Menü

Merkez Bilgi Alanı Vakfı – 11

30 Ocak 2017 - Merkez Bilgi Alanı Vakfı

MERKEZ BİLGİ ALANI VAKFI – 1999
Derin Felsefe Semineri Dizisi: 15 / Nisan / 2002
KONU: B / 02
BİLGİ ENERJİSİ / 03.
(Bilgelik – Tebliğ / Vahiy – Medyomluk Mekanizması – Sembolizm)
Konuşmacı: Nurettin ERSOY
İrticalen yapılan konuşmaların kaset deşifrasyonlarıdır.

MİSAFİR: Kendi realitemiz girdiğimiz ortamın realitesinden daha yüksek seviyede ise, oraya uyum sağlamak yerine, bulunduğumuz realitenin bilgilerini o ortamdaki insanlara aktarsak daha faydalı olmaz mı..?

N.E.: Güzel bir noktaya temas ettiniz… Aslında burada ciddi bir bilgiye ihtiyacımız var… Siz diyorsunuz ki; ben girdiğim bir realite ortamının bilgisine vakıf olup da, o realitenin içerisine girdiğimde o realiteye kendimi uyduracağıma, o realiteyi kendime uydursam daha iyi olmaz mı..? Tabii ki, gerçekten siz kendi realitenizin, girdiğiniz ortamın realitesinin üstünde olduğuna eminseniz ve gerçekten de bu bir rölativiteye tâbi olmayan hakikat bilgi ise, yani siz gerçekten bir üst realitenin varlığı iseniz, alt realite ortamlarını kendi realite titreşimlerinize çekmeniz bir kozmik vazifedir… Yalnız bunu yapmanın da kolay olmadığı ve birçok bilgiye ihtiyaç duyduğu ve bir mekanizma dizisi ile mümkün olabileceğini bilmemiz lazım, kolay iş değildir, hatta imkansız denecek kadar zordur…

Bir kere sizin yukarı çekmeyi bir vazife bildiğiniz o girdiğiniz realitenin ciddi bilgisine sahip olmanız, bundan önce ise, kendi realitenizin son derece bilgi ile doyuma ulaşmış olması, bütün kademelerin hakkı verilmiş olması ve realitenizin hakimiyeti durumuna gelmiş olmanız lazımdır… Realite basamaklarının yedili sisteminin her basamağı da kendi içerisinde yedilidir… Eğer siz kendi realite basamağınızdan bu kadar eminseniz ve bütün kademelerini bilgi ile doyurulup da, geri dönülmez bir belirleyicilik temin ettiyseniz, yani realitenizin hakimi iseniz, mutlaka diğer realitelerin içerisine girmek sizin realitenizi sarsmaz… Yani bir realitenin, daha düşük realiteler içerisine girip de etkilenmemesi, üzerine istenmeyen tesirler bulaşmaması için, kendi realitesinin hakimi olması lazım…

Eğer kendi realitesinin hakimi değilse, yani bulunduğu realitenin bilgisine tam olarak sahip değilse, bu ne demektir..? Realitesinde sabitlenmemişse varlık, yani realitesinin bilgisine sahip değilse, hakimi değilse, girdiği daha alt seviyedeki realitenin tesiri altına girer ve hatta kendi realitesinin vasıflarını dahi yitirebilir… Ama eğer hakimi ise, realitesinin bilgisine sahipse, yani realitesinde sabitlenmişse, o zaman tabii ki alt realitelerin kendisini etkilemesine mahal vermeden o realiteleri de kendine doğru çekmek gibi bir vazifeyi yapma ihtimali yüksektir… Yalnız burada kendi realite titreşim seviyesi ile kendisine çekmeye çalıştığı realite titreşim seviyesi arasında çok büyük bir potansiyel fark olmaması lazımdır, yani yine orijinal tebligat ifadesi;

”Her realiteye yayılmayınız, yayıldığınız realitelerin üzerinizdeki kalıntıları geri döndüğünüzde sizin orijinalitenizi bozacaktır…” diyor…

“Ben her seviyeye yayılırım demek, kendimi o seviyeye hapis ederim demektir…”

Bu ne demektir..? Bu, bu işin o kadar da kolay olmadığı manasını taşır… Ben her realiteyi çeker alırım, hayır hatta öylesine bir şey yapamayız ki, bu devre sonu itibarıyla çok yakın realitelerimize bile hiçbir şey yapamayacağımız günler çok yakındır… Yani yanı başımızda yıllardır birlikte aynı yastığa baş koyduğumuz eşimize, dostumuza, karımıza, kocamıza, çocuğumuza hiçbir şey yapamayacağımız günlerin içindeyiz aslında… Kaldı ki, çok uzak realitelerin, çok farklı potansiyel titreşimlerine yayılıp da oralarda varlık kurtarmak ne mümkün… Görüyorsunuz böylesine nezih bir varlık grubunun bulunduğu bu ortam dahi bu kadardan ileri gidemiyor…

Bilgi denildiği anda ve bu bilgi de varlığın kendini bilmesine, kendini tanımasına, varlığını yeniden var etmesine yönelikse, bu bilgiye varlıklar ‘yok’ diyor… Kendini bilme çalışmasının bu kadar zor, bu kadar meşakkatle temin edilen bir çalışma olma fikri, bu bakımdan çok doğru bir fikirdir… Ezoterizm hep bunu söyler… Sayısal değerler çok düşüktür, çünkü varlıklar bulunduğu statünün sarsılmasını, rahatlarının kaçmasını kendini bilme adına dahi istememektedirler, herhangi bir kıpırdanmanın üşengeçliği içerisindedirler…

‘Sen Kendini Bilme çalışması adı altında öyle şeyler söylüyorsun ki, benim 20 yıldır oturttuğum bütün dünyasal yaşam sistemimi oynatacaksın yerinden…’ Ne yapacaksın..? ‘İlişkilerimi gözden geçirmem lazım, yıllardır spontane olarak kendiliğinden kurduğum şu anda fena değil idare ettiğim bir sürü ilişkim var onları gözden geçirmem lazım’ diyor… Niçin..? ‘Rahatım kaçacak, çünkü onların ne kadar aslında benim görmezlikten geldiğim kusurlarla dolu olduğunu gördüğüm anda ben ne yaparım..?’ Dolayısıyla da varlıklar kendi realitelerini zannettikleri bir realiteye dahi çekmekte üşengeçlik içerisindeler… Yani kendi var saydıkları bir statü, kabullendikleri bir illüzyon statüsünün dışına çıkıp da, gerçek varlık statüsü ile tanışmak için dahi bir ihtimal oluşturamıyorlar, kaldı ki diğer realitelerde nasıl yaparız onu bilemiyorum… Burada yapılacak şey tabii ki bu vazife hissiyatı içerisinde ‘çekebilir miyim?’ şeklinde uyanık olmak, eğer size bir alt realite -tabii ki bundan eminseniz- kendinde olmayıp da sizde olduğunu fark ettiği bir değer için elini uzatıyorsa ve siz de gerçekten o değerin sahibi olduğunuza inanıyorsanız, ki bu bir bilgidir, tesirdir, o el açana bir tane bilgi koymak ve bir süre beklemek tebligatta şöyle diyor

”Eğer size el açan olursa bu konuda bunun da kendiliğinden açılmış bir el olduğuna emin olmak lazım, samimi bir eksikliğin, bir noksanlığın, bir hamledişin elinin açılışı olmalı bir tane bilgi taneciği koyacaksınız, bir defa bekleyin, eğer o sizin bekleyişinizden sonra öteki elini de uzatırsa, iki defa koyun bu sefer iki defa bekleyin, tekrar talepkâr olursa üç kere koyup bekleme şeklinde bu vazifeyi ifa edin…” diyor…

