebliğ orijinalinden okuyacağım, orada her şeyi açıklayacağız… Söylediğiniz ikisinden biri değil, her ikisi de geçerli… Varlık yüzeysel bilgiye dalar, oradan ağır bilgiye gitmenin uyanıklığını burada yazan şekilde kavrarsa, tekrar onun yüzeysel bilgiye gitmesi ona çok büyük avantajlar getirir… O zaman genel muhtevayı kavradığı için, artık ağır bilgiyi tekrar yakalaması son derece kolay, randımanlı ve süratli olur… Bunları göreceğiz birazdan…

MİSAFİR: Burada belki, aldığı ağır bilgiyi yüzeye yaydığı zaman gereksiz gürültülerden uzaklaşıp, direk bilgiye teması konusu var…

N.E.: Artı onun için yüzeysel bilgi de seviye alır, seviye alan o yüzeysel bilgi ona daha ağır bilginin yolunu hemen çiziverir ve öyle bir devinim ve ondan dolayı da varlık öyle bir donanım kazanmaya başlar ki, artık onun için idrak mekanizması çok süratli bir şekilde gider… Artık der ki varlık, “Tamam, ben her şeyi kavrıyorum…” O artık güncel bilgi içerisinde en basit bir harekette bile, birinin elini sıksa bile Yaradan’ı hisseder, çok büyük bir kozmik bilgi… Çiçeği görse, yaradılışı orada görür… Bir de bakarsınız ki varlık, agrandize olmuş, artık bir anlayış mekanizmasının dişlilerinin böyle devasa adımlarının gidişatı içerisinde yoluna devam eder… Şimdi çok önemlidir, bizlerin artık lafla peynir gemisi yürütme zamanı geçmiştir… Yani, ben artık burada aynı bilgileri bir ikinci kez anlatmanın hüznünü duyarım… Bu yüce rahmetin ışığı altında, bizim artık bırakın bir günü bir gününe eşit olmayı, öğleden öncemizin öğleden sonramıza eşit olmaması lâzım… Eğer sabahki Nurettin ile öğleden sonraki Nurettin aynı ise, ayıptır… Bırakın onu şu salona girmemizle, bu salondan çıkmamızın hepimiz için her defasında artık farklı olması gerektiğini düşünüyorum… Zaman yok, bilgi ile oynaşmanın, bilgiyi bir entelektüel birikim vasfı gibi görmenin zamanını çoktan geçirmiş olmalıyız… ‘Efendim sizin evinizde Meydan Larousse var mı..?’, ‘Var…’ ‘Bende de var…’ ‘İşte başka şu var mı, bu var mı..?” Bunlarla ancak dünya entelektüel yani, malûmat vasfındaki bir birikimin tatminini yaşarız… Artık bizim elimizdeki bu tarz bilgilerin kütüphanemizde durmaması lâzım… Bizim gerçek kütüphanemizin, hem de geciktirmeden ciddi bir şekilde bilgi istiflenecek engin kütüphanelerimizin, artık bizim mantâllerimizin, zihinlerimizin olduğunu bilip, ona göre hareket edilmesi gerekmektedir… İşte bu kütüphanemiz bilgi yuvalarımızdır…

Yalnız bu kütüphanenin, bu bilgi yuvalarının paslı, tozlu ve ihmal edilmiş birtakım işe yaramaz eşyalarla dolu olduğunu da bilmemiz lâzım… Meselâ ne..? Örf, adet, gelenekler, ‘Şunu yapacaksın, bunu yapacaksın…’ vs. Yapmayız aslında… Elâstikiyet ve uyum adına yapmayacağız… ‘Ben bunu bir bilgi yuvamın içerisini işgal edecek şekilde zihnimde tutmam kardeşim…’ Giderim ben bir ortama girerim, Anadolu’nun bir köyüne, hemen bakarım şöyle etrafıma, algılayabildim, algılarım, giderim… ‘Birini çağırın…’ derim… ‘Burada örf, adet, gelenek nedir Kardeşim..?’ ‘burada 12.00’den sonra erkeklerin dışarı çıkması çok ayıp…’ ‘Tamam çıkmam, ya kadınlar..?’ ‘Kadınlar hiç çıkmıyor…’ ‘Tamam hiç çıkmayız…’

