Menü

Buda'nın Yaşam Öyküsü

30 Ocak 2017 - Dini İnanışlar

Elimizde Buda’nın ne yaşamı ne de öğretisi konusunda yaşadığı çağdan kalan tarihsel belgeler yok. Bu konudaki bilgiler çağdaşlarının ya da çağdaşlarının hemen ardından gelmiş olduğu sanılan kimselerin ilettikleri öykülere, nakillere dayanıyor. Bu öyküler, nakiller Buda’nın yaşadığı dönemden yüzlerce yıl sonra yazılı duruma getirilebilmiş söylentiler.

Buda’nın yaşam öyküsü, çeşitli Budist okullar, Budist geleneklerce farklı biçimlerde yorumlanmış, değerlendirilmiştir. Buda’yı uyanmış aydınlanmış bir insan olarak değil de bir Tanrı olarak yorumlamış olan okulların kuşkusuz Buda’nın yaşamını doğaüstü olaylarla, süslemeye, bezemeye çalışmalarından daha doğal bir şey olamazdı. Buda’nın yaşam öyküsünün en az abartılmış biçimini Theravada Budizmi’nin Pali dilinde olan ve «Kuralların üç sepeti» (Tripitaka) adıyla bilinen derleme (Pali Canon) içinde buluyoruz. Ancak bu metinlerde de öykünün bütünü yok. Öykünün bütününü İ.S. II yy’da yaşamış olan ünlü Budist şair Asvagoşa’ nın Hint şiirinin en önde gelen yapıtlarından biri sayılan “Buda’nın yaşamı” (Buddha-carita) adlı yapıtından izleyebiliyoruz. Gene bu arada yer yer Sanskritçe, yer yer Sanskritçe’yle yerli dillerin karışımından oluşturulmuş bir dille yazılmış olan ve Buda’nın yaşam öyküsünü görkemli bir sahneleme içinde sunan Lalita – Vistara adlı yapıttan da sözedilebilir.

Bütün bu metinler gerçekçi olmayan boyutlar içinde karşımıza bir masal, bir destan kahramanı çıkarıyor. Öykünün bu sunuluş biçimininse Buda’nın öğretisiyle uyumlu olduğu kolay kolay söylenemez. Buda öğretisinde gerçeğe gerçekçi yaklaşımın yöntemini öğretmeye çalışmışken, Buda’nın yaşam öyküsünü yazanların bu öğretiyle çelişen bir tutum içinde olmaları gerçekten düşündürücüdür. Buda, doğa yasalarının şaşmaz, saptırılmaz zorunluğunu öğretisinin en temelli ilkesi yapmıştır. Buda’nın yaşam öyküsündeyse sık sık Buda’ya olağanüstü bir kişilik kazandırmak için doğa yasalarının doğal akışının saptırıldığına tanık oluyoruz. Bunun iki tür açıklaması olabilir; birincisi Buda’nın öğretisini benimseyenlerin bile başka dinlerin etkisi altında biçimlendiği belli olan halk kesiminin yorum ve inançlarını Buda’nın öğretisinin önüne geçirmiş olmaları; İkincisiyse Buda’nın öğretisine daha büyük bir önem, daha büyük bir saygınlık kazandırmak için Buda’yı öteki orman bilgelerinden daha üstün, daha olağanüstü bir sahneleme içinde tanıtmayı gerekli görmüş olmaları. Bunun böyle oluşu da insanlara gerçekleri gösterebilmek, gerçekleri öğretebilmek için bile çok kez gerçeğin zorlanması gerektiğini mi kanıtlamış oluyor acaba?

Buda’nın yaşam öyküsüyle Hinduizm’in temel kitaplarından biri olan Mahabarata destanının kahramanı, insan biçiminde dünyaya gelmiş Tanrı Vişnu ya da Siva’dan başka bir kimse olmayan Krişna’nın öyküsü ve Ramayana destanının kahramanı insan olarak dünyaya gelmiş bir Tanrı olan Rama’nın öyküsü, hatta İsa’nın öyküsü arasında destan bezemeleri bakımından büyük benzerliklere rastlanıyor. Özellikle Asvagoşa’nın yapıtında bu benzerlikler daha da belirgindir. Buda’nın yaşam öyküsünün bu masalımsı destan karakteri hatta bazı bilginleri Buda’nın tarihsel bir kişiliği olduğundan bile kuşkuya düşürmüştür. Ancak 1896 yılında Lumbini koruluğunda bulunan imparator Aşoka zamanından kalma bir dikili taşta Buda’nın doğum yerinin Lumbini olduğunu belirten bir yazıt, Buda’nın gerçekte yaşamış bir kimse olup olmadığı konusundaki tartışmaları sona erdirmiştir. Buda’nın ölüm tarihiyle dikili taşın konulduğu tarih arasında geçen zamanın iki yüz yıl dolaylarında olduğu gözönüne alınınca kuşkusuz bu süre, bütünüyle gerçeklikten yoksun bir masal kahramanını, bu derece kişileştirmeye yetmiş olamazdı.

Yukarda sözünü ettiğimiz kaynaklardan çıkartılan Buda’nın yaşam öyküsünün ne kadarının yakıştırma ve masal, ne kadarının gerçek olduğunu bu gün için kesinlikle saptamak olanağı kalmamıştır. Ama 2500 yıldan beri Budizm öğretisi bu yaşam öyküsüne dayatılmış, bu öykü Budizmin önemli kaynaklarından biri olmuş, sayısız insan bu öyküde yaşamı için bir esin, bir amaç bulmuştur.

Buda’nın doğum tarihi olarak kesin ve tartışma götürmez bir tarih saptanamamıştır. En güçlü olasılık Buda’nın İÖ 563 yılında doğmuş ve seksen yaşında İÖ 483 yılında ölmüş olmasıdır. Uzakdoğu geleneğinin doğum yılı olarak belirttiği tarihse İÖ 623 yılıdır.

Buda adı «aydınlanmış, uyanmış en yüce bilgeliğe ulaşmış» kişi anlamında sonradan verilmiş bir san, bir lakaptır, Buda’nın asıl adı Sidhatta Gotama ya da Sanskritçe söylenişine göre Sidharta Gautama’dır. Sidharta’nın amacına ulaşmış kimse anlamına gelmesi bu sözcüğün de bir ad olmayıp bir san, bir lakap olması olasılığını çoğaltmaktadır. Bazı araştırmacıların savına göre Gotama adıysa Buda’nın soyadıdır.

Buda bu günkü Oudh ilinin Kuzeydoğusunda, Nepal yaylalarının etekleriyle Rapti ırmağı arasında kalan verimli, sulak, ovalık bölgedeki küçük Şakya Krallığının başkenti Kapilavastu’nun yakınında Lumbini Koruluğunda doğmuştur. Budist gelenek Buda’yı Şakya Kralı Suddhodana’nın oğlu olarak tanıtır. Ama Suddhodana’nın hangi yöntemle yapıldığı bilinmeyen bir seçimle soyluların yönetiminde olan Şakya boyunun başkanlığına getirilmiş bir soylu olması olasılığı daha ağır basıyor, Şakya Krallığının Güneybatısında daha büyük, daha güçlü bir ülke olan Koşala Krallığı vardı. Şakyalar o dönemde biçimsel olarak Koşala Krallığı’na bağımlı, sayılıyorlardı.

Şakyalar’ın ırksal kökenleri tartışmalıdır. Ad benzerliği yüzünden Şakyalar’ı bir İskit boyu olan Saka Türkleri’yle karıştıranlar çıkmıştır. Oysa İskitler’in bu yörelere kadar uzanmaları için Buda’nın yaşadığı dönemden sonra bin yıllık bir zamanın geçmesi gerekmiştir. Şakyalar’ın Arya soyundan gelmeyen, İç Hindistan’ın yerli halklarından olan bir topluluk oldukları kanısına destek yapılabilecek pek çok ipuçları var. Buda’nın yaşam öyküsünde açıklıkla görülen ağaç totemizmi, kadınlara haklar tanıyan anaerkil aile örneğinden kalan görenekler, yoga uygulaması, Buda’nın brahman’lara ve kurban törenlerine karşı tutumu, Şakya boyunun ve dolayisiyle Buda’nın Arya soyundan olmama olasılığını güçlendiriyor. Adına bakılınca Arya ve ayrıcalıklı Kşatriya kastının üyesi olmakla birlikte Buda’nın Aryalar öncesi kent uygarlığı kültürünün temsilcisi olduğu anlaşılıyor. Olasılıkla Şakyalar Pencap bölgesinde Arya kültürünün etkisi altında kaldıktan sonra Doğuya göçmüş Hindistan’ın yerli halklarından olmalıydılar. Buda’nın yaşadığı yörede konuşulan dil Buda’ın ana dili olan Koşala diyaleğiydi. Buda ilk vaazlarını Magadha diyaleğiyle vermiştir. Koşala diyaleği Aryalar’in diliyle yerli halkların dillerinin karışımından oluşan bir dildi. Koşala dili genellikle Hind-Avrupa dilleri içine konan Pali dilinin pek yakın bir akrabası sayılabilir. Bunun böyle oluşu sanıyorum ki Arya’ların Kuzey Hindistan’da Buda’nın çağına gelene dek sürdürdükleri 1000 yıllık egemenlikleri sırasında yerli halkların dillerini bastıran bir dil ve kültür egemenliğini de kurabilmiş olduklarından daha fazla bir şey kanıtlamış olmuyor. Bu gün Hindistan’da yaşayan halklardan üç yüz milyonunun ana dili Hind-Avrupa kökenlidir. Kuşkusuz Hintliler arasında Arya soyundan gelenler yalnızca bir küçük azınlıktır.