Kaldı ki bir alt realiteyi bir üst varsaydığımız kendi realitemize çekmek için kendi realitemize ne kadar sahip ve onun hakimi isek, alt realitenin de sahibi ve hakimi olmak zorundayız… Sahiplenmek demek, o realitenin bilgisine sahip olmak demektir… Sabitlenmek de bununla özdeştir… O realite eğer benim daha önceden doyuma ulaştırdığım ve basamaklarda basamağın altına koyduğum yani hakimi olduğum bir realite ise, ancak ben kendi realitemden o realiteye el uzatabilirim… Yani demek ki, o realiteye el uzatmanın da şartı, o realitede sabitlenmiş olmak, onun da hakimi olmakla mümkün… Hakimi olmam için de o realitenin ortamının bilgisine sahip olamam lazım… Yine girdiğimiz her ortamın bilgisini almak ve ona uyum sağlamak gibi bir vazifemiz var önce… Hayattan misal verecek olursak, Anadolu’da bir köye gidiyorsunuz, o köyde oranın bilgisini bir şekilde enforme ediyorsunuz, gözlemleyerek veya daha önceki birikimlerinize bağlı veya sorarak ortamın bilgisini alıyorsunuz… Eğer siz bu enformasyonu yapıp da o bilgilere uyum sağlayacak kapasiteniz yoksa onlara vereceğiniz hiçbir şey olamaz… Çünkü bir varlığa bir bilgiyi verebilmeniz için onunla mutlaka aynı ortamın bilgisi içinde buluşmanız lazım… Yani siz bir başka misalle, şu anda medrese tedrisi gören bir insana bu bilgilerden bir zerre vermek istiyorsanız, gelsin buraya vereyim diyemezsiniz, eğer çok kapasiteniz iyiyse, ki öyle olmalı, siz medreseye gidebilirsiniz o adamla hatta aynı ortamda namaz kılmalısınız, namaz kılarken belki bu seviyenin bilgisini verebilirsiniz… Şuur, idrak diyebilirsiniz… Bu ne zaman yapılabilir..? O varlığın alanına girerek bunu yapabilirsiniz… O varlığın bu alana girmesini beklemek yanılgıdır çünkü o varlığın bu alana girme elastikiyetini göstermesini bekleyemezsiniz… Zaten o elastikiyet onda olsa gelir ama siz eğer hakim ve güçlü bir varlık, gelişmiş bir varlıksanız onun alanına gitme elastikiyetini göstermeniz lazım… Girersiniz o alana onunla aynı ortamın bilgisini paylaşırken bunu hap şeklinde ona verebilirsiniz… Yani ortak alan kuramadığımız realite ortamları ile ilişki kurmamız mümkün değil, önce ortak alan kuracağız ondan sonra bu realitenin bilgisini oraya küçük dozlar halinde vereceğiz… Diyor ki

“Kime neyi, ne kadar vereceğinizi ancak endişelerinizden kurtulduğunuz anda bilebileceksiniz… Elinizdeki terazi o kadar hassas ki, bu terazinin bir kefesine koyduklarınızla diğer kefesine onu tartacakları koymanızın çok hassas bir ölçü olması gerektiğini ve bunun zorluğu bilindiğinden dolayı terazinin de sapına bir ince boru ile yukarının yardımının bağlandığını biliniz…” mealinde bir ifade var…

Yani biz endişelerimizden kurtulup beşeri zanlarımız veya kuşkularımız veya telaş ve heyecanlarımızı bir kenara koymadığımız sürece o varsaydığımız sembolik terazinin bağlı olduğu borunun işlev görmesi mümkün değildir… Bu ne demektir..? Endişelerden, telaşlardan, olması gereken ülküsünden ‘acaba vazifemi iyi yapacağım mı, yağamayacağım mı, iyi anlatacağım mı..?’ Bu endişeleri bir kenara koymadığımız sürece o yukarının boru dediği tesir kanalının yardımını almamız mümkün değildir, onu almadığımız sürece kime, neyi, ne kadar vereceğimizi bilemeyiz… Ve dolayısıyla da yukarı ve aşağı realitelerle kendi realitemizin ortak alanını kuramayız ve kimseye yararlı olamayız… Bunlar birbirine zincir giden konular… Vazife heyecanı, coşkusu bize girdiğimiz ortamları kendi realite seviyesine çekmeyi hissettirir ama bunun nasıl olup almayacağı konusunda bilgi sahibi olmak çok önemlidir… Yani gerçekçi olmak, akli olmak ve bilgi ile yaklaşmak gerekir… Öteki türlü ya değerli bilgileri birilerinin önüne atarsınız, İsa’nın dediği gibi ‘İncileri domuzların önüne atmayın’ burada domuz hakir görülme anlamında değildir… Heba olan bir bilgi ikramında bulunursunuz ya da ‘bu adam anlamaz’ deyip tamamen bilgiyi gizlersiniz ikisi de bizlerin günahı vasfındadır… Vermemek de bir yanılgıdır anlamaz diye, bu bilgi mutlaka verilmeli bu adam adam olacak şeklinde bir özenti de ikinci bir yanılgıdır… Onun için diyor ki

“Sebebiyet vermeyiniz… Sizin bu bilginin sunumu esnasında beşeri vasıfları bırakınız kontrol altına almayı, çıkarıp bir kenara koymanız gerekecektir diyor… Bilgi ile dünya insanının teması üç şekilde cereyan etmektedir… Zaten varlığın bünyesinde var olan bilginin açığa çıkması ameliyesi birinci şekil olup, tamamen varlığın getirmiş olduğu hülasalardır… İkinci yol varlığa yağan rahmetler şeklindedir ki her varlık bu duruma maruzdur… Fakat fizik bedeninin ve enerjitik yapısının el verdiği ölçüde bu durumdan faydalanabilir… Üçüncü yol ise varlığın bizzat dejenerasyon alanları içerisindeki faaliyetleri ile elde ettiği bilgilerdir… Alanlar dünya planı içerisinde kendilerini sirkülasyona açtıkları andan itibaren dejenerasyona girerler… Her alan mutlak surette dejenerasyona uğramaktadır… Zira varlık detay alemindeki konumu dolayısıyla daima bölünme halindedir… Zaten kendisinin olan bilgiyi açığa çıkarttıkça derhal ondan yabancılaşarak kendinden ayrı tutma temayülüne girer yani ondan kendisine yeni kılıflar yaratma yolunda cehit vermeye başlar… Çünkü öz benliği yeni üretimler peşindedir… Tekrar bilgiyi özümleyemezse eğer, giderek yabancılaşan bu alan idrak edilmemiş bilgiler kategorisine doğru hızla ilerler… Bilginin açığa çıkartılması kadar onun geriye alınması da marifet isteyen bir husustur… Bilginin öze doğru hareketi bir sadeleşme süzgecini takip etmektedir… Sadeleşme katmanlarından ilerlerken gereken yerler kendilerine ait olanı çekip almakta ve neticede en sade, en konsantre haliyle ait olduğu yere ulaşmaktadır… Tekamül turunu tamamlayan enerji bir diğer turun başlangıcında yerini almaktadır… Sonsuz evrenlerin sonsuz imkanlarına açık olan içinde bulunan gidiş daima açılım tarzındadır…” diye bir tebliğ…