O ortamın bilgisi ne ise ona hemen uyum sağlarız, ona karşı gelmenin aslında uyumsuzluk olduğunu biliriz, ona uyum sağlamanın ise bir ruhî meleke olduğunu ve bir varlığın tekâmül yüzdesinin girdiği ortamlara uyum sağlama yeteneğine bağlı olduğunu biliriz… Uyum ve elâstikiyet yeteneği bir varlığın gelişiminin ölçütüdür… Giderim oraya, “tamam şartlar bu mu, çıkmıyorum…” ‘Efendim bu köye girdiğinizde eğer camiye beş vakit gitmezseniz çok büyük tepki alırsınız…’ ‘Giderim o halde… Burası Yunan, giderim, oraya da giderim, burası bilmem ne, oraya da giderim’ Eğer o toplumun örf, adet, geleneği ise… Ama asla bunu zihnimdeki bir bilgi yuvasına oturtup da bütün ortamlarda bunu uygulayacağım demem… İşte örf, adet, geleneğin kirliliği ile, kirsizliği bu manâda… O köyden çıktığım anda bitmiştir oranın kuralları, girdiğim ortamın bilgisine uydum, çıktım, yeni girdiğim ortamın bilgisi ne ona uyacağım… Zihnimde ne çıktığım ortamın bir kalıntısı var, ne gireceğim ortamın hazırlığı var, hiçbir şey yok… Pırıl pırıl zihnim… Ahlakta da bu böyle… ‘Efendim bu ortama girdiniz, ahlakî olarak sen karınla bile yürüme…’, ‘Tamam peki…’ Öteki ortama girdin, ‘Karına mutlaka sarılman lâzım…’, ‘Tamam peki, sarılırız…’ Bu tarz bir yaklaşım… Neticede, ne sarılmak veya sarılmamak, ne uzak kalmak veya kalmamak, hiç birinin kalıntısı yok… Özgürsünüz ama özgürlük nerede..? Girdiğiniz ortamın her türlü koşuluna siz kendi iradeniz ile uyum sağlama adına, o niyetle… Yoksa boyun eğme şeklinde değil… Giriyorsunuz, oraya uyum sağlıyorsunuz ve o uyum sayesinde o ortamdaki varlıklar ile çok bereketli ilişkilerde bulunuyorsunuz ve çok büyük etkileşimler oluşturuyorsunuz, onları da geliştiriyorsunuz, kendiniz de gelişip çıkıyorsunuz, özgürsünüz…

İşte özgürlük bu manâdadır, sakın özgürlüğü kendi bilgi yuvalarınızdaki birtakım kabullerinizin kalıntılarına esir olma şeklinde anlamayın… ‘Arkadaş ben nereye gitsem bu ceketi benim üzerimden çıkartamazlar, ben özgürüm…’ ‘Hayır sen o ceketin kölesisin… Ceket seni esir almış… Sen cekete esir olmuşsun, hapis olmuşsun…’ ‘Efendim ben öyle bir varlığım ki, kimse benim ceketimi çıkaramaz…’ vs. ‘Hayır sende özgürlük değil tam tersi ceket köleliği var…’ Onun için bu bilgi yuvalarının temizliği gerçekten özgürlük ifadesidir… Özgürlük de, biliyorsunuz bir varlığın gelişiminin en öneli özelliği, varacağı hedefidir… Geliştikçe gelişecek olan bir unsurdur… “Körelmemiş göz dedik, tıkanmamış kulaklar ve bağlanmamış ağız…”

N.E.: Özenle dikkat etmemiz gereken nokta şu ki, güncel hayat içerisinde her ne yaşıyor isek, ister sıkıntı veren, ister hüzün veren, ister sevinç veren, ister mutluluk veren, ne verirse versin bunların mutlaka bizi ağır bilgiye yani, idrak oluşturucu bir bilgiye götürmek üzere özellikle bizim için opere edilmiş, bizim için özenle hazırlanmış olaylar olduğunun bilincinde olmamız lâzım… Bu çok dünya dışı bir bilinçtir inanın bana… Bir insanın sıkıntılarının, yani dünyasal, içinden çıkılmaz gibi gördüğü müşküllerinin karşısında böyle bir bilinç içinde olması, o müşküllerin bir illüzyon mekanizması ile yok olduğunu görmesi ile özdeştir… Bu bilinçle ama idrakli bir yaklaşımla meselelere böyle bakabilecek duruma gelmiş bir insanın dünyasal müşküllerinin birer sabun köpüğü gibi ondan uzaklaştığını görmesi çok mümkündür… Onun için birtakım yüzeysel bilgilerin sıkıntıları yüzünden onların derinine inemeyip, onları derinlemesine tefekkür etmeden muhtevasını küçümsememiz, onlara gereken ilgiyi göstermememiz bizi daha çok sıkıntıya sokucu sebep oluyor… Müşkülleri koyan sizlersiniz, kaldıracak olan da yine sizler olacaksınız… Tebliğ ifadesi ile söylüyorum bunu;

“Yaşamınızdaki müşkülleri koyan sizlersiniz, kaldıracak olan yine sizler olacaksınız…”

Yeter ki size o müşkül gibi gelen yüzeysel ve güncel bilginin küçümsenmeden derinine inilsin, onun anlatmak istediğini anlamak buranın çok ciddi sırrı…

Şimdi efendim burada dönemeçler kavramı vardı… Dönemeçler ise şudur; varlığın, ister bir enkarnasyon içerisindeki hayatının belirli bir zaman diliminden başka bir zaman dilimine geçişi olsun, isterse günlük hayat içerisinde günde bir, iki defa bile yaşanabilecek olan idrake yönelik hamlediş noktaları olsun, bunlar dönemeçleri tarif eder… Yani bizler günlük hayat içerisinde belki iki saatte, üç saatte bir bunu yaşarken, bir ömür içerisinde bir, iki sefer dönemeç noktalarını yaşayanlar da olabilir… Enkarnasyonlarımız içerisinde de üç-beş enkarnasyonda bir bunu yaşarken, sikluslar içerisinde bir kez dahi yaşanan böyle dönemeçler vardır… Bu dönemeçler, varlıkların belirli bir yüzeysel bilgi birikiminden idrak ettirici ağır bilgiye geçiş noktalarıdır… Yani biz önce hayat içerisinde yüzeysel bilgileri deneriz, farkında değilizdir, onu küçümseriz, muhtevasını gözden kaçırırız, onun bize böyle bir mekanizmanın çok önemli bir yol göstericisi olduğunu hep ihmal ederiz, bunlar bir süre sonra öyle bir birikir ki, artık son yaşadığımız güncel bilgi bizi birden bire idrak ettirici ağır bilgiye sevk edici olur… İşte o nokta bizim dönemeç noktamızdır, yani idraksiz bir gidişattan, idrakli bir gidişattaki ana geçiş noktası dönemeçleri tarif eder… Tabi bu dönemeç noktalarında varlıklar, mekanizmanın doğru işlemesine hep sebep olamadıklarından hep o dönemeç noktalarında dolanıp dururlar… Meselâ hayat içerisinde bizim güncel yüzeysel bilgi olarak…

