Menü

TAOİZM ve KONFÜÇYANİZM

30 Ocak 2017 - Dini İnanışlar

İ.Ö.VI.yy’ın başı ile V.yy’ın sonu arasında ÇİN’de doğan fikir akımlarının kurucuları olarak tanınan LAO TSE (Lao-Tzu) ile Konfüçyüs’ün kurdukları düşünü sistemleri TAOİZM ve KONFÜÇYANİZM’dir. Ancak bu düşünü sistemlerinin açıklanmasına geçmeden, oluşmasına etken olan çağın tarihine kısaca göz atmak yararlı olacaktır.

Oldukça geniş ve büyük bir alanı kaplayan Çin imparatorluğu, ÇEN sülalesi döneminde yüzyıllar boyunca, birleştirici ödevini gören bir hükümdarın otoritesi altında toplanmış derebeylerin meydana getirdiği arazi teşkilatının yarattığı sosyal bir denge içinde yaşadı. Halk, serf ve toprağa bağlı köledir. Fakat daha o zamandan her derebeylik arazisinde, bir prenslik idaresi vardır. Bu idare, öğrenimi tertip eden, ve astrolojik bir takvime göre toprak çalışmalarını ayarlayan bir din ve ibadet şefine; evlerden toplanan askerlerden meydana gelen orduya kumanda edecek bir ordu komutanına; suçluları takip eden bir adalet başkanına ve el işleriyle güzel sanatları idare eden bir endüstri şefine sahiptir. Toprak ve Aristokrasi temeline oturan bu toplumda (beş toplumsal ilişki) üzerine kurulmuş bir ahlak gelişiyor. Bunlar, hükümdar ile uyruğu; baba ile oğul; koca ile karısı; gençler ile yaşlılar ve dostlar arasındaki sosyal ilişkilerdir. Fakat yavaş yavaş prenslerin etrafında okumuş bir sınıf türedi ve kudretini arttırdı. Bölgesel savaşlar, derebeylikler arasında federasyonlar kurulmasına yol açtı. Toprak derebeylerine hükmeden prenslikler meydana çıktı. Nihayet, VII.yy’da imparatorluk parçalandı ve iç savaşların yıprattığı bir feodalite haline geldi. Bununla beraber toplumda serflerin durumunu düzeltme amacına yönelmiş sosyal bir hareket de beliriyordu. Aynı zamanda sosyal ve politik kalkınma da hızlanıyordu. Nihayet VI.yy’da en kuvvetli devletlerin diğerlerini yutması ile gerçek feodal krallıklar ortaya çıktı. İ.Ö. VI. yy ‘da doğu dünyasını da içine alan gelişme, çeşitli toplumlar arasında sıkı bir bağlantı yaratmış, büyük olaylar nerede meydana gelirse gelsin derhal uluslararası etkiler göstermiştir. Pers(İran) imparatorluğu Önasyadan, Karadenizden Kafkasya ve Mezopotamya’ya, Ortaasya ile Çin’den doğuya, Hindistan’dan Fırat’a uzanan ticaret yollarının hakimi durumuna geliyor. Keyhüsrev’in batıda İyonya’yı ele geçirmesi, İyonların büyük gruplar halinde Atina’ya göç etmesine neden oluyor ve Atina’ya büyük bir gelişme sağlıyor. Bu arada İyonya’dan büyük Yunan’a geçen PİTAGORAS ile KSENOFANES’in gelişi ile de İyon uygarlığının merkezinin yeri değişmiş ve Yunan uygarlığı adını almış olmasına neden oluyor.

Doğu’da ise, Keyhüsrev siri derya üzerinde Margilan şehrini kurarak Orta Asya ile Çin’e ulaşan kervan yollarını ele geçiriyor. Daha sonra İndüs bölgesini Pers imparatorluğuna katan Darius’un ekonomik politikası Akdeniz ekonomisi ile Ortaasya ve Uzakdoğu ekonomisi arasında bağ kurmak amacını güdüyordu. O zamana kadar Önasya ile doğrudan doğruya ilişki kuramamış olan Çin de ancak bu suretle batı uygarlığı ile ilgilenebilmek olanağını elde ediyordu.