Bilginin bir enerji olma fikri ve bu enerjinin de yaratılmış olana takviye sağlayan bir enerji olma fikri çok önemlidir… Yani ruh enerjisi, üstün enerji, Yaradan enerji dediğimiz kendisine tapınılma özellikleri atfettiğimiz bu tek olan enerjinin insanlarda, yaratılmış olan dünya beşeri dediğimiz insanda yaratılmışa bir kimlik kazandırırken ayrıca yaratılmış olana takviye sağlama özelliği vardır… Yani yepyeni yaradılış formları meydana getirirken yaratılmış olan bu formlara takviye sağlayan yine bu enerjidir… Farklı değildir, dolayısıyla bunun da özü bilgi enerjisidir… Onun için bilgi enerjisi yaratılmış olana takviye sağlayan çok önemli bir husustur… Dünyasal bilginin bir entellekte hitap eden ve tamamen malumat tarzında bir bilgi olduğunu ve genelde bu bilginin dünya palanı içerisinde tatbikat yapan bizler için yüzeysel, güncel bilgi vasfında olduğunu ama bizi ağır bilgiye yani takviye sağlayıcı bilgiye götürdüğünü bilmek lazım…

Yaratılmış olmak ayrı bir konudur, yaratılmış olmak vasfı içerisinde takviye temin etmek ayrı konudur… Bilgi enerjisi yani ruh enerjisi veya Yaradan enerjinin asıl konstrüksiyonu olan bilgi enerjisi ile nasıl takviye sağlarız..? Nedir bize takviye sağlayan done bilgi enerjisi olarak ..? Bu enerjinin varlık ile temasından sonra varlığın üzerinde bir idrak mekanizmasının varlığa kazandırdığı değer, onun yaratılmış olanın takviye görmesi manası taşır… Yani biz idraklenmelerle ve bu idraklenmelerin sonucu şuur alanlarımıza yani enerjitik alanımıza bir damla katılımda bulundurma hali ile varlığımıza takviye sağlarız… Bu takviye öyle bir mahiyettedir ki her idrak şuura damladığı anda geri dönülmez bir donanımı varlığa sunar, işte buna takviye denir… Yaratılmış olarak bizlerin takviyelenmesi, idraklenme ve bu idrakin geri dönülmez bir şekilde şuurumuza dahil olması manası taşır fakat burada idraklenme ve şuurumuza damlaması demekten aklımıza şu geldi, her idraklenme şuura dahil olan bir değer değil midir..? Sorusu gelir aklımıza çünkü idraklenme ve bu idrakin şuura damlayan bir değer halinde sahip olduğu bir unsur olması… Demek ki her idrak faaliyetinin bilgi ile temas sonucu olması şartı vardır ancak her idrak faaliyeti şuura damlayan, şuurlandırıcı bir hal değildir… İdrak faaliyeti içinde olmak ama bunu şuura dahil etmek veya etmemek gibi bir ihtimali de beraberinde getirir… Yani her idrake yolculuk ille şuura damlayan geri dönülmez bir değeri kazandırıyor manası taşımaz…

Şuur, varlığın enerjitik alanının, idrak dediğimiz bilginin bir mekanizması sonucu değerler kazanan bir durumudur… Yalnız şuur her zaman geri dönülmez bir değer kendisine kazandıran bir konumda değildir… Bizler genelde şuurlarımızı böylesine bir hale getirmenin zorluğunu yaşarız… Yani şuurlanma ille de bilgi ile temas edip de bilginin idrak edilmesi çabasının belirli bir sınırı demek değildir…

Şöyle, bir bilgiyle varlığın temas etmesi belirli bir merhale, mekanizmal faaliyeti aşamadığı sürece şuura dahil olan bir idraki varlığa yaşatmaz… Şuur çoğu zaman sadece açılan fakat yayılamayan bir özelliktedir, varlığa nihai idrakler oluşturamaz… Bizler genelde açılan şuurlarla muhatap olan varlıklarızdır… Yani bir bilgi ile muhatap olmak hemen o bilgiyi sahiplendiğimiz manası taşımaz… Şuurumuz belirli bir bilgi enerjisinin ışığı altında açılmaktadır ve varlık o açılım esnasında gerçekten şuurluluk vasfını göstermektedir fakat varlık bunun üzerinde özel bir cehit özel bir çalışma gösteremezse bu şuur derhal kapanmaktadır… Şuurun bu hali bizlerin enkarnasyonlarımız içerisinde çok sıklıkla yaşadığımız bir haldir… Ve onun içindir ki uzun yıllar bilgi ile temas etse dahi bir çok insanın yirmi yıl sonra vardığı neticenin hiç de o emeğin karşılığı olmayan bir netice olduğunu biliriz… Öyle emektarlar vardır ki 20-30 yılını bilgilere verir öyle bir an gelir ki varlık 20 yıl önceki şuur haline dönebilir…

Tebliğlerde, bu tür mekanizmanın açılan şuur kavramı ile ifadesi vardır… Diyor ki

“Bir projeksiyonun varlığın üzerine tutulması gibi düşünün…” diyor. Bir projeksiyon varlığın üzerine tutuluyor ve varlık aydınlanıyor, şuurluymuş gibi bir hal tezahür ettiriyor fakat o tesir alanın üzerinden alınması esnasında varlık tekrar eski şuur haline dönüyor… Yani açılan şuur kapanır ve varlık bu esnada o tesir alanının içerisinde açık şuurluymuş gibi bir tezahür kendinde görünmesine rağmen aldığı bilgilerin hepsini geri dönerek sanki almamışçasına yok sayabiliyor… İşte bilgi enerjisi ile varlıkların teması böyle mekanizmaların bilinmemesinden dolayı anlam veremediğimiz durumlar bize tezahür ettiriyor… Bizim bilgi enerjisini tanımaya çalıştığımız bu konumda kendimiz üzerinde bu mekanizmaların tahkikini sürekli yapmamız lazım…

Bilgi enerjisinin aktığı alanlar genelde bir projektör mahiyetinde olup varlıklar üzerinde, varlıkların da hissettiği fakat mana veremediği şuur açılımlarına sebep olur… Eğer varlık bu kısmetin, rahmetin, nasibin kendi cehti sayesinde ancak geri dönülmez bir hal kazandıracağını bilmezse yani yeteri kadar bir cehit ortaya koymazsa bu alan tesirinin açtığı şuuru alanın dışına çıktığı anda kapanır… Ve varlık bütün aldığı bilgileri anladım hatta idrak ettim diyebileceği kadar derinleştiğini zannettiği bilgilerin hepsinin mantal zihninden birer kuş gibi uçup gittiğini fark etmez bile… İşte bizim bu bilgiler ışığında üstünde durmamız gereken nokta şuur açılımı mekanizmasını nasıl geri dönülmez bir imkana dönüştürürüz yani bunun adı da şuur yayılımıdır… Eğer varlık böyle bir tesir alanının sayesinde açabildiği şuurunu özel bir gayret, özel bir irade ve cehit göstermezse tekrar kapanma ihtimalini gözden uzak tutmaması lazım… Ama eğer varlık bu bilgiler ışığında açılan şuurunu özel bir irade ve cehitle yayabiliyorsa işte o zaman geri dönülmez bir şekilde varlığın kazandığı bir şuurlanma söz konusu olur ki işte şuurlanma, gelişim, geri dönülmez realite yükselişi bu noktada vardır… Tekamül bu manadadır…

MİSAFİR: Şu manaya gelmiyor mu bu aynı zamanda..? Yani bu iradeyi, bu cehti gösteremeyecek insanlar bu ışığa veya ışığın düştüğü yansıdığı alanlara bağımlı hale de gelebilirler…