Buda’nın ve Cainizm’in kurucusu Vardhamana’nın öğretilerinde, Brahmanizm’in Arya soyundan gelen kastları kayıran tutumuna, yerli halkların göreneklerine geleneklerine ters düşen acımasız, yabanıl kurban törenlerine karşı, yerli halkların açık bir tepkisinin varlığını görmemezlikten gelmek olanaksızdır. Öbür yandan, gerek Budizm, gerek Cainizm Brahmanizm dininde sıkı sıkı gizli tutulan ve ancak yüksek kastlardan olanlara bir bölümü eriştirme (initiation) törenleriyle verilen dinsel öğretiyi, hiç bir ayrıcalık gözetmeden herkese açık tutmuş, gizlemek şöyle dursun yaymak, herkese iletmek için elden geldiğince çaba harcamış, öğretinin yaygınlaştırılmasını dinsel bir görev durumuna getirmiştir.

Destansal yaşam öyküsüne göre Buda kendisinden daha eski çağlarda dünyaya gelmiş bir Buda’lar dizisinin, bir geleneğe göre dördüncüsü, başka bir geleneğe göre de yedincisidir. Gotama Buda’nın kişisel öyküsüyse bundan çağlarca önce yaşamış olan Sumedha’nın Buda olmaya karar vermesiyle başlar. Sumedha daha sonraki dünyaya gelişlerinde Buda’lığın gerektirdiği olgunluğa yetkinliğe giderek daha yaklaşmış, en son prens Vessantra adında bir ermiş kişi olarak yaşamını tamamladıktan sonra Buda olmak zamanı geldiği kanısına varmış ve Şakya Kralı Suddhodana’ nın karısı Mahamaya’nın döl yatağına girmiş. Mahamaya’ nın çocuğa gebe kalışı kocasıyla olan bir cinsel ilişki sonucu olmamış. Buda ana karnına girmek için bir beyaz fil biçimine girmiş. Burada Krişna ve Rama destanlarını hatırlatan bir destan motifiyle karşılaşmış oluyoruz. Hem Krişna’nın hem Rama’nın doğumu cinsel bir ilişki sonucu olmamıştır. Meryem’de İsa’ya bir güvercin biçimine girmiş Kutsal-Ruh’tan (Rııhul Kudüs) gebe kalmıştır. Masallarda genellikle çocuğu olmayan bir kadın vardır, bir derviş ya da ermiş ona bir elma verir ve kadın böylelikle gebe kalır, masal kahramanı da bu yolla doğar.

Mahamaya o yıl yaz şenlikleri sırasında bir düş görmüş. Gördüğü düşte hortumunun ucunda beyaz bir lotus çiçeği tutan beyaz bir fil gelip Mahamaya’mn sağ böğrüne dokunmuş, oradan da döl yatağına girivermiş. Mahamaya ertesi sabah görmüş olduğu düşü kocası Suddhodana’ya anlatmış. Suddhodana da Brahman’lara danışmış onlardan düşün yorumlanmasını istemiş. Brahman’ların yorumu Ma-hamaya’nm bir erkek çocuk doğuracağı, bu çocuğun ya bütün dünya ülkelerine egemen evrensel bir kral olacağı ya da dinsel yaşamı seçerse dünyayı bilgisizlikten, yanılgıdan, cahillikten kurtaracak bir Buda olacağı yolunda olmuş. Mahamaya o günden on ay sonra çocuğu doğurmak için babasının ülkesi Devadahaya giderken Lumbini Koruluğundan geçtiği sırada Korudaki ağaçlardan birinin dalına uzanırken hiç doğum ağrısı çekmeden ayakta Buda’yı doğurmuş. O anda körlerin gözleri açılmış, dilsizlerin dilleri çözülmüş, topallar yürümeye başlamışlar, bütün ağaçlar çiçek açmış, çocuğu tanrılar yıkamışlar ve çocuk hemen yürümeye ve konuşmaya başlamış, dört bir yöne yedişer adım atmış, aynı anda karısı Yosadhara en sevdiği öğrencisi kardeş çocuğu Ananda ve arabacısı Çanna ve atı Kant-haka da doğmuş. Doğumundan yedi gün sonra anası Mahamaya ölmüş. Babası Suddhodana karısının kız kardeşi Mahapacapati’yle evlenmiş ve çocuğu teyzesi ve aynı zamanda üvey anası olan Mahapacapati büyütmüş.

Bu sırada Himalaya dağının eteklerinde kaçınık yaşamı sürdüren ermiş Asita gördüğü bir çok belirtilerden olağanüstü bir çocuğun doğmuş olduğunu anlamış, Suddhodana’ ların sarayına gitmiş çocuğu görmek istemiş. Asita çocukta otuz iki önemli belirti görmüş, insanları ıstıraptan kurtarma yolunu gösterecek bir Buda olacağını müjdelemiş. Ama Suddhodana’yı bu müjde sevindirmemiş, çünkü onun gönlünün isteği çocuğun kendisi gibi bir kral olmasıymış.

Gotama daha bir kaç yaşındayken tarla sürme şenlikleri sırasında Kral Suddhodana şenliği açmak için ilk olarak sabanı sürmeye başladığı sırada bir ağacın gölgesine bir yogi gibi oturmuş ve derin bir meditasyona dalmış, aradan uzun saatler geçmiş ama ağacın gölgesi küçük Gotama’yı güneşte bırakmamak için yerinden oynamamış. Bu durumu gören Kral Suddhodana çocuğun karşısında eğilip saygısını belirtmiş,

Çocuk büyüyünce, Kral oğlu için her mevsimin gereksinimlerine göre oturması için üç saray yaptırmış, dört koru bağışlamış, saraylarda hizmetlerini yapmak ve genç prensi eğlendirmekle bin rakkase’yi görevlendirmiş. Kendisine eğitmen olarak atanan öğretmenlerinin hepsini genç prens çok kısa zamanda aşmış bastırmış savaş sanatlarında kimsenin kendisiyle baş edemeyeceği bir üstünlük sağlamış,

Bütün bu olayların gerçek olmaktan çok masal, destan motifleri olduğu açıkça görülüyor.

Buda onaltı yaşına basınca kral onu dünyasal yaşama daha sıkı bağlayacağını umduğu için evlendirmek için bir kız aramış. Uzun uzun arandıktan sonra Gotama’nın kardeş çocuğu Yosadhara bulunmuş. Ama kızın babası Supra-buddha ailelerinde kızların savaşçılıkta ve savaş sanatlarında üstünlüğünü kanıtlayanlara verildiğini, öyle saraylarda kendini zevke adayan kimselere kızını veremeyeceği yanıtını vermiş. Suddhodana oğlunun zevke düşkün, savaşçılıkta güçsüz, yetersiz görülmesinden üzülmüş. Babasının üzüldüğünü gören Gotama babasından bütün gençlerin katılacağı bir yarışma düzenlemesini ve bu yarışmada savaş sanatlarındaki üstünlüğünü kanıtlamasına olanak tanımasını istemiş. Yarışmada Gotama her dalda birinci gelmiş, Yarışmada yenik düşenler arasında kardeş çocukları, yaşam boyu yardımcısı ve öğrencisi olan Ananda ve kıskançlığı yüzünden yaşam boyu düşmanı olan Devadatta da varmış. Bu başarısı üzerine Suprabuddha kızı Yosadhara’yı Gotama’ ya vermiş. Gotama karısıyla birlikte, 29 yaşına gelene dek saraylar dışındaki yaşamdan, halkın çektiklerinden habersiz mutlu bir yaşam sürmüş.

Kral Suddhodana oğlunun kâhinlerin haber verdikleri gibi dinsel yaşamı seçmesinden korktuğundan onun gözlerinden yaşamın acı ve katı gerçeklerini saklamak için elinden geleni yapıyormuş. Gotama sarayları, koruları arasında altın yaldızlı arabasıyla gidip geliyor, şenliklere, eğlencelere katılıyormuş, güzelliği, uzun saçları seçkin giysileri içinde bir insanın dünyadan bekleyebileceği her şeye sahipmiş.

Bir gün genç prens arabacısı Çanna’yla saraylarından birinden bir eğlence bahçesine giderken yolda karşısına önce eli ayağı tutmaz iki büklüm bir ihtiyar çıkmış, sonra hastalıktan erimiş bitmiş bir adam görmüş, ondan sonra da yakılacağı yere götürülen bir ölüyle karşılaşmış en sonunda da yüzünden kendine karşı duyduğu güven okunan, dinginlik, iç suskunluk içinde çevresinde saygı uyandıran bir dilenci dervişe rastlamış. İlk üç görünüm yaşamın üç acımasız yanını sergilerken, dördüncüsü yaşamın acımasızlığına karsı koymanın, iç barışa ulaşmanın yolunu göstermiş. Nefis bazlarının geçiciliğini ve bunların peşinde koşmanın yaşamın acılarından kaçıp kurtulmaya yetmeyeceğini anlamış ve yurdunu, sarayını, eşini bırakıp kaçınık gezgin derviş yaşamını seçmeye karar vermiş.