N.E.: Bizim dönemeç dediğimiz noktalarda idraki oluşturucu ağır bilgiyi yakalayamama beceriksizliğimizden kaynaklanıyor… Ve tekraren bize hep o imkânlar sunuluyor, işte rahman ve rahimlik bu… Af mekanizması, ‘Denedim olmadı…’ bir daha, bir daha vs. Bu tabi bilinçsiz bir bakış içerisinde hayatın ne kadar yaşanmaya değmez, tatsız ve aynı şeylerin yaşandığı ve sıkıntıdan başka bir şey olmadığı fikrini veriyor… Ve insanlar tabii çok düşük enerjilere muhatap oluyorlar, enerjileri düşüyor, hayatı tatsız, yaşanmaz ve ne olduğu belirsiz ve içinden çıkılmaz bir labirent dizisi olarak görüyorlar… Oysaki biraz uyanıklık, detayların özenle küçümsenmeden incelenmesi, muhtevanın kavranmaya çalışılması, bizim süratle bu hoşumuza gitmeyen mâniaları aşmamıza sebep olacaktır… İşte bu da idraklenmedir; idraklenmedir bizim hayatımızdaki müşkülleri halledecek olan… İdrak cehti içinde değilsek müşküllerimizi sunî birtakım yani, yine yüzeysel bilgiler ile çözmemiz mümkün değildir… Yüzeysel bilgilerin, güncel bilgilerin bize önümüze çıkarttığı mâniaları, sıkıntıları, aşılamaz gibi görünen engelleri aşmamızın tek yolu o noktada ağır bilgiyi yakalamaya çalışmaktır… En azından bunu yapamıyorsak ki, sizlerin yapabilmesi çok olasıdır, el yordamı ile bir gidişat içerisinde olan dışarıdaki insanın yapması çok daha güçtür, el birliği ile böyle bir nimetin altındayız, bunu değerlendirelim… Ve en azından bizim yapabilmemiz için de bu tür sıkıntılı hallerde bu bilgileri gündeme getirip, ‘Yarabbi…’ ne derseniz, ‘Allah’ım…’ deyin, ‘Yarabbi…’ deyin, hiçbir şey demeyin, ya da deyin ‘Ben şu noktada bir ağır bilgiye, bir idrak taşına ihtiyacım var, ben biliyorum, ama ne olduğunu çıkaramıyorum bana yardım edin… Ey yüce enerji…’ ne derseniz deyin, ‘Bana yol göster ben şu idraki edineyim, yeter artık… Ben güncel bilginin, içinden çıkamadığım için sürekli üzerime gelmesinden artık tamam dedim… Bana şu noktadaki ağır bilginin nasibini edindir…’ şeklinde dua ediniz… Bunu talep etmek kadar güzel bir dua yoktur…

Şimdi ben tebliği baştan aşağı okuyacağım, eğer vaktimiz kalmazsa haftaya bunun üzerinde devam ederiz, çünkü hepimiz hayat içerisinde tekrarlanan sıkıntıların yoğun baskısı altında hakikaten sıkıntı altındayız… Bunu aşmadığımız sürece bilgi yuvalarımızın temizlenmesi mümkün değildir… Ve bir tebliğde şunu söylüyor; diyor ki “Sizin ibadetiniz nedir bilir misiniz..? Sizin ibadetiniz şuurlarınızdaki bilgi yuvalarının kirini, pasını temizleyip yepyeni bir bilginin hazırlığı içerisinde onu pırıl pırıl tutmanızdır…” Yani, “Zihninizdeki tüm kiri, pası, güncel bilginin etkilerini o yuvalardan kurtararak temizleyin…” diyor, “Kirlettirmeyin onları…” diyor… Hem kendinizde, hem birlikte olduklarınızın zihinlerindeki bilgi yuvalarının pırıl pırıl bir temizlik ile bekleyişe bırakılması sizin ibadetinizdir… Okuyorum;