İşte bu dönemde Çin, tarihinin yeni bir devresine giriyor, büyük bir fikir ve ahlak kalkınması gösteriyordu. İki büyük filozof LAO-TSE ile KONFÜÇYÜS bu devreyi fikirlerinin kesin etkisi ile damgalayacaklardır.

Çağın tarifline kısaca ve ana hatları ile değindikten sonra artık esas konumuza geçebiliriz.

Taoizmin kurucusu Lao-Tse’nin hayatı hakkında çok az bilgi var. Bazı kaynaklara göre İ.Ö. 604 yılında doğduğu sanılmaktadır. Yunan filozoflarından Thales, Anaximander ve Pisagor’un çağdaşı olduğu, bunlarla karşılaştırılırsa birbirlerine benzeyen yanlarının çok olduğu görülür. Lao-Tse’nin doğumu ile ilgili, halk arasında yayılmış bir mitoloji de vardır. Buna göre, Lao-Tse’nin annesi nurdan gebe kalmış, 80 yıl sonra da ak saçlı, ak sakallı bir çocuk doğurmuş. İşte Lao-Tse yani (ihtiyar çocuk) adı buradan geliyor. Lao-Tse’nin doğum tarihi kesin olarak saptanamadığı gibi hangi yılda ve nerede öldüğü de belli değildir. Bir iddiaya göre, Chau hanedanının yavaş yavaş çökmeye yüz tuttuğunu gören Filozof, bu fena sonuca tanık olmamak için hükümet merkezi olan Lo-Yang kentini bırakarak batıya doğru gitmiş, Hotan geçidine geldiği zaman buranın koruyucusu ve kendi öğrencisi olan Hsion’a mesleği hakkında ve düşüncelerini içeren bir şey yazmasını istemiş, o da tek yapıtı olarak bilinen (Tao-te-King yada En Yüce Aklın Kitabı yahut Erdem) adlı eseri yazıp vermiş.

Sayın Cemil SENA da Filozoflar Ansiklopedisinde Lao-Tse’nin düşünce sistemini şöyle açıklıyor:

Lao-Tse, varlıkların kaynak ve kaderini inceler ve temel olarak bir ilk neden ve hareket noktası olarak da bir en ilkel (Primordiale) birlik kabul eder. Tao okulu ya da Taokiya adını da alan bu felsefe, bir çeşit mutlak Panteizm yani kamu tanrıcılık ya da Tanrı’yı dünya ile özdeşleştiren bir sistemdir. Bu sisteme göre, duyulur alem, her türlü yetkisizliklerin ve sefaletlerin nedenidir ve beşeri kişilik, tüm varlıkların kaynak ve sonu olan Varlık’ın, büyük birlik’in aşağı ve geçici bir tarzıdır.

Lao-Tse, Tao-te King adlı eserinde, bu ilk ilkenin mutlak ve özel karakterini ve ayrı olanla olmayan, sınırlarıyla sınırsız, helak olanla olmayan, arasındaki derin ve geçilemez alametleri saptamaya çabalar. Alem’de ayrı, sınırlı ve helak olabilen her şey, Tao (yol, akıl) adını verdiği ilk ilkenin olaysal tarzına aittir; tüm ayrı olmayan, sınırsız ve helak olmayan şeyler bu ilkenin deneyüstü varlığının tarzıdır. Ona göre, bu ilk nedenin iki varlık tarzı da, birlikte ebedi değildir. Deneyüstü tarz, olaysal tarzdan daha önceliğe sahiptir. Tüm deneyüstü güçler, kendi ilk varlık tarzını temaşa etmek suretiyle meydana gelirler, ikinci varlık tarzını temaşa etmekle de tüm olaysal tarzlar belirmiş olur.