Prens Gotama dervişlik yaşamına başlamadan babası Kral Suddhodana’dan izin istemeye gitmiş. Kral oğlunun isteğini duyunca gözü yaşlarla dolmuş. Bu isteğinden seni vazgeçirmek için ne istersen vereyim, canımı mı istersin, sarayımı mı, yoksa krallığımı mı? demiş. Prensin yanıtı söyle olmuş : «Sizden dört şey istiyorum. Önce şu tenimdeki gençliğin tazeliği hiç solmasın; hastalık her zaman benden uzak kalsın; ölüm hiç bir zaman beni bulmasın, sonsuza dek yaşayayım; ihtiyarlık, çöküntü gibi şeyler beni etkilemesin.» Kral prensin bu isteklerini yerine getirmenin olanaksızlığı karsısında üzüntüden kasılıp kalmış. Genç prens bunun üzerine, «Mademki bunları bana veremiyorsun öyleyse bana izin ver de kaçınıklık yaşamını seçip bir daha doğmamanın, kendimi gene doğumun zorunluğundan kurtarmanın yollarını arayayım» demiş.

Kral oğluna istediği izni vermemiş ve saraydan kaçmasını önlemek için sarayı korumakla görevli askerlere daha beşyüz yeni asker katmış, Ertesi gün prens saraydan ayrılmaya hazırlanırken karısı Yosadhara’nın bir oğlan çocuk doğurduğu müjdesini almış. Bu haber onu sevindirmemiş ve önüme bir engel daha çıktı demiş. Çocuğa engel anlamında «Rahula» adını vermiş,

O gece rakkaseler genç prensi eğlendirmek için çalgı çalıp çevresinde dans ediyorlarmış ama prens onlarla ilgilenmemiş çarçabuk uyuyuvermiş. Gecenin bir vaktinde uyandığı zaman rakkaselerin de birer köşede uyuya kaldıklarını görmüş. Biraz evvel pırıl pırıl giysiler içinde dans edip şarkı söyleyen o güzel kızların şimdi uykuda o yapmacık güzelliklerinden soyunduklarını, kimisinin salyalarının aktığını, kimisinin horladığını, gövdelerinin biçimsiz bir yığıntı durumuna dönüştüğünü görüp tiksinti duymuş. Sarayı o gece bırakıp kaçınıklık yaşamına başlamaya karar vermiş. Çocuğunu kucağına alıp ona bir ayrılık öpücüğü vermek için karısı Yosadhara’nın odasına gitmiş. Çocuğun karısının kolunda, her ikisinin de uykuda olduğunu görünce karısını uyandırmadan çocuğunu kucaklayıp öpemeyeceğini anlamış. Karısının uyanmasınınsa gidişini engelleyeceğinden çekinmiş. Kendi kendine, «Aydınlandıktan sonra döner, o zaman çocuğumla gereği gibi ilgilenirim.» diye düşünmüş. Arabacısı Çanna’ya atı Kanthaka’yı eğerlemesini söylemiş. Prens atına atlamış Çanna da arkasından prensi izlemiş sarayın kapıları kendiliğinden açılmış böylelikle saraydan ayrılmışlar. Uzun süre yol aldıktan sonra bir ırmağa gelmişler. Irmağın öbür kıyısına geçtikten sonra, Prens arabacısına. «Ayrılma zamanı geldi, üstümdeki şu mücevherleri al, atım Khanthaka’yı da al geri götür. Benim için hiç üzülme. Sen geride kalanlara acı», demiş. Sonra da Çanna’nın taşıdığı keskin kılıcı almış, saçlarını kökünden kesip suya atmış. O sıralarda oralardan geçen bir gezgin dervişle giysilerini değiştirerek kaçınıklık yaşamına başlamış.

Bir hafta ormanlarda dolaştıktan sonra Magadha Krallığı’nın başkenti Racagahaya gelmiş, kapı kapı dolaşıp yiyeceğini dilenmeye başlamış. Prensin güzelliği bütün kenti şaşkına çevirmiş, Magadha kralı Bimbisara da böyle seçkin bir dervişin kente geldiğini öğrenince Gotama’yla görüşmek için onun bulunduğu yere gitmiş, görüştükten sonra da ona krallığını sunmak istemiş, kendi yerine Magadha ülkesine kral olmasını önermiş. Gotama, Magadha krallığını da kabul etmemiş. Amacının aydınlanmak, gerçeği bulmak olduğunu, bu amaçla her şeye yüz çevirip yola çıktığını söylemiş, kralın isteği üzerine de aydınlandıktan sonra Magadha krallığında vaaz vermeye söz vermiş.

Racagaha’dan ayrıldıktan sonra bir kaçınıklar barınağına gitmiş. Orada kendi nefislerine görülmedik, işitilmedik eziyetler eden çilecilerle tanışmış. Gotama çilecilerden bu çabalarının amacının ne olduğunu sormuş. Onlardan böyle çilelere katlanarak mutluluğu aradıkları yanıtını almış. Bu yanıt Gotama’ya inandırıcı, kandırıcı gelmemiş. Kendi kendine demiş ki; «Böylesine çaba harcamalarına karşı değilim ama bana öyle geliyor ki bu adamlar asıl özü bir yana bırakıp, özden kopuk bir yol izliyorlar, ıstıraptan kurtulup mutlu olabilmek için kendine ıstırap vermekte açık bir tutarsızlık var. Gövdeye egemen olan zihin olduğuna göre gövdeyi denetim altına almanın yolu, düşünceler üzerinde egemenlik kurmak olmalıdır. Ne yediği, içtiği şeylerin türü, ne de kutsal ırmağın suyu, insanın yüreğini paklamaya, zihnini arıtmaya yetmez.» Bu düşüncelerden sonra bu kaçınıklardan öğreneceği bir şey olmadığı kanısıyla oradan ayrılmış.

O dönemin ünlü bilgesi Alara Kalama’ya öğrenci olmaya gitmiş. Meditasyonun tüm aşamalarını, Atman öğretisini ondan öğrenmiş. Alara Kalama şöyle diyormuş: «İnsan kendini kendinde yok etmesini öğrenince, kuş nasıl kafesinden kaçıp kurtulur, özgürlüğe erişirse, ruhta öylesine gövdeden kurtulur özgürlüğe, bağımsızlığa erişir.» Gotama kendi kendine düşünmüş: «Özgürlüğüne, bağımsızlığına ulaşmışta olsa ruh gene ruhtur. Böyle ikici tanımlarla ruh beden ayrımı sürdükçe, ruh hangi koşullar içinde olursa olsun maddeye bulaşmaktan, gene doğumun zorunluğundan kendini kurtaramaz. Benim aradığım kurtuluş bu değil… Ben tam ve saltık bir kurtuluş istiyorum. İnsan bir ruha bağımlı olmaktan da kendisini kurtarmalı…» Bu düşüncelerden sonra Alara Kalama’dan da öğrenecek bir şeyi kalmadığını anlamış ve oradan da ayrılmış, Bu kez de bilge Uddaka’nın öğrencisi olmuş. Onun öğretisi de Alara Kalama’nınkine benziyormuş. Öğretisinin amacının, insanı ne algının olduğu, ne de almadığı yere götürmek, olduğunu söylüyormuş. Gotama bunun da kendisini kurtuluşa götüremeyeceği kanısına varmış. Uddaka’dan da öğrenecek bir şeyi kalmadığını anlayınca gerçeği kendi kendine arayıp bulmaya karar vermiş. Bu kararla Uruvila köyü yörelerinde bir ormana gelmiş. Burada kendisi gibi beş kaçınık dervişe rastlamış. Bu kaçınıklar Gotama’nın günün birinde gerçeğe ereceğine inanmışlar, çevresinde kalarak aydınlanması sonucu elde edeceği bilgiden yararlanmak için yanından ayrılmamışlar. Gotama altı yıl boyunca perhizle, meditasyonla günlerini doldurmuş. Günlük yiyeceğini o güzelim bedeni bir deri kemik kalana dek bir pirinç ya da bir susam tanesine kadar indirmiş, Bir gün bacakları gövdesini çekemez olunca düşüp bayılmış. Çevresindekiler önce onun öldüğünü sanmışlar. Güçlükle kendine gelince, perhizin, çilenin, gövdesini horlamanın aydınlanmaya bir yararı olmadığı, güçsüz bir bedenle güçlü bir zihne sahip olunamayacağı kanısına varmış. İçindeki şeytan onu her şeyi bırakıp yeniden nefis hazlarına dönmeye kışkırtmış ama o şeytana da uymamış, orta yolu seçmiş aydınlanmanın yolunun, ne aşırı nefis hazlarına düşkünlük, ne de kendini eziyete sıkıntıya koşmak olmadığını anlamış. Yakın köye gidip, köylülerden yiyecek dilenmeye karar vermiş, Köylülerin verdikleri yiyeceklerle karnını iyice doyurmuş. Beş kaçınık derviş arkadaşı Gotama’ nın perhizi bozup, tıka basa yiyip içtiğini görünce tiksinti duymuşlar. Gotama’nın aydınlanacağından umut kesip onu bırakıp Benares yörelerine gitmişler. Böylelikle Gotama yalnız kalmış ve yalnız başına kaçınıklık yaşamını sürdürmüş.