“Dönemeçlerin bilgisi…” yani neydi bu dönemeçler; varlığın bir idrake ihtiyaç kespettiği bilgi yuvası hazır, varlık hazır, sıkıntı içerisinde hiçbir yüzeysel bilgi artık onu doyurmuyor, onu doldurmuyor, onun ihtiyacını karşılamıyor… Böyle bir hale gelmiş varlık, sıkıntıda, içsel sıkıntısı var, parası var çözüm yok… Parası yok yine çözmemiş, şöhreti var olmuyor, şöhreti yok olmuyor, hiçbir dünyasal imkân, yani yüzeysel nitelikteki hiçbir bilginin onun için artık çözüm olmadığı bir noktada varlık, artık bir dönemecin idraki içerisinde olmaya başlıyor… Seziyor onu, ‘Artık benim aşmam gereken bir merhale var…’ diyor… Bakınız dönemeçlerin bilgisi ağır bilgi, yani idrake giden taşlar şeklinde ve yüzeysel bilgi görünümündeki güncel bilgi şeklinde alınmaktadır… “Dönemeçler kişilerin realitelerine ait olabildikleri gibi…” yani, bir realiteden bir üst realiteye geçme noktasıdır bu dönemeç veya realite basamaklarımız vardı ya ve her basamağın kendi katmanları arasındaki geçiş noktaları, işte onlar da dönemeç noktalarıdır… Yani varlık o katmanı denemiş, denemiş bilgi ile doyurmuş, artık o bilgilerin bir kıvılcım şeklinde idrak edilmesi ve şuura damlaması lâzım ki, bir üst realiteye geçsin, işte böyle bir noktada dönemeç yaşıyor varlık… Dönemeç böyle bir şey…

“Dönemeçler kişilerin realitelerine ait olabildikleri gibi sikluslar hatta yaradılış kademeleri içerisindeki skalaları dahi kapsayabilmektedir…”

Yani bu muhatap olduğumuz bilgi Yaradan’ın en ücra köşesine kadar geçerli olan bilgidir… Yani, yüzeysel bilgiyi burada tabi ben, bu kesafete göre dünyasal bilgi, güncel bilgi, günlük hayat içerisindeki bilgi olarak ifade ettim… Bu bizi ağır bilgiye götürecek ama ta üst kesafetlerin bir noktasındaki bilgi şu anda bize erişemeyeceğimiz kadar yüksek seviyeli ağır bilgi gibi gelirken, o noktada o noktanın güncel bilgisi de olabiliyor… Yani Yaradan’ın en yüksek seviyelerinde dahi bu bilgiler geçerli, oranın da güncel bilgisi ve yüzeysel bilgisi ve onun götüreceği ağır bilgi ve dolayısı ile dönemeç noktaları var… Yaradılışın her noktasında geçerli, ilginç olan bu… Sakın bu bilgileri sadece bizim dünya titreşim seviyesinin, dünya tatbikat sahası kesafetinin bilgisi olarak almayalım… Biz anlayalım diye, bu ağır bilgiye götürücü bilgiyi güncel ve yüzeysel anlayışımıza uygun olması bakımından öyle kavramlar şeklinde ifade etmiş… Oysaki her kademede yüzeysel, ağır, yüzeysel, ağır… Varlık geliştikçe bugün ağır olarak aldığı bilgiyi, bir üst ağır bilgiye geçeceği vakit o noktada onu yüzeysel olarak kabul edebilir…

“İktidarın, itibarın ve bireyselliğin görüldüğü her kademe bu tarz dönemeçlerle yürüdükleri yol üzerinde devamlılık arz edebilirler… Bu kademeler için yol dümdüz değildir…”

Bakınız şimdi burada mekanizmayı biraz dikkatli dinlemenizi rica ediyorum…

”Dönemeçlerin yüzeysel bilgileri küçümsenmemeli ve muhteva gözden kaçırılmamalıdır…”

Bakınız burada nasıl çalışıyor mekanizma…

“Kişi realitelerine ait dönemeçleri yaşarken…”

yani bir realiteyi artık doyurmuş bir üste geçecek,

“Süratini ayarlamayı öğrenir, alanını kontrol etmeyi öğrenir ve gidişatının dümdüz olmadığını öğrenir… Artık grafik dümdüz yükseleceğini zannettiği bir noktada dönemeçle karşı karşıya gelir… İşte bu noktada varlığın seçmek zorunluluğu kendisine sunulur… Bir şeyleri seçmek zorundadır… Dönemeç noktasını öyle algılayın…”

Yani böyle lineer bir gidiş içerisine girmiş, artık dümdüz bir yol varmış diye düşünürken önüne bir imtihan noktası geliyor, işte burası dönemeç noktası… Bu o varlığın olmaması gerekene gitmesini de, olması gerekene gitmesini de ihtiva eden bir nokta… Varlık orada işte dönemeç noktasında bu seçimini yapmak zorunda kalıyor…

“Manevrası kıvrak ve anlayışı keskin olmaz ise, karşılaştığı dönemeç giderek keskin bir viraj hâlini almaya başlar… Burada dikkat çeken husus, önce yüzeysel bilginin sunduğu imkânı görmektir… Zira yüzeysel bilgi varlığı ağır bilgiye doğru götüren yoldur… Ağır bilgi idrake konulan taşların bilgileri olmaları özelliklerinden dolayı varlıkla direk temas hâlinde olmazlar… Varlık kendi cehti ile yüzeysel bilgiyi süratli bir şekilde hazırlayarak ağır bilgiye ulaşır ve idrak taşlarından bir tanesini idrak hanesine sıkıca yerleştirir… Umumî mahiyet hakkındaki bilgisi de böylece sağlamlaşmış olduğundan tekrar yüzeysel bilgiye döndüğünde bu sefer ağır bilgiye giden yolu kısa ve süratli ve hızlı olur…”