Lao-Tse, insanın Tanrı ya da ilk neden hakkında tam uygun bir fikir verme gücüne sahip olmadığını ve Tanrı’yı tanımlamak için yapacağımız tüm zihin çabalarının, kendi acizlik ve zayıflığımızdan başka bir şeyi ispat etmeyeceğini pozitif olarak ve açıkça bildiren en eski ve ilk filozoftur. Lao-Tse’nin genel olarak varlık hakkındaki düşünceleri, insan doğası hakkındaki görüşlerini de kavramamıza yardım eder. O, nasıl ki ilk ilkede (cisimsiz) ya da (deneyüstü) doğada bir ilkeyle (cisimli) ya da (olaysal) bir ilke ayırmışsa, insanda da maddesel bir ilkeyle ateşli ya da ışınlı bir ilke ayırır. Bu ikincisi zihinli olup, birincisi bundan yoksundur ve bu, zihinli ilkenin bir taşıt aracıdır.

Lao-Tse, Tao sözcüğünü (zihinli gidiş-doğru yol) anlamında ve yalnız onu anlatmak için kullanmıştır. Bu sözcüğü bazen de Yunanlıların (Kelam-Logos)’u gibi (en yüce yönetici zihin- ilk akıl) anlamında kullanır. Lao-Tse bu terimleri hem özel, hem de mecazlı olarak, hem maddesel hem de tinsel anlamda karmaşık düşünce olarak kabul eder. Özel ad olarak TAO içinde tüm varlıkların hareket ettikleri evrenin (büyük yolu)’dur. Mecazlı anlamı ise, tümel hareketin ilk nedeni ve her şeyin ilk neden ve aklıdır. Yani ideal evren ile gerçek evrenin, cisimsizle cisimlinin, güç hâlindelikle olayın ilk ilkesi ve ilk nedenidir.

Lao-Tse’nin ahlak anlayışına göre, kamu mutluluğu sürekli olarak ve riyazat (dünya nimetlerinden el çekme) içinde Erdem’i işlemekle mümkündür. Ona göre Erdem, hayat eylemlerinin, tüm deneyüstü ve olaysal varoluşların şekilsel ilkesi olan (en yüce akıl’a) uygunluğudur. (En yüce akıl) dan başka bir ahlaksal varlık olmadığı gibi, onun kanunundan başka bir kanun, onun biliminden başka bir bilimde yoktur. İnsan için en üstün (supreme) iyilik, (en yüce akıl)’la özdeşleşmesi, bu kaynak içinde ve bu her varlığın ereği içinde emilmiş olmasıdır. İnsan devamlı bir cisimsiz hale kavuşabilmek için sorunsuz olan tensel şeklinden arınmalıdır. Duyularına hakim olarak, bunları olduğunca güçsüz kılmak yolu ile duygusuz hale erişmelidir. Lao-Tse bu düşünüşü ile tüm ahlakını, hareket etmemek dogmasına dönüştürmüş olur.

Lao-Tse’nin politikası da ahlak kuramına uygundur. Ona göre iyi bir hükümetin amacı, halkın rahatı ve mutluluğudur.

Tao-te-King’i Taoizm adı ile dilimize çeviren Sinoloji uzmanı Dr.Muhaddere Özerdim de, Taoizm’i metafizik yönü ve sosyal-siyasal ve devletçilik yönleriyle ayrı ayrı inceleyerek şöyle diyor:

Metafizik yönü ile, Lao-Tse metafizik alanda ilerlemiş mistik bir düşünür, bir Panteisttir. Eski zamanlarda gök her şeyin hakimi idi, daha sonraları da ahlaki manayı içine almıştı. Lao-Tse ise göğün tinsel ve ideal anlamlarını kesin olarak yadsır. Onun evrenin başlangıcına ilişkin gösterdiği ilk ilke TAO’dur. Tao’nun başlangıcı ve sonu yoktur. O her yerde vardır. Her şey ondan meydana gelir, bütün yaratıkların anasıdır, esasıdır. İnsan duygusu ile faaliyete geçmeden önce hareketsiz olarak (Wu-Wei yapmakla) doğa yasasına (Tao’ya) kendini uydurmalıdır. Bu vaziyette hayat her bakımdan ideal ve güzel olur. Çünkü doğa yasası güçlüdür. İnsan kendi yaratılışının gelişmesi olanağınca her şeye yardım etmelidir. Fakat ona etken olmamalıdır. Tao’ya ilk kez metafizik anlamı veren ve kullanan Lao-Tse olmuştur.