Mayıs ayında dolunay gecesinin günü Uruvila köy ağasının kızı Sucata kutsal incir ağacına özel olarak hazırladığı süt ve pirinçle pişirilmiş bir sungu getirmiş Gotama’ yı orada görünce de ağacın perisi olduğunu sanarak onu Gotama’ya vermiş. Gotama aldığı Sungu’yu kırk dokuz bölüme ayırmış ve aydınlantıktan sonra geçirdiği Kırk dokuz gün süresince yiyecek olarak bununla yetinmiş.

O gün gündüzün sıcak saatlerini ormanda dolaşarak geçirmiş, akşam olunca bilgelik ağacı diye bilinen kutsal incir ağacının altına gelmiş, kendi kendine, «Derim, etim, kanım kurusa da, tam ve aşılmaz aydınlanmaya ulaşmadan bu ağacın altından kalkmayacağım» diye and içmiş. Yüzü Doğu’ ya dönük olarak bilgelik ağacının altına oturmuş. Hint şeytanı Mara gelmiş, onun aklını çelmek, onu andından döndürmek için yapmadığını bırakmamış ama her ne yaptıysa başarı kazanamamış. Onu ne Mara’nın çıkardığı korkunç fırtınalar, ne tuttuğu taş yağmuru korkutmuş, Mara bir keresinde bir haberci olmuş, kardeş çocuğu Devadatta’ nın Kapılavatsu’yu ele geçirdiği, karısı Yosadhara’yı alıp babasını hapse attığı yolunda bir yalan haber getirmiş. Bu haber bile Gotama’yı yolundan caydırmamış. Devadatta’ nın aşağılık tutkularını doyurmak için böyle davranmış, Şakyalar’ınsa korkaklıkları yüzünden kralları olan babasını savunmamış olabileceklerini düşünmüş. İnsanların hırslara, isteklere, tutkulara karsı durmaktaki güçsüzlükleri konusunda düşüncelere dalmış. Bu düşünceler Gotama’nın isteklerden, tutkulardan kurtulmak konusundaki kararlılığını güçlendirip pekiştirmiş.

Mara bu yoldan da bir sonuç alamadığını görünce adları İstek, Şehvet ve Tutku (Tanha, Rati ve Raga) olan üç kızını göndermiş. Kızlar kıvrak ve çekici bedenleriyle Gotama’yı baştan çıkarmak için dans edip şarkılar söylemişler. Gotama’nın onlara yanıtı şöyle olmuş;

Yaşamda zevkli anlar bir şimşek
Ya da bir bahar yağmuru kadar kısadır.
Öyleyse neden söz ettiğiniz zevklerin arkasından gideyim?
Bedenlerinizin mundarlıklarla dolu olduğunu biliyorum.
Doğumla ölüm, hastalıkla ihtiyarlık sizinledir.
Bense insanların erişmesi güç olan ödülü istiyorum.
Bilgelerin gerçek ve şaşmaz bilgeliğinin peşindeyim.

En sonunda Mara ve bütün yardımcıları yenilgiye uğramışlar, gün ağarıp, güneş ilk ışınlarını yayarken Gotama tam ve aşılmaz aydınlanmaya (anuttura samyak sambodhi) ulaşmış. O anda dudaklarından şu sözler dökülmüş:

Şimdiye dek her geliş gidişimde,
İçinde hapis olduğum,
Duyularla duvarlanmış bu evin,
Yapıcısını aradım durdum.
Ey yapıcı! Şimdi seni buldum.
Bir daha bana ev yapmayacaksın.
Bütün kirişlerin kırıldı, payandaların çöktü.
İçimde nirvana’nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı.
Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.

Artık Buda olan Gotama yedi gün hiç yerinden kımıldamamış. Nırvana’ya ermenin zevkini çıkarmış. Sonra yedi gün ayakta, daha sonraki yedi günü bilgelik ağacının çevresinde bir aşağı bir yukarı dolaşarak geçirmiş. Racayatana ağacının altında yedi, Akapala ağacı altında yedi, Mukalida ağacının altında yedi sonra Racayatana ağacının altında bir yedi gün daha geçirmiş böylelikle yedi hafta ya da 49 günü doldurmuş. Aydınlandıktan sonra ne yapması gerektiğine bir türlü karar veremiyormuş, uyanması aydınlanması sonucu elde ettiği bilgiyi, dharma’yı ya da var olanı da olmayanı da yöneten, ıstıraptan kurtuluşun bilgisini de içeren yasaları insanlara öğretmeli miydi. Bu yasaların, isteklerin, tutkuların körleştirip duygusuzlaştırdığı insanlar tarafından anlaşılması olanağı var mıydı? Bu konularda kuşkulara düşmüş, ama sonunda Tanrı Brahma, Buda ya gelip dharma’yı insanlardan saklı tutmaması için yalvarmış, insanların içinde dharma’yı anlayabilecek düzeyde olanlar çıkabileceğini, iç gözleri açılmak üzere olan kimseler de olabileceğini söylemiş. Tüm canlılara karşı sevecenlik duygularıyla dolu olan Buda, Tanrı Brahma’nın dileğini kabul etmiş. Önce dharma’yı hocaları Alara Kolama’ yla Uddaka’ya öğretmeyi düşünmüş ama onların ölmüş olduklarını öğrenince, Uruvila çevresindeki ormanlarda birlikte oldukları beş kaçınık derviş arkadaşını anımsamış, onları bulup dharma’yı onlara öğretmek için Benares’e gitmiş.

Buda’nın Görev Yılları
Buda kendinden önceki dinsel eğitmenlerden, bilgelerden farklı bir tutum izlemiş, öğretisini hiç bir ayrıcalık gözetmeden, hangi kasttan olursa olsun, soylu soysuz, zengin fakir ayırımı yapmadan, herkese, her yerde, her olanağı kullanarak iletmeye, ulaştırmaya çalışmıştır. Bu bakımdan Hindistan’da o güne dek belirli kastların tekelinde içrek (esoteric.) olan dinsel öğretiyi, her isteyenin elde edebileceği bir açıklığa kavuşturmuştur. Kuşkusuz Buda’nın öğretisini evrenselleştiren en önemli özelliklerden biri budur. Bundan başka Buda öğretisini yaymak için halkla daha kolay bağlantı kurmak amacıyla halkın konuştuğu dilleri diyalekleri kullanmıştır. Ama geleneklerin ezici baskısını yoketmek kolay olmuyor, O gün için halkın dili olan Pali dili, sonradan tıpkı Sanskritçe gibi bir kutsal dil durumuna gelmiştir.

Buda’nın görev yılları üne kavuştuktan sonra, geniş bir halk kesiminin ilgisini çekmiş ve halkın gözü önünde geçmiş olduğu için bu dönemin gençlik yıllarıyla karşılaştırılınca tarihsellik bakımından daha inandırıcı olduğu, hiç olmazsa öyküdeki olayların sahnelendiği çevrenin gerçekçi bir biçimde yansıtıldığı söylenebilir.

Görev yıllarının öyküsü söyle:

Buda, kendisini bırakıp gitmiş olan beş kaçınık çileci arkadaşını Benares yakınlarında Ceylan Parkı’nda (İsipathana) bulmuş, beş çileci Buda’nın kendilerine doğru yöneldiğini görünce, «Karşıdan kaçınık Gotama geliyor ama o çileden, perhizden caymış, dünya nimetlerini seçmiştir. Bak nasıl gücü kuvveti yerine gelmiş, eski güzelliğine kavuşmuş! Bunun için ona saygı göstermeyelim. Ama ne de olsa soylu bir kimsedir, yanımızda yer açalım da dilerse otursun» diye konuşmuşlar. Buda kendilerine yaklaşınca da kararlarını uygulamaya koyamamışlar. Ayağa kalkıp saygıyla Buda’nın önünde eğilmemezlik edememişler. Buda yanlarına oturunca «Gotama kardeş» diye söze başlayacak olmuşlar, Buda hemen sözlerini kesip, «Bundan sonra benimle konuşurken bana Gotoma kardeş demeyin, çünkü ben artık Buda oldum, yolu buldum, size de yolu göstereceğim, yasa’yı öğreteceğim» demiş,

Buda böylelikle bu sözlerle ilk vaazına başlamış, insanları yanılgıdan, cahillikten kurtaracak olan dharma tekerleğini ilk kez burada böylece çevirmeye başlamış.

Buda’nın çileci arkadaşları «Siz ki perhizi bozup nefsinizin isteklerine yenik düştünüz, nasıl olurda tam ve aşılmaz aydınlanmaya ulaşmış, en yüce gerçeğe ermiş olabilirsiniz?» diye sormuşlar.