N.E.: Bu şöyle, açılan şuurunun kendi de farkında, çevre de farkında ve son derece aydınlanmış görüntü içindeki bu varlıklar, belirli bir ortamın bilgisine sahip olduklarında, o alandan uzaklaştıklarında şuurlarının kapandığını fark ettikleri anda o alana köle olmak veya o alanın bağımlısı olmak bakınız bağlılık demedim bağımlısı olmak zaruretini kendilerinde hissederler… İşte belirli okullara, belirli ekollere, belirli inisiyasyon alanlarına veya belirli varlıklara, mürşitlere, hocalara, bu tür varlıklara köleliğin altında bu yatar… Varlık bilir ki, ben bu alandan çıktığım anda ben karanlıklara gömülüyorum, alandaki aydınlığımı karanlığa dönüştürüyorum o zaman ben bu alanın kölesi olmaktayım, alan olmasa ben de yokum şeklinde özdeşleşmiş bir bağımlısı olmak zorundayım bilinci ile varlık o alana, o tarikata, o kitaba, öğreti sistemine ne ise onlara bağımlı olmak zorunluluğunu hisseder…

Bir varlığın yüksek seviyeli bir inisiyasyon alanında aldıklarını varlığına geri dönülmez bir kazanç şeklinde dahil etmesi yani şuuruna dahil etmesi ve kimsenin artık onu elinden alamaz hale gelmesi ve aynı zamanda o aldığı kaynağa kendisini bağımlı hissetmemesi için bu bilgilere ihtiyacı vardır… Şuurunu yayamadığı sürece varlığın o enerji kaynağına bağımlılığı kaçınılmazdır… İşte kölelik, işte özgürlüğü yitirmek, işte sadece pansuman niteliğinde bir varlık gidişatı burada başlar… İşte gerçek inisiyasyon alanları varlıkların bir türlü kendi kendilerine bulamayacakları bu mekanizmal bilgileri onlara sunarak özgürlüklerini hem gelişme hem de özgürce bir varlığını var etme şeklinde kendilerine rahmetler getirmesi için de bu tür bilgilerle beslerler…

MİSAFİR: Muhatap olduğumuz bilgilerin şuur açılımı vasfından şuur yayılımı vasfına dönüşmesinin önemi ve bunun yüksek bir cehit ile mümkün olabileceğinden söz ettik… Burada pratik olması bakımından muhatap olduğumuz bilgilerin şuur yayılımı yönündeki vasfa dönebilmesi yönündeki cehtin mahiyeti, şekli, tarzı, gündelik hayattaki uygulamaları yönünde biraz açılımlar yapabilir miyiz ..?

N.E.: Şimdi o zaman bunu biraz daha sistematik anlatalım…

Bilgi=Tesirdir… Tesir bilgi ile özdeştir… Bilgi bir enerjidir, tesir bir enerjinin yayılım sahası içerisinde var olan bir olgudur… Eğer bir tesir varsa bir enerji vardır, bir enerji varsa onun mutlaka tesiri vardır… Ve bir tesir enerjinin yüksekliği, yoğunluğu, şiddeti ile doğru orantılıdır… Ve kainatın her zerresi Yaradan’ın bu enerjisi ile meskunsa tesir olmayan hiçbir zerre yoktur… Her zerre tesir yüklüdür, tesir alır ve tesir verir… Ve dolayısıyla kainatın her noktası bilgidir, kainatın her noktası Yaradan’ın ta kendisi ise ve Yaradan’ın bunun dışında bir zerresi düşünülmeyecek ise Yaradan o zaman bilgidir…

Bilgi tesirdir, bilgi varlığa tesir şeklinde gelir, varlık bu tesirden bilgiyi ve bu bilginin tesir olduğunu algılarsa bir mekanizmal süreç başlar, bilginin önce ihtiyacının hissedilmesi sonra o bilgiyi yakaladığınızda kabullenilmesi ondan sonra o bilginin idrak edilmesi ve sindirilmesi oldukça zor merhaleler ifade eder…

Varlık bunu aldıktan sonra bu merhaleler sonucu bir şuur açılması yaşar… Şuur açılması bilgi yani tesirin varlığa tutuluşu bir projektör vasfından kaynaklanır… Yani şu anda bu alana dışarıdan bu bilgiden çok uzak bir insan getirtin oturtun dışarıdaki durumuna göre mutlaka bir şuur açılımı yaşayacaktır… Kendi çapında parıldayacaktır hatta burada bir huzur hissettiğini içinde bir hoşluk hissettiğini, söylenenlerden bir şeyler anladığını hatta dışarıdaki durumunda düzelmeler yapacağına dahi söz verebilir… Bu asla o varlığın hemen bu tesir alanında şuurlandı, idrakler edindi, şuuruna dahil etti ve geri dönülmez bir belirleyicilik sağladı ve gelişti manası taşımaz… O varlık buradan çıkar bulunduğu tesir alanına girdiği anda şuur kapanır… Hatta burada bize itiraf ettiği o durumunu hatırlamaz bile…

MİSAFİR: Bu herkes için geçerli değil mi..?

N.E.: Herkes için geçerli… Bunun adı tesirin projektör etkisinden kaynaklanan şuur açılmasıdır… Şuur açılması tebligat ifadesine göre çok makbul bir şey değildir… Açılan şuur kapanır… Açılan şuur kapanma ihtimali %100 olan bir haldir… Her varlığın bilgiyi varlığına dahil etmesi ve onu geri alınamaz bir konumda varlığında değer olarak katman oluşturma merhalesidir bu… Açılan şuur kapanırsa kapanmaması için ne yapmak lazım..? Açılan şuur cehit faktörü ve farkındalık faktörü devreye girerse yayılır… Açılan şuur cehit faktörü ve farkında bir iradenin konulması ile yayılmadığı anda kapanmaya son derece mahkumdur… Bir projektörün bir varlığın üzerine tutulması ve onu ışıklandırması ve aydınlatması projektörü bir çeviriyorsunuz varlık karanlıkta… O projektörün varlığın üzerinde sürekli ışıklılık temin etmesi için mutlaka varlığın meseleyi kavrayıp cehit ve farkındalık ile açılmış olan şuurunu yayılıma tabi tutması lazım… Bir şuurun yayılması, açılır halden kapanır tehlikesinin dışına taşırılması için yani yayılması için mutlaka varlık tarafından bilinçli bir iradenin konularak cehtin devreye girmesi gereği var… Bu bilginin yani varlığın şuurunu açan tesirin, bilginin, varlığın bütün bedenlerinde sirküle etmesi ile mümkündür…

Demek ki varlık, aldığı bir bilgiyi böyle bir maksat güderek cehte tabi tutmazsa ve bunun adı da bütün bedenlerinde sirküle edemezse, o bilginin varlıkta oluşturduğu şuur açılımı kapanmaya mahkumdur… Hatta bir varlığın belirli bir bilgi, tesir odağı veya alanı içersinde şuurunun açılması ve böyle bir cehit göstermediğinden dolayı kapanması varlığın o tesir alanına girmeden önceki durumundan daha kötü durumu kendisine sunar…

Eğer bizler bu alan içerisinde belirli bir sürede belirli bir bilgi tesiri altında hatta söze dökülmeyen bir tesirin de altında burada bazı şuur açılımları meydana getirmesinden dolayı cehtimizi eksik kılarsak inanınız herhangi bir nedenle ki bu çok mümkün olacaktır, devre sonunun zaten prosesinde bu vardır dünya koşulları içerisine sevk edildiğimiz anda bu açılan şuurumuzun hemen kapanacağını, çok kolaylıkla bu alanın tesirinin bu alanın imkanlarının dışında kendimizi bulacağımızı bilmemiz lazım… Bu bizim için kaygan bir zeminin ifadesi olarak dile getiriliyor…

“Öylesine bir kaygan zemin içersinde bulunuyorsunuz ki, en çok telefattın verildiği bir devre sonu zemini burası…” diyor.