Sosyal, siyasal ve devletçilik yönüne gelince, Lao-Tse insanların (halkın) şikayetlerini, sıkıntılarını yakından duymuş ve dile getirmiştir. O, kişinin ve toplumun yararını, Erdem (Te)’in sıkı ve devamlı olarak kullanılmasında görüyor. Ona göre insan ancak ruhi erdemleri ile insandır. İdeal insan ise; iyi, hoşgörülü, bağışlayıcı, bağlı, dürüst ve herhalde kendini uydurmaya çalışan alçakgönüllü bir kişidir. Lao-Tse’ye göre Tao’yu izleyen kimse ancak iyi bir hükümdardır. Devleti yönetenler, halkın şiddetli tutku ve isteklerini kışkırtmaktan çekinmelidirler.

Konfüçyüs’e gelince asıl adı (Kung-Fu-Tse)’dir. Kısaca Kung-Tse (Üstat Kung) diye anılır. İ.Ö.551 de doğmuş ve 479’da ölmüştür. Çin tarihinin en büyük düşünürü ve siyaset kuramcısıdır. Düşünceleriyle, Asya’nın doğusundaki bütün uygarlıkları derinden etkilemiştir. Çin halkının iki bin yıl boyunca bağlandığı yaşam biçimi, değerler bütünü ve dinsel inançlar (Konfüçyüsçülük) adıyla anılır.

Konfüçyüs büyük olasılıkla yoksul düşmüş soylu bir aileden gelmektedir. Çok küçük yaşta babasız kalmış ve çocuk yaşta çalışmaya mecbur olmuştur. Yedi yaşında okumaya başlamış, on beş yaşında iken tüm eski bilgelerin eserlerini okumuş bulunuyordu. Yirmi bir yaşında artık ünü büyümüştü. Bu dönemde (Lu) da bir okul açtı. Meslek sahibi olmak isteyenleri okutmaya başladı. Konfüçyüs bir bilgin, bir devlet adamı, bir reformcu olduğu kadar da büyük bir öğretmendi. O, has metotları ile öğretimi halka indiren ve öğretmenliği bir meslek haline getiren ilk kişidir. Konfüçyüsten önce de Çin’de öğretim vardı. Fakat ne şekilde olduğu pek bilinmiyor. Hükümdarların ve asillerin çocuklarının özel öğretmenleri olduğu biliniyor. Devlet memurları da kendi büyükleri tarafından, o zamanki metotlara göre eğitilirlerdi. Konfüçyüsün asıl özelliği öğrencilerini seçmesindeydi. Kendisinden bir şey öğrenmek isteyenin kişiliğine bakmaz, ne ücret verirlerse onu alırdı. Soylu veya halktan kim olursa öğrenmek için başvuran kişiyi geri çevirmezdi. Böylelikle en fakirlerin bile kendisinden yararlanmalarını sağlardı, O’nun tek isteği iyi niyet ve zeka idi. Konuşmalarının toplandığı (Lun-yü-Felsefe Sohbetleri) adlı kitapta bu hususta şunları söylüyor: (Öğrenim için sınıf farkı yoktur.) (Birisi sadece bir topak kuru et getirmiş bile olsa ona ders vermekten kaçınmadım) ve devam ediyor, (Kim çalışıp çabalamaz ise ona peşin yardım etmeni, kim bir deyimi bulmak için uğraşırsa onu kendisine açıklamam, eğer ben bir köşeyi gösteririm de o, bunu öteki üç köşeye uygulayamaz ise bunu tekrarlamam). (Kim bunu nasıl yapabilirim demez ise onunla da ben bir şey yapamam) ve nihayet (Susmak ve anlamak araştırmak ve bırakmamak, insanlara öğretmek ve yorulmamak. Bunlardan başka ne yapabilirim) diyordu.