Buda çilecilere, «iki aşırı tutum vardır, birincisi kendini isteklere, tutkulara hiç direnç göstermeden kapıp koyuvermek, yalnızca nefis hazlarının peşinde koşmak; ikincisi kendine gereksiz yere acı vermek, çilelere katlanmak, boşu boşuna nefsini körletmektir.» demiş. Sonra «Birde benim bulduğum bu iki aşırı tutumun ortasındaki yol vardır. Ancak bu yoldan gidilirse insanın gözleri açılabilir, anlayışa ve dinginliğe, iç suskunluğa, iç görüye, gerçeklerin kavranmasına erişilebilir, Nirvana’ya götüren yol işte bu orta yoldur, ben de bu yoldan yürüyerek tam ve aşılmaz aydınlanmaya eriştim.» diye eklemiş. Sözünü şöyle sürdürmüş:

«Bu yol, sekiz basamaklı yüce yoldur.. Sekiz basamağıysa: tam görüş; tam anlayış; doğru sözlülük; tam davranış; doğru yaşam biçimi; tam çaba, tam uygulama; tam bilinçlilik; tam uyanıklıktır.»

«Kardeşlerim yaşamdaki en temel gerçek ıstıraptır (dukkha); doğum ıstırapla olur; yaşlanma ıstıraptır; hastalık, ölüm ıstıraptır; istemediğimiz, tiksindiğimiz şeylerden kurtulamamak, sevdiğimiz, istediğimiz şeylere sahip olamamak ya da onları yitirmek ıstıraptır. Kısacası benliğimizi, bireyliğimizi oluşturan beş kümede toplayabileceğimiz, yaşama dört elle sarılmamızın nedenleri ıstıraptır.

«Istırabın kaynağıysa insanı bir doğumdan ötekine sürükleyen istekler ve tutkulardır. Bu isteklerin, tutkuların peşinde gidenler bazen şunda, bazen bunda nefis hazlarında doyum ararlar, yaşama, kalıcı olmayan şeylere dört elle sarılmaksa duyumsuzluktan başka bir şey getirmez insana. «Kardeşlerim ıstıraptan kurtulmanın yoluysa istekleri, tutkuları yok etmektir. Ta ki insanın içinde hiç bir istek, hiç bir tutkuya yer kalmasın. Bu amaca götüren yola gelince bu yol sekiz basamaklı yüce yoldur. Bunlar da tam görüş; tam anlayış; doğru sözlülük; tam davranış; doğru yaşam biçimi; tam çaba, tam uygulama; tam bilinçlilik; tam uyanıklıktır.

«İşte kardeşlerim, ıstırap ıstırabın nedenleriyiz; ıstırabın yok edilmesi ve bu amaca eriştiren yol konusunda benim bulduğum dört yüce gerçek bunlardır.»

Bu vaazı dinleyen beş çilecinin önderliğini yapan Kondanna hemen o anda aydınlanmış, öteki dört çileciyse, vaazı dinlediklerinden sonra geçen dört gün içinde aydınlanmayı başarmışlar. Böylelikle bütün insanları giderek aydınlanmaya, yanılgıdan kurtulmaya götürecek olan dharma tekerleği ilk kez Ceylan Parkında (İsipathana) çevrilmeye başlanmış. Buda’nın ikinci vaazı ruh ya da ben diye bir şey olmadığım açıklamak için yaptığı konuşmaymış. Bu konuşma da söyle özetlenebilir;

«Gövde (rupa) ruhu içermiş olamaz. Çünkü gövde er geç yok olacaktır. Ruh duygularımız, coşkularımız (vedana) algılarımız (sanna), önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış karakter özelliklerimiz (sankhara), ayırt edici bilincimiz (vicnana) içinde de olamaz. Çünkü bunlar da eninde sonunda yok olacaklardır. Ne dersiniz kardeşlerim gövdemiz kalıcı mıdır yoksa geçici midir? Ya da duygularımız, coşkularımız, algılarımız, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimiz kalıcı mıdır, geçici midir?» Beş çileci de «Geçicidirler», diye yanıt vermişler.

«Geçici olan, sürekli değişim içinde olan bir şeye bu “ben”im, bu benim ruhumdur diyebilir misiniz?» Çileciler «Hayır, böyle diyemeyiz», demişler. Buda sözü sürdürmüş «Bunu fark eden benim gerçek öğrencilerim, gövdeye, duygu ve coşkuya, algıya, karakterden gelen özelliklere, ayırt edici bilince bağımlılıktan kaynaklanan isteklerden, tutkulardan soyunup özgürlüğe erişeceklerdir. Bu anlayışa erişen kimse kurtuldum der ve böyle diyen kimse kendini ölümlülükten sonsuza dek kurtarır.»

Bu vaazı da dinledikten sonra Buda’nın beş çileci arkadaşının iç gözleri bütünüyle açılmış, beşi de tam olarak aydınlanıp, nirvana’ya ermişler, böylelikle de Buda’yla birlikte aydınlanmışların sayısı altıya çıkmış. Ertesi gün zengin bir ailenin çocuğu olan Yasa adlı bir genç de Buda’nın öğretisini dinleyip aydınlanmış ve topluluğa katılmış. Yasa’ nın topluluğa katılmasından sonra Yasa’nın babası ve arkadaşları, toplam ellidört kişi daha Buda’nın öğretisinden yararlanarak aydınlanıp topluluğa katılmışlar. Böylece Buda’nın dışında topluluğa katılanların sayısı altmışı bulmuş. Bunun üzerine Buda öğrencilerinden dört bir yana dağılıp öğretisini yaymalarını istemiş, kendisi de Uruvila’nın yolunu tutmuş. Yolda giderken otuz soylu gence rastlamış, onlar da Buda’nın öğretisini dinleyip aydınlanmışlar ve topluluğa katılmışlar. Buda Uruvila da ateşe tapan üç brahman kurban keşişiyle karşılaşmış, bu üç keşişden en önemlisi Uruvila Kasyapay’mış onlara da üstünlüğünü kanıtlayarak beş yüz kadar yandaşlarıyla birlikte. Buda’nın topluluğuna katılmalarını sağlamış, hepsini Bodhgaya da dik bir yamacın kenarında toplamış ve «Ateş Vaazı» diye bilinen konuşmasını yapmış. Özetle şöyle demiş: «Dervişler, her şey, her varlık yakıcı, yok edici bir ateştir. Nedir Bu şeyler? Göz yakıcı bir ateştir, biçimler, gövdeler (rupa) yakıcı birer ateştir; bunları görmekten doğan izlenimler yakıcı birer ateştir; hoşa giden şeyler de, hoşa gitmeyen şeyler de birer yakıcı ateştir. Hoş olan şeyleri de, hoş olmayan şeyleri de görmekten doğan duygular birer yakıcı ateştir. Peki bu yakıcı ateş nereden çıkıyor? Kardeşlerim, bunu size söyleyeyim. Bu ateş istek ve tutku ateşidir; bu ateş öfke ve nefret ateşidir; bu ateş görünümün yanıltıcı alımlığına çekiciliğine kapılmaktan gelen ateştir: Doğum, yaşlanma, ölüm, yas, üzgünlük, mutsuzluk, umutsuzluk felaket bütün bunlar yakıcı birer ateştir.”

“Kulak da yakıcı bir ateştir. Duyduğumuz her şey de yakıcı birer ateştir. Burun da böyledir; burnumuzun aldığı bütün kokular yakıcı birer ateştir; dil dokunma duyumuz, bunlar da yakıcı birer ateştir.”

“Zihnimiz, bilincimiz, izlenimlerimiz, izlemelerden kaynaklanan duygularımız, bunlar da yakıcı birer ateştir. Bunun böyle olduğunu anlayan benim gerçek öğrencilerim gözün gördüklerine biçimlere, görülen şeylerden gelen izlenimlere, bu izlenimlerden kaynaklanan duygulara kulaktan, burundan, dilden, dokunma duygusundan gelen algılara, zihin, bilinç izlenimler ve duygulara aldırmazlar, bu yolla da isteklerden, tutkulardan kendilerini kurtarıp özgürlüğe erişebilirler. Bu anlayışa erişen kimse kurtuldum der ve böyle diyen kimse ölümlülükten kendisini sonsuza dek kurtarır.