Şimdi bakınız, bizler dünya hayatı içerisinde bu gidiş gelişlerin farkında olsak da olmasak da muhataplarıyız… Yani yüzeysel, güncel bilgi içerisinden bir nokta bizi bir anlayışa sevk etmeye çalışıyor, ağır bilgiye doğru, idrake götürmeye çalışıyor… Eğer biz burada uyanık olursak diyor ki,

“Varlık derhal o yüzeysel bilgiden ona lâzım olan ağır bilgiye kavuşur…” Yalnız, “Bu kavuşma bitmiş, nihaî bir durum değildir…” diyor…

Tekrardan o ağır bilgiden yüzeysel bilgiye giderse varlık, bu sefer ikinci turu son derece ne olur diyor, ikinci turda “Ağır bilgiye giden yolu kısa, süratli, hızlı olur…” diyor…

“Böyle varlıkların dönemeçleri gayet yumuşaktır… İnerken çıkacakları bilgisine sahip oldukları için yolun ehemmiyetini bilerek emniyet, sakinlik ve sadelik içindedirler…”

Şimdi buna bir küçük misal vererek biraz daha açıklama gereği hissediyorum… Şimdi sizlerin normal hayat içerisinde karşılaştığınız bir olayı hep birlikte ele alalım… Hepimiz karşılaşıyoruz… Meselâ bunlardan bir tanesi ne olsun, aklınıza gelen var mı..? Yüzeysel bilgiden bizi ağır bilgiye götürecek olan bir misal..?

MİSAFİR: Ben… Bu konuyu siz anlatırken kendi yaşantım sürekli gözümün önüne geliyor, ondan kısa bir örnek anlatmak istiyorum… Sanırım 1991 yılıydı, o dönemler ben ateisttim, daha çok varoluşçu felsefe ile iç içeydim ama metafiziği metheder durumdaydım… Daha çok materyalist bir bakış açısı ile o gelenekçi felsefesini savunuyordum… O dönemlerde ben çok ağır bir deneyim yaşadım, uzun süre birlikte olduğum kız arkadaşımdan ayrılmıştım, o beni çok etkiledi, o benim için çok kuvvetli bir dönüm noktası olmuştu… O an içsel olarak bir şekilde yöneldim Tanrı’ya… Bunun bir cevabı ve anlamı olmalı diye sordum, içten sordum… Bir gün kitapçıda, hiçbir zaman gidip bakmazdım metafizik neşriyatının olduğu bölümlere, bir şekilde yöneldim ve gittim… Mevlâna’nın bir kitabını almıştım orada, hayatını ve eserlerini anlatıyordu… O çok büyük bir dönüm noktası idi benim için… Orada önyargılı dahi olamadım, daha önce olurdum… Aldım okumaya başladım, önce beni duygusal bedenimden vurdu bu okuduklarım, daha sonra mantıklı açıklamalar getirdim kendime göre, büyük bir dönüm noktası olmuştu… O yüreğimde katılaşmış olan tortuları yıkayıp geçen kuvvetli bir sel gibiydi…

N.E.: Ve bunu kendi hayatınızda bir dönemeç noktası olarak algıladınız anladığım kadarı ile… Hanım arkadaşınızla ayrılmanız, sanki yüzeysel bir bilgi; sizi bir, tabi Mevlâna kitabının yardımı ile bir Mevlâna anlayışına, ağır bilgisine mi götürdü..? Böyle bir şeyi idrak mi ettiniz..?

MİSAFİR: Benim için metafizik olarak değerlendirip, önyargı ile reddettiğim bir realiteye kapılarını açtı… Tabii o duygusal coşkunluğunu da yaşadım ben bunun oldukça, bir anlamda merhem de oldu bana… Fakat daha sonra, sürekli diyoruz ya bunlar bir basamaktı benim için… Önce duygusal olarak bunun güzelliğini yaşadım, sonra bilgisine yöneldim… Sonra birlikte sürekli kendimi aştığım sürece farklı şeyler sunuldu… Bunu şimdi çok daha net olarak görebiliyorum o zaman içinde yaşarken bu mekanizmanın nasıl çalıştığını teorik olarak da detaylı bilmediğim için o gözle bakamıyordum… Sadece kuvvetli bir niyette bulundum kalbimden bütün bunların olmasına dair… Yoksa söylediğim gibi materyalist bir bakış açısı ile hiçbir şekilde anlamlandıramıyordum ve gerçekten sınıra gelmiştim… O anda yani, ‘Her şey bitti…’ dediğim anda bir çözüm sunuldu bana…

N.E.: Şimdi tabii bu söylediğiniz de çok önemli bir mekanizma… Varlık çaresizlik hâli içerisine girmedikçe gereken yardımları alma mekanizması devreye girmiyor, bu da çok enteresandır… Çaresizlik hâli Uzakdoğu ezoterizminde çok önemlidir… Çaresiz kalınmalı, çaresiz kalmak rahmetle kavuşmanın sınır noktasıdır… Ve dönemeç noktaları da insanların daha çok yüzeysel bilginin içinden çıkamadığı çaresizlik noktalarında meydana gelir, işte orada varlık idrake varır… Bu bir tür yayın oku fırlatması şeklindedir; o çaresizlik hâli, yayın iyice gerildiği, hat safhaya varıldığı, tabii ki beden faaliyetleri açısından da varlığın bütün beden merkezlerinin faaliyetlerini durdurduğu, işi sadece içgüdü merkezine bırakması hâlidir… Yani orada düşünce stoptur, orada duygular stoptur, orada hatta çaresizlik hareket merkezi de stop etti mi içgüdü merkezine kalan bir varlık mutlaka üst bedenlerle irtibata geçer… İşte o noktada varlık, zaten çareye de kavuşur, o oradadır, üst bedendedir, çeker alır… Ama böyle bir hale girmedikçe, hâlâ zihniniz size çözümler üretmeye çalışıyorsa yanılgılar içerisinde (yanlı zihin çünkü), hâlâ geçmiş, gelecek gibi böyle gezintileriniz varsa, hâlâ duygularınız öyle dolaşıyorsa size merhem sunulmaz… Yoktur, mekanizma sunmaz bunu, çaresizlik bu manâda çok önemlidir… Dönemeç noktaları da bu çaresizlik noktalarını ifade eder aslında… Yalnız diyor ki,