Konfüçyüs eski geleneklere çok bağlıydı, ödevinin yenilik getirmek değil, eski bilgileri yeni kuşağa aktarmak olduğunu söylemişti.

Ama bu söz belki sadece üzerine güvensizliği çekmemek için söylenmiştir. Çünkü genç soylular da yalnız bunu istiyorlardı, her türlü yenilik onlara tehlikeli ve kötü görünmekte idi.

Konfüçyüs’ün hayatı çok renkli geçmiştir. Pek çok hükümdara siyasal ve sosyal yardımları olmuştur. Tüm yaşamınca akıl ve adaletin egemenliğini kurmaya çalışmıştır. İnsanların mutluluğu için sonsuz bir fedakarlıkla çalışmış ve iyilik tutkuları içinde yaşamış bir bilgedir. Ne eski ve ne de yeni filozof ve ahlakçılar arasında hiç kimse onun kadar ün ve saygı kazanmış değildir.

“İlkbahar ve Güz” adlı eserini yazan Konfüçyüs, öğrencilerine söz ve doktrinlerini toplayıp yazmalarını vasiyet ettikten sonra yetmiş üç yaşında öldü.(479) Öğrencileri, bu vasiyeti tuttular ve onun söz ve doktrinlerini bir araya getiren şu üç kitabı yazdılar:

1. Tao-Ltio (Büyük okuma)
2. Tchoung-Young (Çevrede değişmezlik)
3. Zung-You (Lun-Yü-Felsefe Sohbetleri)

Bu kitaplar Konfüçyüs’ün derslerini dinlememiş, fakat onu Üstat tanımış olanlarından Meng-Tse (Mencius)’un kitabıyla birlikte, imparatorluğun tüm okullarında çocuklara öğretilmiş ve ezberletilmişti. Bunlar, Çinlilerin ahlak politika ve uygarlıklarının kuralı, kanunu olup kral tarafından bile değiştirilemezdi. Birçok yazar ve tarihçilerin görüşlerine karşın Konfüçyüs, bir din kurucusu olmaktan çok bir ahlakçıdır. Onun ahlakı: (Sonsuzcasına yüce, basit, duyulur, akıl ve doğanın saf kaynaklarından çekilmiş (süzülmüş) bir ahlaktır.) Konfüçyüs bu ahlak ilkelerini şu üç kanunda toplamıştır:

1. Ödevler kanunu
2. İnsan kanunu
3. Gökyüzü kanunu

Konfüçyüs’e göre bir insanın en büyük erdemi bilgisidir. Bilinmesi gereken şeylerin en değerlisi de (ÖDEV)dir. Ödevin gökyüzüne değecek kadar yüce bir derecesi vardır. (Burada gökyüzü deyimi ulusal Çin dininde salt (mutlak) varlık olarak kabul edilen gökyüzü tanrısını anlatır.) İnsan hayatı ödeve bağlıdır. Umulan ve istenilen her şey ödevden doğmuştur. Mutlu bir insan ödevini bilen ve her hareketinde ödevini kendisine kılavuz yapabilendir. Bir insan ancak ödevle ve ödeve baş eğmekle olgunlaşır. Bir insanın kendini olgunlaştırmasına (insan kanunu), ulaştığımız olgunluğu kavramamıza da, (Gökyüzü kanunu) denmektedir. Konfüçyüs, tüm eski Yunan Filozoflarından önce, ahlak ve politika doktrinlerine temel olarak (insanın kendini yetişkin bir duruma getirmesini) bir ilke olarak saptamıştır. Kendini ve üzerlerinde etkisi olan kişileri yetkin bir duruma getirmekten ibaret olan (Ödev kanunu)’nda keyfi ve değişici bir öğe yoktur. Zira insan organik hayatın olduğu kadar ahlaki hayatın ilkelerini de gökten almıştır. Konfüçyüs, olgun ya da ermiş bir insan için her şeyden önce kuvvetli, adil ve ılımlı bir irade önerir. Kuvvetli ruh, seven ve ödevi bilendir. Adalet doğrulukla ve hele kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına yapmamakla sağlanabilir. İnsani erdem, insanlığı sevmekle olanak kazanır. Bu sevgi hissi aileden, toplumdan, hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır. Zaten yaratılışın temeli bu sevgi ve bunun doğurduğu olgunluktan ibarettir. Bir baba ile çocuğa, bir hakan ile ulusu, bir tanrı yani gökyüzü ile yarattığı varlıklar karşılıklı olarak aynı sevgiyi duymalıdırlar. Zira ( Bu alemin çıktığı biricik kaynak kendi aslında olgunluk bulunan gökyüzüdür. Tüm atalar gökyüzünden çıkmıştır. Bugünkü kuşağın kaynağı da atalardır.) Öyle ise birinci ödev gökyüzüne, ikici ödev de atalara sevgi ve saygıdır.