Bu vaazı dinleyen bin kadar derviş bu konuşmanın etkisiyle aydınlamışlar nirvana’ya ulaşmışlar Bundan sonra Buda yanında bu bin kadar derviş ve onların başında da Uruvila Kasyapa olmak üzere Magadha Krallığının başkenti Racagaha’nın yolunu tutmuş ve kentin yakınındaki hurma koruluğunda konaklamışlar. Kral, Buda nın geldiğini ve hurma koruluğunda olduğunu öğrenince hemen oraya gitmiş Kasyapa’yı da orada görünce önce durumu tam anlayamamış Buda’mı Uruvila Kasyapa’ya öğrenci olmuş, yoksa Uruvila Kasyapa’mı Buda’nın öğretisini benimsemiş birden kavrayamamış. Bu durumu fark eden Uruvila Kasyapa, Buda’nın önünde yere kadar eğilerek «Buda benim ustamdır, ben de onun öğrencisiyim» diyerek durumu açıklamış. Oradakiler «Uruvila Kasyapa bile Buda’nın yolundan gitmeyi kabul ettiğine göre, Buda’nın üstün bir gücü olmalı», diye düşünmüşler. Bundan sonra Buda «dört yüce gerçeği» anlatmış, bu konuşmayı dinleyen Magadha Kralı Bimbisara ve yanındakilerin hemen hepsi Buda’nın öğretisini özümleyip aydınlanmışlar. Kral Bimbisara dervişlik topluluğuna katılmamakla birlikte dışardan bir öğrenci olarak Buda’nın kendisini kabul etmesini istemiş ve Buda’yı bütün öğrencileri izleyicileri, yandaşlarıyla birlikte ertesi gün yemeğe çağırmış, yemek sırasında da Veluvena adıyla bilinen ve kralın eğlence bahçelerinden biri olan Bambu koruluğunu Buda’nın başında olduğu topluluğa armağan etmiş, Buda ve yandaşları yemekten kalktıktan sonra koruluğa gitmişler. Buda’nın kırkbeş yıl süren görev yıllarının büyük bir bölümü bu korulukta yapılan manastırda geçmiş.

O sıralarda adları Sariputta ve Mogallana olan iki derviş Racagaha’da bulunuyorlarmış. Buda’nın topluluğundan Assaci, Racagaha sokaklarında topluluk için sadaka toplarken tutum ve davranışındaki saygınlık, incelik, seçkinlik, Sariputta’nın ilgisini çekmiş, konuşmak için uygun bir durum bulunca Assaci’ye kimin öğrencisi olduğunu ve ustasının öğretisinin ne olduğunu sormuş. Assaci, Şakyalar soyundan Buda’nın öğrencisi olduğu yanıtını vermiş, öğreti konusunda da, «Daha ben bir çırak öğrenciyim. Kısa bir süre önce Buda’nın topluluğuna katıldım. Onun için öğreti konusunda sana söyleyebileceğim çok bir şey yok,» demiş, sonra da öğretiyi açıklamak için şu dizeleri söylemiş:

Her olgunun bir nedeni olduğunu,
Nedenlerin neler olduğunu,
Neden kalkınca olgunun da yok olduğunu
Buda açıklığa kavuşturdu.
İşte büyük ermişin öğretisi bu!

Bu dizeleri duyunca hemen Sariputta’nın zihninde bir aydınlanma olmuş, bir şeyin oluş nedeninin ortadan kalkması durumunda o şeyin olmamasına da neden olabileceğini açıklıkla görmüş. Bu dizeleri arkadaşı Mogallana’ya söyleyince o, da hemen aydınlanmış. Her ikisi de eski ustaları Sancaya’yı bırakıp Buda’ya öğrenci olmuşlar ve çok kısa bir zamanda Buda’nın ölümüne kadar yanından ayrılmayan baş öğrencileri ve en önemli izleyicileri durumuna geçmişler.

Bu arada Şakyalar’ın kralı, Buda’nın babası Suddhodana oğlunun altı yıllık çaba sonucu tam ve aşılmaz aydınlanmaya erişmiş ve bulgularını yaymaya başlamış olduğunu, Racagaha’daki «Bambu koruluğunda» yaşadığını öğrenmiş, oğlunu görmek istediği haberini iletmek için yanında sayıları bini bulan görevliyle birlikte bir elçi göndermiş, elçi ve yanındaki görevlileri Bambu koruluğuna vardıkları zaman Buda öğrencilerine öğretisini açıklayan bir konuşma yapıyormuş. Onlar da haberi iletmek için konuşmasını bitirmesini beklerken Buda’nın konuşmasını dinlemişler. Buda’ nın açıkladığı gerçeği görüp aydınlanmışlar ve topluluğa katılmışlar, böylelikle de günlük sorunlarla ilgilerini kesmiş olduklarından Buda’ya babası Suddhodana’nın çağrısını iletmeye gerek görmemişler. Kral gönderdiği elçiyle yanındaki görevlilerden bir haber çıkmayınca, yanında bir o kadar görevliyle başka elçiler, haberciler göndermiş ama onlar da Buda’nın topluluğuna katılmışlar ve elçilik görevlerini yerine getirmemişler. Sonunda kral veziri Kaludayin’i göndermiş. Kaludayin önceden kraldan kendisinin de Buda’nın topluluğuna katılmasına izin vermesini istemiş. Kral: «İster topluluğa katıl, ister katılma, ama oğlumu buraya getir de ölmeden önce onu göreyim,» demiş. Kaludayin, Buda’nın yanında vardığında öğretisini dinlemiş ve aydınlanıp o da topluluğa katılmış. Kaludayin’in topluluğa katıldığı tarih Buda’nın tam ve aşılmaz aydınlanmaya erişip öğretisini yaymaya başlamasının sekizinci ayına rastlıyormuş. Sekiz ayın ilk üç ayı olan yağmur mevsimini Buda Ceylan parkında (İsipathana), sonraki üç ayını Uruvila’da, son iki ayını da Racagaha’daki Bambu koruluğunda geçirmiş.

Kaludayin aydınlanıp topluluğa katıldığının haftasına Buda’ya babasının kendisini görmek istediği haberini iletmiş. Buda bu habere sevindiğini söylemiş, «İyi ki söyledin, ben de gitmeyi düşünüyordum», demiş ve yirmi bin yandaşıyla birlikte yola çıkmış, her gün bir fersah yol alarak iki ayda Kapilavastu’ya varmış, Şakyalar, Buda ve yandaşlarının konaklaması için en uygun yerin kutsal incir ağaçları koruluğu olacağını düşünmüşler, koruluğu gereği gibi hazırladıktan sonra ellerinde çiçekler, yanlarında çocuklar başlarında kralları Suddhodana ve soylular olmak üzere kadın, erkek bütün Şakyalar Buda ve yandaşlarını karşılamaya gitmişler. Soylulardan bir bölümü Buda’nın yaşça kendilerinden küçük olduğunu düşünüp önünde eğilmek istememişler ama sonunda kral dahil, hepsi yerlere kadar eğilip Buda’ya saygılarını göstermişler.

Ertesi gün Buda, Kapilavastu sokaklarında arkadaşlarıyla birlikte sadaka toplamaya çıkmış. Prens Gotama’nın kapı kapı dolaşıp dilendiği duyulunca halk kapılara, pencerelere üşüşmüş, şaşkınlık içinde Buda’ya bakıyorlarmış. Buda’yı Rahula’nın anası Yosadhara da görmüş. Kendi kendine «Benim sultanım eskiden bu kentte iki adımlık yola bile altın yaldızlı tahtırevanlar içinde giderdi. Şimdi böyle saçı, sakalı kazınmış, üstünde bu sarı paçavralar, kapı kapı dolaşıp yiyecek dilensin! Bu olacak şey değil,» diye düşünmüş ve doğru krala gidip gördüklerini anlatmış. Bu habere adamakıllı canı sıkılan kral hemen Buda’yı bulmuş. «Sana ve adamlarına yemek bulamayacağız diye mi korkuyorsun?» demiş. Buda «Bizim yöntemimiz böyledir,» diye yanıt verince de kral, «Bizim atalarımızdan, ne de soyunuzdan hiç kimse bu güne dek dilenmedi,» diyecek olmuş. Buda bu söze, «Sen kralsın ve kralların kalıtçısısın, bense Buda’ yım ve Buda’ların kalıtçısıyım. Benden evvel bu dünyadan gelmiş geçmiş Buda’ların tümü günlük yiyeceklerini dilenerek elde etmişler,» diye karşılık vermiş.

Kral Buda’yı da yirmi bin yandaşını da alıp saraya götürmüş, yemekler yendikten sonra saraydaki bütün kadınlar gelip Buda’ya saygılarını sunmuşlar, yalnız Rahula’ nın anası Yosadhara gelmemiş. «Eğer bana saygısı varsa o bana gelsin» diye düşünmüş. Buda, Yosadhara’nın aklından geçenleri sezmiş, iki baş öğrencisi Sariputta’yla Mogallana’yı yanına alıp Yosadhara’nın. odasına gitmiş. Yosadhara, Buda’ya gerekli saygıyı gösterdikten sonra oğlu Rahula’ya seslenmiş «Bak sevgili oğlum. Şu karşındaki bütün dervişlerin başı olan derviş senin babandır ve büyük bir hazinenin sahibidir. Git! Sen de babandan hazinedeki payını iste! Çünkü sen onun kalıtçısısın,» demiş. Çocuk da Buda’ya dönüp «Kalıtımı isterim deyince Buda baş öğrencisi Sariputta’ya Rahula’nın topluluğa alınmasını buyurmuş ve böylelikle Rahula topluluğa katılmış.

Kral torununun da dervişlik örgütüne alındığını öğrenince çok üzülmüş ve hiç bir oğulun anasının, babasının izni alınmadan topluluğa alınmayacağı konusunda Buda’nın kendisine söz vermesini istemiş, Buda’da babasına bu konuda söz vermiş ve o günden sonra hiç kimse anasının, babasının izni alınmadan topluluğa alınmamış.