Yapacağımız nedir..? Burada aldığımız bilgilerin eğer varlığımızın onayından geçiyorsa ve bizim için hakikaten varlığımıza ışık tutucu bir vasfı varsa, buna onay veriyorsa içimizdeki ses mutlaka üzerinde çalışmamız lazım… Şuur yayılımına doğru sevk edilmemiz lazım… Bir bilginin şuur yayılımına sevk olabilmesi için mutlak surette varlık tarafından onun özel çalışmaya tabi tutulması lazım ve bu da bütün bedenlerde bilginin sirkülasyonu ile mümkün olur… Bütün bedenlerde varlığın bir bilgiyi sirküle etmesi ne demektir..? Beş duyu ile enforme ettiğiniz bilgi zihin bedeninizde varlığınıza temas ediyor, bunu mutlak surette zihin bedeninizden astral duygu bedeninize geçirip orada duygu tezahürlerini oluşturmalısınız… Oradan fizik bedenine indirmeniz, fizik bedende ‘nasıl ben bunu hayatta tatbikata sokarım..?’ demeniz ondan sonra tekrardan oradan aldığınız yeni versiyonu, aynı bilginin yeni bir çehresini tekrardan duygu bedenine getirip, tekrardan zihin bedenine getirip, oradan mantale doğru çıkarmanız lazım…

Mesela sevmek lazım, neyi sevmek lazım..? İnsanı sevmek çok zor çiçekten başlamak lazım, çiçeği sevmek, gülü sevmek lazım… Peki ben bu bilgiyi bu akşam aldım nasıl bütün bedenlerimde sirküle edeceğim..? Eğer bunu etmezsem çiçeği sevmek fikri şu anda bu tesir alanı içerisinde sizde çok büyük bir hoşluk, cazibe ve hatta makbul bir bilgi intibaı yaratacak şuur açılımından dolayı ama dışarı çıktığınızda, şuurunuz kapandığında neydi dün akşam çiçeği mi sevmekti, ne var işte gül demeyip yarın sabah ilk işiniz ‘gülü sevmek bilgisini nasıl ben sirküle ederim, bu bende duygusal bir hoşluk yarattı makbul bir bilgi intibaı yarattı ve varlığım bunu kabul etti, bu tesir alanının yarattığı bir şuur açılımıdır ve hakikaten bunun gerekli olduğuna bende karar verdim’ deyip hemen yarın sabah bir güle dokunmanın, onu sevmek nasıl bir şeydir, içine bakmak, dışına bakmak, hoşlanmak, canlı bir unsur olduğunu anlamak… Yaradan’ın ilkeleri ile bağını nasıl kurabilirim..? İşte böylesine bir sirkülasyon gayreti bizlerin açılan şuurlarımızın bir daha kapanmamak üzere yayılan şuur haline dönüşmesinin yoludur… Bu bir çocuk olur, çiçek olur, yardım bilgisi olur, sevgi bilgisi olur vs.

MİSAFİR: Duygusal bedende bilginin duygusal olarak yaşanması çok önemli onu yaşamadan hiçbir şeklide idrak olamıyor… Hatta bize duyguyu geliştirmek üzere burada olduğumuz söyleniyor… Hissi yaşamak çok önemli…

N.E.: Biz aslında duygu gelişimi temin etmek için buradayız ifadesi doğru bir ifade ama yeterli değil, eksik bir ifadedir… Biz bilginin duygu mekanizmasını kullanarak gelişimi ve varlığımız ile bütünleşmesini teminen buradayız… Burada varoluş amacımız duygu merkezimiz veya bedenimiz değil, duygu bedenimiz burada çok önemli bir merkez… Bütün bedenlerde bilginin sirkülasyona tabi tutulmaması eksiktir… Sadece bilginin duygusunu yaşamak, sadece halet yaşamak fakat bunu fiziğe dökmemek… Fiziğe döküldükten sonra geri alıp yepyeni bir haletle zihne çıkarmamak yine eksikliktir…

MİSAFİR: Şuur açılımından şuur yayılımı yönüne idrak ile dahil ettiğimiz bilgi o aşamada bizler için geçiciliği değil, kalıcılık vasfını da kazandırıyor dolayısıyla o tip bir bilginin, o tip bir idrakin bilgisinin varlık tarafından asla unutulması söz konusu değil… Her ihtiyacı olduğu anda o bilgiyi akış tarzında derhal sunması, ortaya koyması ve paylaşması mümkün… Şuur yayılımı olmayan aşamada biz bir çok bilgiye muhatabız ama bizler için şuur alanımızda kalıcılık vasfına bürünmüyor geçiyor, unutuluyor… Açılıp bakılması gereken bir yapıya sahip…

N.E.: Evet dediğiniz gibi eğer bir bilgi bizim beşeri zihnimizde unutulmaya veya hatırlanmaya maruz durumdaysa biliniz ki o bilgi sadece entelektüel manada bizimle temas kurmuş ve asla bizim sahibi olduğumuz bilgi değildir…Gelişmiş bir varlığın özellikleri sevgiyi, merhameti tezahür ettirmek bir de ‘neydi..?’ dediğiniz anda bitti… Siz o bilgiye teğet geçmiş, dış cidarları ile ilgilenmiş özüne girememişsiniz… Unuttunuz… Mesela diyelim ki burada merhamet kavramını unuttunuz çok kaba bir misal veriyorum yani bir insanın erdemlilik vasıflarından biri sevmektir, diğer şefkattir, diğeri yardımdır diğeri ‘neydi..?’ dediğiniz anda bitti… Eğer o bilgini sahibi iseniz hiçbir koşulda o neyse unutulmaya maruz olmaz veya düşünülerek dünya hafızasını zorlayarak tekrardan gündeme getirilemez, o bilinir, o hayata geçirilmiştir, o bütün bedenlerde sirküle olmuştur, unutulması mümkün değildir…

MİSAFİR: Bilinip de idrak ve uygulama anlamına gelmiyor değil mi..? Ezberlemiş olabiliriz belki…

N.E.: Bakınız unutmaya tabi olmaması mümkün değildir… Yani sizin eğer dünyasal hafıza bozukluğunuz, yaşamanız esnasında bu bilgi silinip gidiyorsa o ne kadar sağlam edinilmiş bilgi olursa da dünyasal bilgidir, siz Sodyum Klorürü idrak edemezsiniz… Dünyasal bilgiyi idrak edemezsiniz, varlığınızla ilgisi dünyasal yaşam süreç dahilindedir, idrake tabi olamaz… Ancak bir merhamet, varlığın sonsuz skalatik yolculuğunda bir sevgi enerjisini tezahür ettirmek her zaman vuku bulduğu için sevgiyi gerçekten idrak ederek uygulamış bir varlık bir hafıza komplikasyonu sorunu yaşadıktan sonra tekrardan hafızasını kazandığında ‘ben sevgiyi çok iyi bilirdim şimdi unuttum neydi o’ diyemez…

MİSAFİR: Mesela erdemli insan olmak vasıflarını çok iyi ezberlemiş olabiliriz ama sadece orada kalmış olabiliriz…

N.E.: Ben de aynı şeyi söylemeye çalışıyorum…

MİSAFİR: İdrak edilmiş bilginin nakli ile, ezberlenmiş bir bilginin nakli arasında çok büyük tesir farkı mevcuttur… Bunu mutlaka bir sunulan sunandan çekip alır… İdrakli olarak anlatılan bir bilginin sunulan üzerinde yarattığı etki bambaşkadır, ezberlenmiş bir ifadenin nakli kurudur…

MİSAFİR: Ben nakilden bahsetmiyorum sadece mahiyet açısından…

MİSAFİR: İdrakli bilginin sunumu, zaten idrak enerjisel bir durumdur değil mi..? Kendimizi yüksek bir titreşim skalasına yükseltmiş olma halidir… İdrakli halde bulunmuş olmak bile yeterli olabilir herhalde, yani görünmeyen enerjisel anlamda da bir tesir alışverişi olabilir diğer varlıklarla… Sormak istediğim, bu cehit kavramı ile ilgili ceht, bir erklik sonucu yönelmiş bir durum mudur, yoksa belirli birtakım deneyimlerden çıkan sonuçlarla oradan alınanlara sahiplik midir ki irade ve cehit koyulur..?