Konfüçyüsün özetlediği ahlaki ilkeler şu beş temel erdemden ibarettir:

1. En geniş bir şefkat (sevecenlik) anlamında kullanılan İnsanlık
2. Herkese eşit muamelede bulunmak ve herkese hakkını vermek olan Adalet.
3. İnsanlığı her çeşit gerilemelerden ve bozukluklardan kurtaracağı için, din ve törelere uymayı sağlayan Bilgelik.
4. Ruhun kurtuluşu ve tehlikeden korunmasını sağlayan Doğruluk.
5. İnsanı ikiyüzlülüğe ve yalancılığa götüren yapmacık tavır ve hareketlerden çekinmeyi emreden Sadakat ve İyi niyet’tir.

Genel çıkara hizmet amacını güden bu ahlak kuralları, herkesin anlayabileceği kadar açık, geniş kapsamlı ve insanidir. Dinsellik ile hiçbir bağıntısı yoktur. Konfüçyüs’ün metafizik sorunlarla pek uğraşmadığı anlaşılmaktadır. Çin felsefesinde Fou-Hi ve Lao-Tse’nin açtığı çığırdan sonra Konfüçyüs de metafizik sorunların insan zekasından üstün ve ulaşılmaz konular olduğunu telkin etmiş ve insan için daha yararlı olacağına inandığı ahlak öğretimine önem vermiştir. (Felsefe Sohbetleri) adlı kitabında öğrencisi Tseu-Lou der ki: (Üstadımızdan erdem ve yetenekleri ile seçkin bir adamın oluşumu için gereken nitelikler dinlenmiştir, fakat kendisinden insanın eksikliği (mahviyet, tevazu) ve göksel yol hakkında bir şey dinlenmemiştir.) Aynı kitabın bir başka yerinde de: (Ki-Lou ruhlara ve cinlere nasıl hizmet edilebilir? diye sordu. Üstat dedi ki, henüz insanlara hizmet edecek bir halde değilken ruhlara ve cinlere nasıl hizmet edilebilir? Öğrenci; öyleyse diyor, ölümün ne olduğunu sormama izin veriniz, üstat dedi ki, hayatın ne olduğu nasıl bilinebilir?

Konfüçyüs’e göre öncelikle hükümdarın kişiliği ve davranışları, ülkeyi iyi yönetmek açısından doğru olmalıydı. Zira toplumun hizmetinde olan üstün insanın ahlaki nitelikleri ona önderlik sıfatını kazandırıyordu. Erdem, sevgi, yüce gönüllülük gibi ahlaki nitelikleri kişiliğinde birleştirmiş olan hükümdarın yönetimindeki devlet, okuldan pek farklı değildi; hükümdar öğrencilerinin daha iyi birer insan olmalarına yardım etmeyi amaçlayan bir öğretmendi.