Buda bir süre sonra Racagaha’ya dönmek üzere Kapilavastu’dan ayrılmış, yolda bir korulukta konakladıkları sırada arkalarından yetişen Şakya prensleri gelip topluluğa katılmışlar. Bunların arasında yaşamı boyunca yanından ayrılmamış, sonradan Buda’nın kişisel bakım ve hizmetlerini de üstlenmiş olan kardeş çocuğu Ananda ve gene kıskançlığı yüzünden Buda’nın yaşam boyu düşmanı olmuş olan kardeş çocuğu Devadatta da varmış.

Racagaha’ya döndükten sonra o sırada bir rastlantı olarak Racagaha’da bulunan Koşola’lı çok zengin Anathapinadaka adında bir tüccar Buda’nın bir konuşmasını dinlemiş, bu konuşmadan etkilenerek Buda’nın öğretisini benimsemiş ve ülkesine döndükten sonra Koşala’nın başkenti olan Savathi’de Cetavana korusunu tüm alanını altınla kaplayacak bir baha karşılığında koruluğun sahibi olan prensten satın alıp koruluğun ortalık yerinde Buda için özel bir oda ve çevresinde topluluğun önde gelenleri için seksen oda olan bir manastır ve Racagaha ile Savathi arasında da her fersahta bir Budist barınağı yaptırmış. Her şey hazır olunca da Buda’yı çağırmış ve Cetevana koruluğunu topluluğa armağan etmiş. Buda bundan sonraki yaşamını çoklukla Racagaha’daki Veluvena koruluğuyla Savathi’deki Cetevana koruluğunda geçirmiş. Gene Savathi’li zengin bir tüccarın karısı olan Visakha adlı bir kadın topluluğa büyük para yardımları yapmış ve topluluktan olanların yararlanması için Pubbarana manastırını yaptırmış. Bu manastır da Anathapinadaka’nın armağan ettiği manastıra yaklaşık bir görkemdeymiş.

Bir kez Şakyalar’la Koliyas’lar arasında Rohini ırmağının sularından yararlanma hakkı konusunda anlaşmazlık çıkmış. O yıl havalar kurak gittiği için ırmağın suyu, ırmağın iki kıyısındaki tarlaları sulamaya yetmemiş. Anlaşmazlık büyümüş, iki taraf savaş hazırlığına girişmişler. Bir tarafta Şakya prensleri, öbür yanda Koliyas prensleri savaşmak için toplanmışlar. Buda durumu öğrenince oraya gitmiş, iki tarafa da anlaşmazlığın konusunu sormuş. Kimse tam olarak bilmiyormuş. Durumu baş komutandan sormuşlar onun da anlaşmazlığın nedenini bilmediği meydana çıkmış. Kral naibinin de yeter bilgi sahibi olmadığı anlaşılınca en sonunda konu çiftçilerden sorularak bütün anlaşmazlığın ırmağın suyunun iki kıyıya yetmemesinden ileri geldiği anlaşılmış. Buda prenslere suyun değerinin ne kadar olduğunu sormuş. Prensler önemli bir değeri olmadığını söylemişler. Onun üzerine toprağın değerinin ne olduğunu sormuş. Prensler onun da pek büyük bir değeri olmadığı yanıtını vermişler. Bu kez prenslerin değerinin ne kadar olduğunu sormuş. Prenslerin değerine paha biçilemeyeceği yanıtını almış. «Öyleyse», demiş, «değerleri önemsiz olan şeyler uğruna değerleri pahasız olan şeyleri tehlikeye atmış olmuyor musunuz?» Bu sözler harbe hazırlanan prenslerin akıllarını başlarına getirmiş. Öfkeleri yatışmış, böylece de Buda gereksiz bir harbi önlemiş. Savaşmaya hazırlanan prenslerden bir yandakilerden iki yüz elli, öbür yandakilerden iki yüz elli olmak üzere beş yüz prens Buda’nın topluluğuna katılmışlar.

Bu sıralarda Buda’ya babasının hastalanıp ölüm döşeğine düştüğü haberi gelmiş. Buda hemen Kapilavastu’ya. gitmiş, yatağının başucunda babasına yaşamdaki her şeyin geçiciliği konusunda telkinlerde bulunmuş. Suddhodana tam aydınlanmaya ve nirvana’ya eriştikten sonra ölmüş.

Kralın dul eşi ve Buda’nın hem teyzesi hem analığı olan Mahapacapati kocasının ölümünden sonra, dervişlik yaşamına girmek istemiş, saçlarını kökünden kesip yanına da Rohini ırmağıyla ilgili anlaşmazlık sırasında Buda’nın topluluğuna katılan beş yüz prensin böylelikle kocasız kalan karılarını alıp Buda’nın olduğu yere varmış ve yanındaki prenseslerle birlikte örgüte katılmasına izin verilmesini istemiş. Buda eğer kadınların örgüte katılmasına izin verirse bu uygulamanın yanlış yorumlara, topluluk için kötü söylentilere yol açabileceğinden çekinmiş. Kadınlar üç kez isteklerini yenilemişler, Buda üç kezde de isteklerini geri çevirmiş, dördüncü kez yeniden istekte bulunmaktan çekinmişler, gerisin geri evlerine dönmüşler.

Buda’nın analığı bir süre sonra bir kez daha denemeye karar vermiş. Yeniden prensesleri de yanına almış hepsi saçlarını kökünden kesmişler, saraylarında bir kattan ötekine çıkmayı bile önemli bir sorun sayan bu soylu kadınlar ellerinde keşkülleri, yayan yapıldak Buda’nın o sıralarda bulunduğu Vaişali kentine varmışlar. Onları Ananda karşılamış. Üstlerinin toz toprak, ayaklarının kan revan içinde, yorgun, bitkin durumda olduklarını görünce üzülmüş, gözleri yaşlarla dolmuş. Durumu gidip Buda’ya anlatmış. Buda, .«Yeter Ananda!» demiş, «Kadınların evlerini, barklarını bırakıp evsiz yaşamı seçmelerine izin vermemi benden isteme…» Ama Ananda, Buda’yı kandırmak için başka bir yol izlemiş. Buda’ya, «Eğer kadınlar evlerini barklarını bırakıp da evsiz yaşamı seçmiş olsalar nirvana’ya ulaşabilmek yeteneğinden yoksun mudurlar?» diye sormuş. Buda, kadınların da aydınlanmaya, nirvana’ya ermeye yetenekleri olduğunu yadsıyamamış. Bu kez Ananda, Buda’ya yeniden sormuş, «Buda’lar dünyaya yalnız erkeklerin yararlanması için mi gelirler?» Buda kuşkusuz kadınları da yararlandırmak için de gelirler, demek zorunda kalmış ve böylelikle de kadınların topluluğa katılmalarına karşı çıkmak için mantıksal bir dayanağı kalmamış ama bir yandan da «Öğretimiz eğer bin yıl egemen olacakdıysa kadınların katılması yüzünden beş yüz yıl egemen olabilecek,» demekten kendini alamamış.

Bu olay ve kadınların örgüte alınması Buda’nın aydınlanmasını izleyen altıncı yılda olmuş.

Buda’nın yaşamında bundan sonraki yıllarda geçen olaylar sıralı ve ayrıntılı olarak kayda geçirilmemiş. Altıncı yıldan sonra geçtiği söylenen bir kaç önemli olaya burada kısaca değinmekle yetineceğiz.

Bir keresinde Racagaha’da yaşayan zengin bir tüccar sandal ağacından oyulmuş bir kâseyi yüksek bir bambu ağacının tepesine bağlatmış, doğaüstü gücü olan derviş ya da brahman’lardan kâseyi ağacın üstünden alabilecek kimseyi ödüllendireceğini vaadetmiş öyküye göre bunu duyan bir Budist derviş havaya uçup kâseyi ağaçtan almış, bununla da yetinmemiş Racagaha kentinin üstünde uçarak üç tur atmış. Bu olay Buda’nın kulağına gidince «Böyle olağanüstü gösteriler yapmaya çalışmanın ne aydınlanmaya bir yararı olur, ne de çevredekileri topluluğa katılmaya isteklendirir,» demiş ve kendi öğrencilerinin mucize gösterileri yapmalarını yasaklamış.

Buda’nın görev yıllarında öğretisine karşı çıkanlar da olmuş, Buda zaman zaman kendini onlara karşı da savunmak zorunda kalmış. Buda’nın öğretisinin brahman kastının ayrıcalıklı durumunu onaylamamış olması nedeniyle Buda’ ya karşı en büyük tepkinin brahman’lardan gelmiş olduğu sanılabilir. Oysa, o dönemde Buda’nın öğretisini yaydığı Hindistan’ın Doğu bölümünde Brahmanizm yeterince kurumlaşmış ve örgütlenmiş değildi. Bu bölgede din, güçlü bir merkez otoritenin önleyici baskısı olmadan tam bir bağımsızlık içinde durmadan yeni yeni kollara ayrılıyor, değişik düşünce ve eğilimde yeni dinsel öğretiler ortaya çıkıyordu. Brahmanizm öteki dinsel öğretiler, dinsel akımlar arasında, daha üstün bir güce sahip değildi. Onun için bu ilk dönem de Buda’nın öğretisinin yayılmasına karşı koymakta brahmanlar büyük bir etkinlik sağlayamadılar.