“Varlık çaresizlik içerisinde bir dönemeç noktasını yüzeysel bilgiden ağır bilgiye geçiş şeklinde yaşadıktan sonra, o edindiği ağır bilginin imkânı ile tekrar yüzeysel bilgiye döndüğünde artık ikinci devinimi birinci kadar kontrolsüz, zayıf, bilinçsiz olmaz…”

O ilk devinimin getirdiği imkânla ikincisi daha kıvrak olur, süratli olur, yumuşak olur, yani varlık orada daha bir kontrollü seçimler yapar…

MİSAFİR: Bende de onun tersi oldu, aldığım bilgi ile sevgiye dayanmayan bir ilişkim olduğunu anlayıp bitirdim…

N.E.: Yalnız şöyle, onu öyle telâkki etmeyin… Sonuçta öyle gibi görünüyor ama sizin o yüzeysel bilginiz, sevgiye dayalı olmayan bir deneyimin bilgisi, sizi sevginin bilgisine götürdü… Yani bakınız, öylesine komplike bir yaradılış düzeni içerisindeyiz ki, sevginin bilgisine gitmek için ille sevgi deneyimi yaparak yol geçilmez… Siz sevgisiz bir deneyimi deneyimleyerek, sevginin bilgisini elde etmişsiniz… Dolayısı ile onunla bakışınız değişmiş, hemen kendinizi çekmişsiniz… Meselâ hayat plânında yardımlaşma ve dayanışmayı uygulayacak bir insanın bizim lineer beynimize göre mutlaka zengin bir aileye enkarne olması, büyük maddi imkânlar içerisinde olması ve çevresinde yoksulların olması gibi bir kabulümüz vardır… Yani, yardımlaşma ve dayanışma hayat plânına tabî bir varlık zengin olmalı ve çevresinde de yoksul kimseler olmalı ki, bu imkânlarını kullanabilsin vs… Değil aslında… Öyle yardımlaşma ve dayanışma yasasını uygulamaya soyunmuş, öyle bir ilkeyi uygulamak için hayat plânına taahhütte bulunmuş bir varlık vardır ki, birinci derecede, yoksul olarak enkarnasyonu geçirir… Yani, kendisine yardım edenlerin deneyimini gözlemler, oradan bilgi alır… Çünkü, yardımlaşma ve dayanışma yasası bir, veren; iki alan taraftır, ille bunun ‘veren taraf’ olarak kabulü bizim duygusal ve zihinsel yanılgımızdır… Yardımlaşma ve dayanışma yasasını uygulayacak bir ruh varlığı, ‘alan taraf’ da olmayı göze alır… Ben yoksul olmak için gidiyorum, yardımlaşma ve dayanışma yasasının alan tarafının deneyimini yapmak istiyorum… Bu yasada verenin ortaya koyduğu değer kadar, alanın ortaya koyduğu değer de çok önemlidir… Her ikisi de ortak bir faaliyet içerisindedir… Dualitenin iki tarafını denemek lâzım… Bunun gibi, onun için sevgi deneyimi yapan her varlık ille gelip burada herkesi sevecek, onu sevecek vs… gibi bir mantığı yoktur… Hayır, sevgisizliği deneyerek sevgiyi anlayacak bu sefer…

Meseleye girift ve sınırsız bakmaya başladığımızda iş bizi o kadar enteresan komplikasyonlara sevk ediyor ki, beynimiz reddediyor artık… Siz de öyle bir yüzeysel bilgiden, yine ağır bilgi olan sevgiyi yakalamışsınız… Her iki taraf da aslında sevgiyi deneyimledi, bizim zihnimize göre olumlu yönden, öbürü yine bizim zihnimiz açısından olumsuz yönden… Ama her ikisi de deneyim…

Meselâ aile yaşamı, evli olanlar bilir, bekar olanlar da inşallah bilecekler yakında, aile ortamı ilâhî ilkelerin en yoğun uygulandığı bir ortak alandır… Onun için dünya tatbikat sahasındaki evliliklerin çok kozmik mahiyeti vardır… “Yukarısı aşağıya benzer…” ifadesinde ağır bilgi ile yani, idrak taşı koydurucu bilgi ile, yüzeysel bilginin aslında birbirinden çok ayrı olmadığını da görüyoruz… Çünkü, yukarısı aşağıya benzer… Yani aşağıda yaptığımız her yüzeysel bilgi vasfındaki tatbikatımız mutlaka yukarıda bir ilâhî iradenin ilkesine bağlanıyor… Bakınız, bu Merkez Yüce Plân tebliğlerinde şöyle bir ifade var, hemen bununla bağdaştırmak istiyorum, farkındalık nedir..? Şöyle tarif ediyor;

“Farkındalık idrakin iki ucu açık bırakılmış hâlidir…”

Yani bu ne demektir..?