Konfüçyüs kendisini eski bilgelerin bir devamı ve onların doktrinlerinin bir yaygınlaştırıcısı sayar. Eserlerinde ve öğretilerinde evrenden ayrı bir tanrı her çeşit tensel şekillerden arınmış bir ruh ve bir ahret hayatı kabul ettiğine rastlanmaz. O, sosyal gerçeklere önem veren, her çeşit mistik eğilimlerden uzak bir devrimciye benzer. Kendisini peygamber olarak sunmamış, hiçbir mucizeye değer vermemiş olmasına karşın, O’nun sistemi Çin’de, Çin kültür ve uygarlığına bağlı doğu illerinde dinsel bir değer kazanmış ve kendisi nitelikle yüceltilmiştir.

Konfüçyüsçülük (Confucianisme), Konfüçyüs’ün öğretilerine dayandırılan ve Çin halkının iki bin yıl boyunca sürdürdüğü yaşam biçimi, dünya görüşü, siyasal ideoloji, toplumsal ahlak anlayışı ve bilim geleneğidir. Batılılarca geliştirilen Konfüçyüsçülük teriminin Çincede karşılığı yoktur, Konfüçyüsçülükle ilgili ilk bilgiler Avrupaya Marco Polo (1254-1324) aracılığıyla ulaştı. 17. yy’da Çin’e yerleşen katolik misyonerler Konfüçyüsçülük’ün Batı’da tanınmasını sağladılar, Konfüçyüs adının incedeki özgün biçimi (Kongfuzi)’yi Latinceleştirerek (Confucius) batıya aktardılar. Konfüçyüsçü geleneğin (ikinci bilgesi) olan (Mengzi)’yi de (Mencius) adıyla tanıttılar.

Konfüçyüs’ün, (Lu) vilayetinde bir gezinti yaparken, kendisinden 54 yıl önce doğmuş olan Lao-Tse ile görüştüğü rivayet edilir.

Netice olarak şuraya varabiliriz; Gerek Lao-Tse, gerekse Konfüçyüs, eski Çin geleneklerinden esinlenerek ve daha çok insan ahlakı ve toplum kurallarını öngören ilkeler ve öneriler getirmişlerdir. Diğer din kurucularından farklı olarak doğa üstü ve doğa dışı, yapıcı ve yönetici bir güçten bahsetmemişlerdir. TAO veya GÖKYÜZÜ deyimleri ile tüm doğayı kapsayan, bilinemeyen bir güçten söz etmişlerdir. Metafizik görüşlere ve düşünülere değinmekten gereğince kaçınmışlardır. Tüm Çin felsefesinde de ilk nedeni ya da yaratıcı gücü anlatmak için bir terim yoktur. Tanrı adı da yoktur. Çin’de hiçbir doktrinin vahiy yolu ile geldiği ya da ilham eseri olduğu ileri sürülmemiştir. Kişisel bir tanrı adı üzerinde de bir tartışmaya, incelemeye rastlanılamaz. Çin’de kilise, cami, havra gibi tapınaklar da yoktur. Din ve mezhep çatışmalarının olmayışı ve bütün Çinlilerin Taoizm, Konfüçyanizm ve Budizm gibi muhtelif din anlayışları içinde oldukları halde birbirleri ile çatışmamalarını da kurucularının aynı temelde birleşmiş olmalarında görürüz.

Taoizm ve bundan doğduğuna inanılan Budizm ile Konfüçyanizm arasındaki esas ayrıntıları şöyle açıklamak mümkündür:

Taoizm’de asıl olan Birey’dir. Her şey Birey için, Bireyin mutluluğu için yapılmalıdır. Hatta hükümdarlar bile bireyin mutluluğuna uğraşmalıdır. Bireylerin tümünün mutluluğu toplumun da mutluluğu olacaktır. Onun için Bireyler hiçbir çaba harcamamalı, gereksiz bilgi ve isteklerde bulunmamalıdır. Tao onlara her şeyi vermiştir. Onunla yetinmelidir. Hükümdar ve yöneticiler adalet ve sevgi ile onları yönetmelidirler.