N.E.: Varlığın şuur açılımları ile elde ettiği bir bilgiyi, derin idrake götürüp varlığına geri dönülmez bir şeklide dahil etmesi, mutlaka belirli bir deneyim sürecini gerektirir… Bu da merhalelerle olur… Varlığın şuuru açılır, orada aldığı bilgiler sanki idrakliymiş gibi onda ışıklar oluşturur, aydınlıklar kazandırır, buna sığ idrak denir… Ve bu sığ idrakler o alanın dışına çıktığında, şuur kapandığında bu sığ idrakler de sönümlenir yok olur… Demek ki idraki başlangıcı kesin, sonucu kesin, nihai bir durum olarak ele almayacağız… O da nihai olmayan skalatik bir süreç… Mesela ‘ben sevgi kavramını idrak ettim, bitmiştir bu iş’ asla dememek lazım… En büyük varlık yanılgısı buradan kaynaklanıyor… Hiçbir şey nihai değildir… Hangi konuda biliyorum zannediyorsanız bir sonranın sizin için bekleyen bir rahmet olduğunu aklınızdan çıkartmamanız lazım… Onun bir üstü, onun bir üstü var asla nihai değildir…

İnanır mısınız öyle insanları bilirim ki, konferanslara gelmek utanç vesilesi oluyor onlara… Utanarak geliyor ama başarılı bir sadeleşmeyi oluşturduğundan dolayı öz varlığı ‘git’ diyor, geliyor ama bir sahte kişilik var ki üzerinde utanıyor… ‘Ben dinleyici konumunda olmak istemiyorum’ diyor o sahte kişilik ‘ben sunan konumunda olmak istiyorum’ ve bunu dile getirmese de o hissediliyor… ‘Ben oldum biliyorum bütün bunları’ işte böylesine sahte kişiliklerden Allah hepimizi korusun… Bilgiye karşı daima açık olmak, bilgilenmenin utanç vesilesi olmadığını hissedip kavrayabilmek kadar erdemlilik yoktur… Çünkü erdemliliğe götürücü yolu tıkamamış oluruz o zaman…

“Eğer bilginiz size yetiyorsa, mutlaka gidişatınıza ket vurdunuz demektir, orayı hemen aşın…” diyor.

Ama varlığın bu duruma düşmesinin sebebi ne..? İşte bu bahsettiğimiz mekanizmanın bilinçsiz bir şeklide aşılamamasından kaynaklanıyor… Yani varlık 10 yıldır, 20 yıldır dinleyici pozisyonunda dinlediğini idrake dönüştürüp de idrak etmiş bir sunucu pozisyonuna bir türlü gelemiyor, sebebi bu… İşte budur onda hak etmediği utancı yaşatan… ‘Sunulandan sunan pozisyonuna çıkamadım’ sahte kişiliğini yaşatan bu… Niye..? Çünkü 20 yıldır dinlediklerini, şu mekanizmayı, şu faktörü dahil ederek şu hale getiremedi… Dinliyor, dinliyor tesir alanından bir çıkıyor hepsi bitti… Bütün kış dinliyor, yaz tatili oluyor bir ay sonra bütün tesir, projektör üzerinden çekilince gittiği yerde ne bilgi kalıyor, ne fikir kalıyor, ne anladığı kalıyor hiçbir şey kalmıyor… Hepimiz böyleyiz… Devasa bir rahmetin altında olanlar olarak bunu çabuk aşacağız…

MİSAFİR: Burada alan örneğini verdiniz… Buradan çıktıktan sonra kitaplarla yapılan, sohbetlerle yapılan takviyeler şeklinde de sürebilir mi..?

N.E.: Tabii… Şuuru yayabilmenin, mutlaka açılan şuuru bütün bedenlerde sirkülasyona tâbi tutacak bir bilgi sirkülasyonuna dönüştürmek için bu olur… Mesela siz zaman zaman buradan çıkarsınız bu cehitsizlik sizin şuurunuzun kapanmasına ve bilgilerin sığ idrak şeklinde yok olmasına sebep olurken hemen kitaplara sarılabilirsiniz, kitaplardaki o tesir yine sizde bir şuur açılması yapabilir… Bir dostunuzla bu konuları konuşur yine bir şuur açılması olur… Bunu alt etmenin mutlaka gerekliğini bilmeliyiz… Yarından itibaren sorumluluk yüklendiniz… Varlık bildiğinden sorumludur… Bugüne kadar hep açılan kapanan, bir akordeonun çalınması şeklinde olan şuurunuzu yarından itibaren yaymanın sorumluğunu taşıyoruz… ‘Yaymak için ne yapmam lazım..?’ eğer hala açılan kapanan, akordeon şeklinde yarınımız böyle geçerse işte günahımız bizim bu… Bu bilginin derhal hayata geçirilmesi lazım…

MİSAFİR: Tesir altındaki varlık için neden duygu bedeni ağır basıyor..?

N.E.: Biz dünyada tatbikat yapan beşer varlıkları olarak bu dünya okulunun tatbikat prosesi içerisinde duygu gibi bir mekanizmamızın çok dominant bir görevi vardır… Aslında bu tesirlerin duygu gibi çok önemli bir donanımımızdan geçirilerek tatbikata sunulması bizim ruhsal alem hizmetimiz adına çok büyük mana taşıyor… Onun için bizler duygu varlıkları olarak bilginin duygu mekanizması kanalı ile faaliyete sokulmasının bir prosesine bağlı varlıklarız… Evrende öyle tatbikat sahaları var ki duygu yok oralarda… O varlıklar için duygu kendi tatbikat okullarının özellikleri olarak mevcut değil… Sevmek var ama sevmenin sevmemenin versiyonlarına doğru götürücü diğer versiyonları yok… O belirli dozdaki sevmenin kapsamı içerisinde tatbikat yapıyorlar… Yani orada sevgisizlik diye bir şey yok, daha fazla sevebilmek de yok… Onlara sanki enerjinin belirli dozu verilmiş o varlıklar o dozun dışında başka tatbikat imkanına sahip değiller… Bizlerin 36.5 derece vücut ısısının dışında bir şansımızın olamaması gibi… 41’e çıkarsa ölürüz, 32’ye indik mi ölürüz… Bu vücut ısısını sevgiye dönüştürün, onların da sevgileri 32-40 arasının dışında mümkün değil… Biz zor bir okuluz…