Siz bir dünya plânetinde, dünya tatbikat sahasında bir tatbikat yapıyorsunuz, neyse plânınız ve bu yaptığınız tatbikatı sadece yüzeysel bilgi niteliğinde olan ve sizi idrake götürmede yeterli olmayan kısmını yaparken, eğer bunu dünya dışı, yani ruhsal alem ile ilgili bir ilkeye, (bunun adı da ağır bilgi olsun) bağlamazsanız farkındalık elde edemiyorsunuz… Yani, bir karınca yuvası görüyorsunuz, burada bir delikten çıkıyorlar, gidiyorlar, oradan bir şey alıyorlar, geri geliyorlar… Bakıyorsunuz, hayretler içerisinde kalıyorsunuz, ‘Vay neler var…’ diyorsunuz, yürüyüp gidiyorsunuz… Bu farkındalık değildir… Siz sadece karınca yuvası hakkında malûmat edindiniz… Böyle bir yaşam tarzları var… Eğer siz orada o güncel bilgi niteliğinde karşınıza serilmiş olan o tabloyu çok ciddi bir rikkat ile özenle gözlemleyip, çok derin bir tefekkür, derin düşünceye tâbi tutup da, ‘Ya bu nasıl bir yaradılıştır..? Sonsuz olan enerji gelmiş buraya…’ detaylarla ama, görebilirseniz o güncel bilgi olmaktan çıkar… Mükemmel düzenler, mükemmel şuur, bir şey yani… ‘Askerleri var; sırf koruma için bekliyor, taşıyıcıları var, görev taksimi muhteşem… Biri diğerini şaşmıyor, biri ölse içeri taşıyorlar, muhteşem ilkeler…’ gibi derine dalıp görebiliyor musunuz..? O karıncanın her hareketinde Yaradan’ın, yani buranın bir ilkesini yakalayabiliyor musunuz..? Ne meselâ..? Düzen, kaotik gibi görünen ama çok ciddi bir düzen… Çok ciddi… Dikkat ederseniz düzeni görüyorsunuz, uzaktan bakın karmakarışık giden bir kitle var… Değil… Dikkatli baktığınızda kaotiğin içerisindeki düzeni görüyorsunuz, ‘İşte yaradılış düzeni…’ diyorsunuz… Ondan sonra elâstikiyeti görüyorsunuz, uyumu görüyorsunuz, görev paylaşımını görüyorsunuz, özveriyi görüyorsunuz; yani Yaradan’ın tüm vasıflarını karıncanın o yaşamı, o küçücük dünyasında görebiliyorsunuz… İşte farkındalık budur… Karıncayı gözlerken, bunu külliye bağlayıp Yaradan’ın ilkeleri ile bağdaştırmaya başladığınızda farkındalık orada başlıyor…

Geri kalan hepsi sadece gözlem, farkındalık değil… Meselâ bir insanla ilişkidesiniz hoşunuza giden, gitmeyen tesirler aldınız, adamla kavga ettiniz, tartıştınız, sizi eleştirdi, siz onu eleştirdiniz… Burada sizin adama dikkatli bakıp da yumruk yememeye veya zarar görmemeye dikkat etmeniz bir farkındalık değildir… Farkındalık asla dikkat değildir… Bunu ne yapacağız..? Böyle realiteler var dünya üzerinde… Bu adamın şahsında değil, temsil ettiği realitede bir gözlem yapıyorum ben… Demek ki, yeryüzünde bu adamın temsil ettiği bir realite, bir topluluk var… ‘Peki…’ diyeceksiniz, ‘Bu nasıl iştir..?’ Bu dünya, üzerinde devre sonuna gelmiş, böylesine ilkel düşünen ve böylesine savaşçı, kırıcı, dökücü, öldürücü vs. özellikte hâlâ realiteler barındırıyor, ‘Bu nasıl iştir..?’ deyip de derin bir tefekküre girdiğinizde, işte siz o adamla olan o basit ve negatif ilişkinizi Yaradan nezdinde külli bir soru ile, ne yapıyorsunuz, gerçek farkındalığa dönüştürmeye çalışıyorsunuz, işte farkındalığı böyle anlamak lâzım…

İşte buradaki yüzeysel bilgi nasıl ağır bilgiye bizi götürür, işte böylesine küçümsemeden, muhtevanın göz önüne alınması gerekiyor, neyi kapsıyor, nedir vs. gibi… Bu şekilde bakarsanız ancak ağır bilgiye gidebilirsiniz… Yani özet olarak, ister bu konu anlaşılmış olsun, ister anlaşılmamış olsun yarın sabahtan itibaren hayat içerisindeki güncel veya yüzeysel bilgi vasfındaki en küçük detayları, lütfen, ilâhî yasalar çerçevesinde nasıl algılayabilirim ona bakın… İşte o zaman biz dünya standart beşeri yapısının dışına taşmaya başlayacağız… Böyle olunca ne olacak biliyor musunuz..? Her an güncel bilgi ile karşılaşan bizler her an dinamik olacağız… Her an bulunduğumuz ortamın bilgisine sahip olmaya başlayacağız… Ve dolayısı ile hedefimiz kısa değil epey uzaklara gitmiş olacak… Çünkü her karşılaştığımız kısa hedefi biz, külliye bağlı bir ağır bilgiye sebep olarak göreceğiz ve hedefimiz ağır bilgiye yönelik olacak yani, hedefimizi ileriye atmış olacağız… Soru üretmemiz bile yeter, cevabı almamız şartı çok fazla da şimdilik yok…