Konfüçyanizm’de ise asıl olan Toplum’dur. Toplumun hatta insanlığın mutluluğu için çalışmalıdır. Bireyler toplumu mutlu kılmak için kendilerini eğitmeli ve yakınlarını, ilişkili oldukları kimseleri yüceltmeli ve topluma kazandırmalıdır. Bu onların görevleridir. Bu görev kendilerine doğuştan ve gökyüzünden verilmiştir. Hükümdar ve yöneticiler de Bireyleri toplum içinde topluma yararlı olacak yönde yetiştirmeli ve onları sevgi ile doğruluk ve adaletle yönetmelidirler.

LAO-TSE’NİN DÜŞÜNCELERİ HAKKINDA ÖZDEYİŞLER (VECİZELER):

İnsanlar, takdir olunmazlarsa asla birbirleriyle çekişemezler.

Büyük adamların olgunlaşmaları, kendi çıkarlarını düşünmediklerindendir.

Düşüneceğin şey, daima derin ve yetkin olmalıdır.

Kendine olduğu kadar da dünyaya değer verene herkes güvenir.

Akıl ve insanlık varolduğu zaman, büyük yalanlar meydana gelir.

Fena insanlar, iyi insanların sermayesidir.

Zeki, başkalarını bilendir, kendini bilen ise akıllıdır.

Tutkulara itaat etmekten daha büyük bir yanılma olamaz.

Çok bilenler konuşmaz, çok konuşanlar bilmez.

Felaket daima mutluluğu gözler.

Başlangıca olduğu gibi sonuca da dikkat edilirse, yapılan işlerde hiç yanılma olmaz.

Gerçekten değerlendirdiğim üç hazinem vardır: Birincisi sevgi ve nezaket, ikincisi tasarruf, üçüncüsü alçakgönüllülüktür.

Bilmediği bir şeye biliyormuş gibi bakmak bir hastalıktır.

KONFÜÇYÜS’ÜN DÜŞÜNCELERİ HAKKINDA ÖZDEYİŞLER:

Zalim bir hükümet, yırtıcı bir kaplandan daha vahşi ve korkunçtur.

Mustarip insanları bırakarak kimlerle geçineyim?

Bilimin beslemediği düşünce, pek tehlikelidir.

Kendine yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma.

İyiye iyilikle, kötüye adaletle davranınız.

Birbirinizi seviniz.

Tehlikeleri olmayan hiç bir erdem yoktur. Bu tehlike, erdemi boşu boşuna sarf ettiğimiz zaman belirir.

Gökyüzüne karşı günah işleyenlerin duasını hiç kimse dinleyemez.

Bilgelik, insanların birbirine yaraşan ödevleri ciddiyetle yapmak, manevi varlıklara saygı göstermekle birlikte, onlardan uzak kalmamaktır.

Tüm varlıkların ebedi yaratıcısından başkasına tapmak zorunda değiliz.

Bilmedikleri şeyleri, bildiklerini iddia etmeyenler hoşa gider.

Filozof olmak iyidir, fakat adil olmak daha iyidir.

Hoş görme duygusu, en çok saygıya değen bir erdemdir.

Fenalık yapmamak yetişmez, iyilik de yapacaksın.

Bir yengece doğru yürümesini öğretemezsiniz.

Anlamak istemeyene hiçbir şey ögretemem, düşüncesini dile getirmek niyetinde olmayana da yardım edemem.

Seçkin kişi nefsini aklıyla idare eder, bayağı kişi aklını nefsiyle yönetir.

Adalet kutup yıldızı gibidir her şey onun çevresinde döner.

Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmeden, kararlı olmak da korkudan kurtarır.

Mesele, bu alemin nasıl yaratılmış olduğunda değil, onu bizim nasıl idare ve tanzim edeceğimizdedir.

Ben; insanla tanrı, insanla dünya ötesi ilişkileri değil, insanla insan arasındaki ilişkileri ve ortak yaşamı en olumlu düzeyde sürdürecek öğretiyi ortaya koyuyorum.

(77)