Bir Mevlana’nın sevgisi, bir Yunus’un sevgisi, bir Hacı Bektaş-ı Veli’nin sevgisi ile ‘hakim bey seviyordum vurdum, kestim’ diyen bir skala içerisinde çok zor bir okul… Niye..? Bizi skalanın bir ucundan öteki ucuna götüren bir duygu mekanizması verilmiş ki bu bir imkan… Onun için Yaradan bizden çok geniş bir yelpazenin çeşitlemesinin bilgisini alıyor… Yaradan’ın öldüren sevgisi ile o Mevlana, Yunus gibi hatta daha da üstünde sevgilerin bilgisine ihtiyacı var… Ve o Mevlana’nın sevgisi dediğimiz o üst sevgiyi geliştiren o kanını emen sevgidir… Pozitifi geliştiren negatiftir… Öyle geniş bir tesir potansiyel farkı var ki ortada, oluşan gerilim son derece ciddi gelişimler sağlıyor… Ve yukarıya son derece verimli tesirler yollanabiliyor… Şuurun yayılması becerisini dile getireceğiz… Cehit faktörü burada çok önemlidir… Gerçek manada beşerin, dünya tekamül okulu tedrisinde olan beşerin cehti kavrama zorunluluğu var… Çaba değildir… Biri diğerinin tersidir… Cehit çabanın yanında şöyle ifade edilir; tamamen maksatlı, tamamen belirli bir bilince, bilgiye bağlı şuurlu faaliyettir…

Cehit, şuurlu, bilinçli ve buna dayalı maksat ve niyetli faaliyetin adıdır… Bilgi hakimiyetli faaliyetin adıdır… Maksat yani fiiliyata konan maksat ve niyet, burada yazıldığı gibi şuurlu ise, bilinçli ise ve bilgi hakimiyetinde ise mutlaka o varlığın gerçek ihtiyacına göredir…Yani diyoruz ki gerçek ihtiyaç temini yönünde olur… Çabada bunların hiçbiri yok… İçgüdü, otomatizma ve sahte kişilik talepli, şuursuz, bilinçsiz, maksatsız, niyetsiz, bilgi hakimiyeti olmayan faaliyet şekli… Yüzme bilip, su yüzeyinde durup ilerleme bilgisine sahip yani bunun şuurunda, bilincinde ve idrakinde ve bu bilginin sahibi olan bir insanla, yüzme bilmeyen bir insanın havuza atlamasına misal olarak sunarım…

Yüzme bilenle bilmeyen bir kişiyi havuza atın, muhtemelen ikisi de karşıya varabilirler, bu bilgiyi elde edebilirler… Ama bunların birisinin yaptığı fiiliyat cehti tarif eder, diğerinin ki çabayı tarif eder… İkisi de suya girdiğinde biri kendinde var olan suyun üstünde durma bilgisini devreye sokar, öteki ise bütün bu bilgileri bilmemesine rağmen çırpınarak içgüdüsel olarak karşıya varabilir ve onun o çırpınması bilinçsiz, şuursuz ve bilginin hakimi olmadığı bir faaliyettir… Yine onun karşıya varma ihtimali mümkün olur ama onun yaptığı çabadır ötekinin cehittir… Hayat içinde çaba ve cehit farkını mutlaka belirgin bir şekilde oturtmamız lazım… Ben bugün şöyle bir erdemlilik vasfında bir eylemde bulunacağım, bu eylemi gerçekleştirme esnasındaki fiiliyatım çaba kapsamında mı, ceht kapsamında mı..? Önemli olan o…

MİSAFİR: Varlık şuuru zaten her an cehit gösterme durumu ile değil mi..?

N.E.: Değil…

“Beşeriyetin dünya yaşamı içerisinde ki faaliyeti iki cehit arası merhaledir…”

Bu ne demektir..? Beşer… Niçin insan demiyoruz..? Çünkü iki cehit arasındaki merhaleyi yaşadıkları için… Burada tekamül yok… Beşer bir cehitle ikinci cehit arasındaki merhale denen bir yaşamı yaşadığı için adı beşerdir… Eğer bu varlık cehti yaşayabilse adı insan olabilir… Dünya enkarnasyonu içerisinde C1 ve C2 noktalarını asla yaşayamadığı, ikisi arasındaki merhaleyi yaşadığı için adına bunun merhale yaşayan beşer denir… Bunun yaşadığı yaşam faaliyetinin adı çabadır… Beşer denmesinin nedeni çaba halinde olmasından dolayı… Çaba ne demek..? Şuursuz, bilinçsiz, maksat ve niyetsiz, bilgi hakimiyetsiz, içgüdü,otomatizma, sahte kişilik itilimleri, faaliyetleri ile yaşam sürdüğü için adı beşer…

Beşerin faaliyeti yüzeysel, idrakleri sığ ve sürekli ruhsal mekanizmaların kontrolü ve itilimi altındadır… İrade yok, bilgi yok, şuur yok işte beşer… İki cehit arasındaki merhaleyi yaşayan beşerse, ben bu merhaleyi cehitlerle doldurabilirsem ne kadar doldurursak cehitle C1 yanına CA, CB, CC, CD koyabilirsem bunların arasında beşer, burada insan, burada beşer, burada insan işte beşerin insanlık seviyesine varabilmesi için mutlaka hayatına cehit dediğimiz kavramı sık sık sokabilmesi lazım…

X X B X B X B X X

C1 CA CB CC CD C2

İNSAN BEŞER

Cehitle çaba arasındaki farktan kaynaklanan bu durum bizim nasıl insan prototipine doğru gideceğimizi ve beşerlik denilen o şuursuz, bilinçsiz, maksatsız, niyetsiz, bilgi hakimiyetsiz bir faaliyetten, şuurlu, bilinçli, bilgi hakimiyetli bir faaliyete geçmemizle mümkün olabilecek… İnsan olmak, şuurlu faaliyette bulunmak, idrakli, bilginin hakimiyetinde faaliyet gösteren demektir ki işte devre sonu bizleri böyle bir duruma sevk etmek için son şoklarını üzerimizden eksik etmiyor… Daha büyük çarpıcı, fiziki, sosyal veya manevi tesirsel alanların üzerimizdeki etkisi işte bizlerin iki cehit arasındaki merhaleyi yaşayandan sık sık cehit koyan hatta bunun sonucu olarak yaşamın tamamı cehit olan bir hale bizi götürecektir…

MİSAFİR: Bu şamada gördüğümüz çaba-cehit başarırsa tamamı cehit olacak… Ama normalde bir insan = çaba, bir insan = cehitse öyle mi algılıyoruz..?

N.E.: Öyle algılıyorsunuz ama çok iyi niyetli bir algılama bu… Şu anda dünya beşeri iki cehit arası merhaleyi asla cehiti katmadan yaşıyor… Niçin..? Bir doğum dedik, iki ölüm dedik… İki cehit arası merhaleyi şöyle anlayın; doğum bir cehit ölüm bir cehit… Arası merhale…

MİSAFİR: Burada şemada cehitleri koyuyoruz…

N.E.: Ben koydum onları… İlk cehit doğum, ikinci cehit ölüm… İşte dünya insanının yaşam tarzı… Dolayısıyla doğumla ölüm arasına bir üçüncü cehti koyamıyoruz… İşte onun için bu bilgilerin bize lüzumu devre sonu itibarıyla çok önemlidir…

CI C2

X X

Doğum MERHALE Ölüm

MİSAFİR: Peki bu bilgileri alan oraya bir cehit koyacak mı..?

N.E.: Yarın sabah kalktığınızda bu soruları bana değil, kendinize soracaksınız… Ben bugün merhale şeklinde yaşamıma cehit’i ne kadar çok koyabilirim..?