Aynı tebligatın sonunda şöyle bir ifade var, bu ifade de bizim özen göstermemiz gereken bir ifade… Diyor ki,

“Muhatap olduğunuz bilgiye sadakatli olun…”

Sadakatin ne olduğunu hepimiz biliyoruz, sadık olma…

“Zanlarınız ve şüpheleriniz ile bilgiyi sınamaya kalkmayınız…”

Şimdi bu geçen hafta “En inandığınız şeylere karşı elâstikî, inançlarınıza karşı elâstikî olun…” dememle çelişiyor gibi algılanabilir, zira hemen zihinlerde bir şeyler olduğunu hissediyorum… “Zira bu tarz sınamalar…” Ne ile sınama..? Bakınız ‘Bilgiyi sınamayın…’ demiyor… Sınama şeklini göz önünde bulundurursanız geçen haftalarla çelişmediğini göreceksiniz…

“Zanlarınız ve şüpheleriniz ile bilgiyi sınamayın…”

diyor, zan ve şüphenin ne olduğunu kişilik özelliklerinde gördük… Biliyorsunuz septik tutum özelliği negatifi ile kuşku şeklinde, pozitifi ile araştırma şeklindeydi… Burada araştırmacı olmak ayrı konudur, negatifine düşüp önyargıyla reddetme ayrı bir konudur, zan ve şüpheyi böylesine bir ana özellik olarak alacağız… Kuşkucu olmak negatifliği ile yani… Dolayısı ile de ‘Bilgiyi sınamayın…’ demiyor, “Bilgiyi zanlarınız ve şüpheleriniz ile sınamaya kalkmayınız…” diyor… “Zira bu tarz sınamalar…” yani zan ve şüphe ile, yani önyargı ile reddetme şeklindeki sınamalar,

“Birikmiş tortuların meydana getirdiği kirli süzgeçlerden ibarettir…”

Yani bakınız, şu bilgi yuvaları var ya, tahtaya çiziyorum, zihnimizdeki bilgi yuvaları kişilik özelliklerinin negatifleri ile dolu olduğunda yani, zanlarla, şüphelerle, daha önceden bize kabul ettirilmiş kabul standartları ile bunlar dolu ise, zaten bilgi o yuvalara girme fırsatı bulamaz… Bilgi tanesi, tohumu buraya giremez… Tanesi buraya girdiğinde tortulu olur, dolayısı ile bizler bilgiyi ne yaparız o zaman, reddederiz… Diyor ki,

“Zira bu tarz sınamalar birikmiş tortuların meydana getirdiği kirli süzgeçlerden ibarettir…”

Annem, babam ‘Her bilgiyi hemen kabul etme…’ dedi, ‘Ben şu inanç kurumunun, dinin mensubuyum, onun bilgisinin dışında bilgi kabul etmem…’ gibi bilgi yuvalarınızı doldurduysanız, “Süzgeçler bundan ibarettir…” diyor… Bu süzgeçlerin tek bir faydası vardır;

“Bu süzgeçlerin tek bir İfadesi vardır; o da büyük elek içerisine bir an önce düşmeyi temin ederek, elenme sürecini kısaltmasıdır…”

Büyük elek içerisine düşüp elenmek kötü bir şey midir..? Hayır… O bir düşüş ifade eder bizim lineer zihnimize göre ama her düşüş bizim anladığımız manâda negatif, kötü bir şey değildir; bir çıkışın habercisidir… Her düşüş kozmik yolculuğunuzda çıkışın vesilesi olur… Onun için bize göre sanki bir düşüş, gecikmişlik, geri kalmışlık, yarışı kaybetmişlik gibi görünse de aslında hiç de öyle değildir… Sadece varlığın bir tortu ile kirlenmiş süzgecini temizlemesi için bizden biraz daha fazla vakit kaybetmesidir, başka hiçbir şey değildir… “Bu süzgecin tek bir ifadesi vardır…” Nasıl süzgeç..? Tortularla meydana getirilen süzgeç; zan ve şüphe tortuları ile… O da diyor, “Büyük elek içerisine düşmeyi bir an önce temin eder…”, elenmeyi kısaltır… “Yolunuz düz ve gidişiniz salih olmalıdır…” Yolunuz düz dediği de dönemeçlerde çok kıvrak değil de, böyle yumuşak virajlarla (düz dediği, tam dümdüz olmamız mümkün değil), dönemeçlerde mümkün olduğu kadar keskin virajda savrulmadan, daha geniş açılı bir virajla alabilmemiz… Bunun için mutlaka bu akşamki bilginin üzerinde düşünmemiz lâzım, bir dahaki çalışmaya soru üretmemiz lâzım, o soruları burada misallerle açmamız lâzım ve sizin sayenizde bizim de biraz idrake gitmemiz lâzım…

Hoşça kalın…

(5)