MİSAFİR: İnsanlar biraz adım atmaya başladı…

N.E.: Bu söylediğim size fazla abartılı, haksızlık gibi gelebilir ama inana bunu attırmak bizim için çok önemli… Yani her adımımızın ‘şuurlu muyum, bilinçli mi atıyorum, maksat ve niyetim bir bilgini uygulamasına yönelik bir fiil mi yoksa canım istedi de mi atıyorum..?’ Biri atmamı istedi atıyorum, ayıp olmasın diye atıyorum… Başkaları için atıyorum veya duygusal seviyede yazık olur atayım, böyle değil, attığım adım kozmik bir bilginin uygulaması, maksatlı ve elastikiyet yani yataydaki eyleminizi düşeydeki bir tesirle birleştiren, onun kesiştiği noktadaki hal işte maksatlı elastikiyet… Yani her hareketimiz bizim bilgiye dayalı olacak…

Ben gülü bugün çok sevdim, dün halbuki hiç bu kadar sevmezdim, bu duygusal itilimle yapılan bir eylemse çabadır… Cehit değildir, bunu fark etmek ‘neden ben bunu seviyorum..?’ sorunuzu yukarıya bağlı yani farkındalık idrakin iki ucu açık bırakılmış halidir… Burada gülü sevdim yetmez bu farkındalık değil, gülü sevmek gülü fark etmek değildir, şuurun, idrakin öteki ucunun da mutlaka devreye sokulması lazım… En basiti ‘ya Rab neler yarattın..?’ veya bunu yaratmanın sebebinin ne olabileceğini düşünüyorum, böyle bir enerji beni yaratmış yanıma gülü de vermiş ve buna yaklaşınca tesirini de alıyorum bu nasıl bir iştir idraki oraya bağlayacağız… Sadece bunu fizik planda bahçelerde bahçıvanların elindeki bir obje olarak görüp de ne kadar güzel hatta koparayım demek koparmak… Seven onu koparmaz, bir yaprağına dahi zarar vermez niçin..? Çünkü Yaradan’ın var ettiğini entropi yasasının temsilcisi olarak ben yok edemem… ‘Zaten kopacaktı’ hayır, kendi esas entropi yasasının uygulayıcı mekanizması yapacak sen yapamazsın… Eğer onu gerçekten, aşağıdaki gülü sevmeyi yukarıdaki bir ilkeye, Yaradan’ın bir ilkesine, kanununa bağlayabilirsen koparamazsın, koparıyorsan o senin yaptığın cehit değil, çabadır… ‘Çok sevdim içimden koparmak geldi masama koyacağım’ tamam yapılır, yapılmaz değil ama önce bunu hissedeceğiz, koparamayacağız ondan sonra diyeceğiz ki, ben farkındayım koparılmaması gerektiğini biliyorum, ya koparandan alırım ya da koparırsanız koparın ama önce fark etmek lazım… Otomatik değil yani çaba değil…

MİSAFİR: Mesela bizim buraya geliyor olmamız, şuurlu, bilinçli, maksatlı olabilir bu her hafta gelmemiz zamanla çabaya dönüşebilir…

N.E.: Evet, otomatik hale gelir ‘bilmiyorum ama gitmeden yapamıyorum artık bir şey beni çekiyor’ dediğiniz anda çaba olur… Bu da çok güzel bir faktörü varlığın idame ettirememesinden kaynaklanır, otomatik hale getirmemek lazım… Eğer gerçekten buraya ilk gelişiniz derin idraklere dayalı bir gelişse onun çabaya dönmesi mümkün değildir, çünkü o sizin geri dönülmez bir durumunuzu ifade eder, değerinizi ifade eder ama henüz derin bir şuurluk değil, derin bir bilinç değil, bilgi hakimiyeti çok fazla değil, böyle bir niyet de yok, o da yine cehte yöneliktir ama eğer üzerinde derinleştirme yapmazsa yani sığ idrakler sizi buraya getiriyorsa yani bir şuur açılımı yapmışsınız ve buraya gelme bilgisi sığ idrak olarak sizi buraya getiriyor fakat bu kapanırsa sizin gelişiniz otomatizmaya bağlanır, onun çabaya dönüşme şeklidir… Ama gerçek bir şuurlu geliş, gerçek bir bilince dayalı, bilgi hakimiyetinde bir geliş ve maksat ve niyette şuurluluk ve bilinç hakimse bunun çabaya dönmesi yani otomatizmaya yönelmesi mümkün değildir…

Cehtiniz bir şuur açılımına dayalı ise çabaya dönmesi çok büyük muhtemeldir… Bunu engellemenin yolu yine cehitten geçer… Yani o cehtimizin kaybolmayacak bir değere sarılırmışçasına sarılıp artırılması gerekir… Bu da nedir..? Varlığın sürekli iç aleminde kendini tahkike tâbi tutmasıdır… Yani her zaman, her an ‘ben bu muyum’ sorusunu sormak… Bu soruyu sormak sizin yepyeni derin cehitlere götürücü kapılar açmanıza sebep olur… Onun için ben buraya niçin geliyorum..? Hava soğuk yapacak işim yok, burası sıcak buraya geldim veya arkadaşlarım aramadı beni, sağa sola gitmedim buraya geliyorum veya öyle şeyler anlatıldı ki bunlardan geri dönersem Allah günah yazar korkusuyla geliyorum gibi hep kendimizi sorgulamamız lazım… Yani tahkik aydınlığını elden bırakmamamız lazım… Ben niçin geliyorum..? Dün şu sebepten geldim, bugün de aynı sebeplilik var mı..? Yoksa korku, boşluk gibi bazı unsurlar mı devreye giriyor..? Burada varlık sürekli kendini tahkik etmeli…

MİSAFİR: Bilgi açlığı olabilir…

N.E.: Tamam, tahkik edersiniz, cevap buysa ben bilgi açlığı ile gidiyorum, cevap çok güzel… Tahkik demek her an kendimizi dikkatle izliyoruz… Ben niçin gidiyorum, arkadaşlar çok sempatik orada çok güzel sevgi aurası var, oradaki çayı ben hiçbir yerde içemiyorum, sandviçleri çok güzel yapıyorlar bunları tahkiki etmek lazım tabii ki çaya da, poğaçaya da, güzel insanlarla bir arada olmaya da geleceksiniz pozitivitenin hakim olduğu bir alan, onun için de geleceksiniz ama dominant olan mutlaka bilgi hakimiyetinde, şuurlu, bilinçli maksatlar taşımalı, onlar araç, amaç bilgi açlığı, gelişme ihtiyacı vs.

MİSAFİR: Hakikatin gidişinde beklemediğiniz, ummadığınız ve neticeye bağlamadığınız ………….. ikisi arasından bir bağlantı var mı..?

N.E.: Hakikatin gidişinde varlığın bulunduğu ortamın bilgisine sahip, her an dinamik ve hedefi sonsuzda olmak gibi bir tarifi var… Her an dinamik demek, her an zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak cehit halinde olmak demek…

MİSAFİR: Doğumda ve ölümde cehit var… Doğumdakini anlıyorum çünkü varlık yeryüzüne belirli bir gaye, tekamül etmek amacı ile yeryüzünü seçmek suretiyle gelir… Ölümü çıkartamadım, oradaki bilinç nasıl..?

N.E.: Nasıl ki doğumda da bebek şu dünya şuuru ile değil de, dünya ya gelmeden önceki şuuru ile maksat, niyet, bilinç, şuur ve bilgiye dayalı hatta bilgiye dayalı söylüyorum ”Doğum çok büyük cehit ister diyor, siz bu enkarnasyonunuzun kıymetini bilin çünkü çok zor enkarne olunur, çok büyük cehit ister diyor… Tabii ki, o şuuru ile bu cehiti, bu bilinci koyuyor ve maksat, niyeti koyuyor, tabii ki ölürken de gitmek istemiyoruz… Dünyada doyuramadığımız…………………. Üst şuur olarak, varlığın dünyanın örttüğü şuurunun biraz dışına çıktığınızda ‘gitmek istiyorum’ var…

Epey geç oldu… Cümleten iyi geceler…

(7)