Buda’ya karşı çıkanlar arasında Buda’nın baş öğrencileri Sariputta ve Mogollana’nın eski öğretmenleri Sancaya ve insanın kendini yazgının ağından kurtaramayacağını savunan Makhali Gossola’yı da sayabiliriz. Ama kuşkusuz Buda’nın en önemli karşıtı Cainizm’in kurucusu olan Mahavira adıyla da bilinen Vardhamana ve Vardhamana’nın yandaşlarıydı. Cainistler’in Buda’ya karşı çıkışlarının başlıca nedeni Buda’nın aşırı çileciliği ve perhizi benimsememesi, orta bir yol izlemeyi önermesiydi. Öyküye göre Buda’nın kardeş çocuğu ve öğrencisi Devadatta da çileciliği ve perhiz yolunu yeğlemiş. Bu nedenle Buda’ya karsı çıkmış ve onu aradan çıkarıp yerine geçme girişimlerinde bulunmuş. Buda’ya karşı Magadha kralı Bimbisara’nın oğlu Acataşatru’nun desteğini kazanmaya çalışmış. Önce Acataşatru’yu babasını öldürüp yerine kral olmaya kışkırtmış, ama kral oğlunun kendisini öldürme girişiminde bulunduğunu öğrenince oğluna, «Değil mi ki benim yerime kral olmak istiyorsun, beni öldürmen gerekmez, ben krallıktan çekileyim, sen benim yerime kral ol,» demiş ve krallıktan çekilmiş. Gene de Acataşatru, Devadatta’nın telkinlerine uyarak belki bir gün babası kararından cayar da yeniden kral olmak ister kuşkusuyla babasını aç bırakarak ölümüne neden olmuş.

Acataşatru kral olduktan sonra Devadatta yeni kraldan Buda’yı öldürme iznini almış, bu amaçla otuz bin tane paralı katil tutmuş ama hiç biri Buda’yı öldürememiş. Buda’ nın yanına gelince onun sevgi dolu bakışları karşısında kötü niyetlerinden vazgeçmişler, bununla da kalmamışlar, Buda’ nın öğretisini benimseyip topluluğa katılmışlar. Bu durum karsısında Devadatta Buda’yı hiç bir insanın öldüremeyeceği kanısına varmış ve Buda’yı öldürtmek için azgın bir fili Buda’nın üstüne saldırtmış. Fil Buda’nın önüne gelince ona hiç bir zarar vermeden yere çökmüş. İşin asıl özünü bilmeden Devadatta’nın yanını tutan bir bölüm dervişte Buda’nın baş öğrencileri Sariputta ve Mogallana’nın kendilerini uyarmaları üzerine Devadatta’yı bırakıp Buda’ya dönmüşler.

Kral Acataşatru’ya gelince, babasının ölümünden sonra çok vicdan azabı çekmiş, kendisini iç huzuruna eriştirmeleri için bir çok bilgelere, ermişlere başvurmuş ama bir türlü aradığı huzuru bulamamış, en sonunda hekiminin önerisine uyarak Buda’ya gitmiş, Buda’nın öğretisini öğrenip benimsemiş ve Buda’nın örgüte katılmadan, dışardan bir öğrencisi olmuş.

Buda’nın görev yıllarının ilk yirmi yılında kişisel hizmetlerine bakan sürekli bir yardımcısı yokmuş, öğrenciler sırayla bu görevi yaparlarmış. Bir gün Buda kişisel hizmetlerini sürekli olarak üstlenmek isteyen bir kimse olup olmadığını sormuş. Bütün öğrencileri bu görevi almak için birbirleriyle yarışırcasına ileri atılmışlar, yalnız kardeş çocuğu Ananda sesini çıkartmamış. Onun üzerine Buda, Ananda’ ya bu görevi isteyip istemediğini sormuş. Ananda bu hizmet karşılığında kendisine hiç bir ayrıcalık tanınmaması, yalnızca Buda’ya öğretisi konusunda zamanlı zamansız soracağı bütün soruları, bıkmadan usanmadan yanıtlaması koşuluyla görevi üstlenebileceğini söylemiş. Buda, Ananda’nın koşullarını kabul edip görevi ona vermiş. Ananda ölümüne kadar Buda’nın yanından hiç ayrılmadan bu görevi sürdürmüş.

Bir keresinde Buda, Vaişali kentine gittiğinde orada yaşayan Ambapali adında çok ünlü, çok zengin ve çok güzel bir yosma’nın malı olan mango koruluğunda konaklamış. Ambapali bu haberi duyunca hemen koruluğa gidip Buda’yı yanındaki bütün arkadaşlarıyla birlikte yemeğe çağırmış. Vaişali’nin beyleri Licchavi’ler de Buda’nın Vaişali’ye geldiği haberini alınca onlarda yemeğe çağırmak için mango koruluğuna giderken arabaları Ambapali’nin arabasıyla çatışmış. Ambapali’ye nereden geldiğini sorunca da Buda’yı yemeğe çağırmak için gittiği mango koruluğundan döndüğü yanıtını almışlar. Ambapali’ye bu onuru kendilerine satması için büyük paralar teklif etmişler ama Ambapali teklifleri geri çevirmiş «Değil para, bütün Vaişali kentini bütün çevresiyle birlikte bana bağışlasanız da böylesine büyük bir onurdan vazgeçmem demiş.» Vaişali beyleri Licchavi’ler Ambapali’den ayrıldıktan sonra gidip Buda’yı yemeğe çağırmışlar ama Buda daha önce yosma Ambapali’ye söz verdiğini ileri sürerek daveti geri çevirmiş.

Ertesi gün Ambapali’ye yemeğe giden Buda ve arkadaşları yemeklerini bitirdikten sonra Ambapali, Buda’nın yanına gelerek evini ve bahçesini topluluğa bağışladığını bildirmiş, Buda da bu bağışı topluluk adına kabul etmiş.

Buda’nın gelenekleşmiş yaşamının ana çizgileriyse şöyle özetlenebilir; Haziran ayında Hindistan’ın kavurucu yazından sonra yağmur mevsimi gelir, üç ay boyu sel gibi yağmurlar yağar. Bu gün olduğu gibi Buda’nın döneminde de bu aylar yolculuk için uygun aylar sayılmazdı. Bu ayları Buda ve öğrencileri örgüte (sangha) bağışlanmış korulardaki manastırlarda geçirirlermiş. Yağmur mevsimi bitince Buda öğrencileriyle birlikte kent kent, köy köy dolaşmaya çıkarmış. Genellikle Koşala’nın başkenti Savathi’yle Magadha krallığının başkenti Racagaha çevrelerinde dolaşırlar, geceleyecek bir çatı altı bulamazlarsa, mango ya da hintinciri ağaçlarının altında yatarlarmış. Buda’nın yaşamının büyük bölümünü içlerinde geçirdiği kral Bimbisara’nın armağanı olan Veluvana adlı bambu koruluğu da, Koşalalı tüccar Anathapindaka’nın bağışı olan Savathi’deki Cetevana manastırı da kente ne çok uzak ne de çok yakınmış. Gündüz dingin gece sessiz olan bu korular aslında kralların eğlence ve dinlenceleri için planlanmış lotus çiçekli havuzların, mis gibi kokular yayan mango ağaçlarının süslediği zarif palmiye ve koyu renk büyük yapraklı hintinciri ağaçlarının gölgelendirdiği, insana dinginlik ve iç suskunluğu veren bahçelermis. Her gün, içlerinde krallar, prensler de olan her türden akın akın ziyaretçi Buda’yı görüp ondan ışık almak için bu bahçelere gelirlermiş.

Buda’nın Son Günleri ve Ölümü
Buda’nın yaşamının son üç ayı ve ölümü Maha-Paranib-bana Sutta adlı metinde oldukça ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Kuşkusuz birbirine benzer yıllarda geçen, birbirine benzer olayların unutulmuş, ama Buda’nın son günlerindeki olayların ve, son sözlerinin unutulmayıp özenle belleklerde saklanmış olmasından daha doğal bir şey olamazdı.

Buda son yağmur mevsiminde öğrencilerinden ayrılmak ve yalnız kalmak istemiş. Ananda’yla birlikte yağmur mevsimini Beluva’da geçirdiği sırada ağır ve ciddi bir hastalığa tutulmuş. Ananda, Buda’nın öleceğini sanıp büyük bir üzüntüye kaptırmış kendini, ama bir yandan da Buda’nın toplulukla ilgili konularda buyruklarını bildirmeden, önerilerde bulunmadan aralarından ayrılmayacağını düşünerek biraz olsun üzüntüsünü hafifletebilmiş. Buda bir süre sonra harcadığı büyük bir çaba sonucu hastalığı alt etmeyi başarmış. Ananda, Buda’nın kendini toparladığını görünce, hastalığı sırasındaki üzüntülerini, korkularını ve bunları yenmek için hangi düşüncelerde avuntu aradığını anlatmadan edememiş. Buda’nın Ananda’ya yanıtı öğretisinin kısa bir özeti sayılabilecek şu sözler:

«Ananda! Öğrencilerimin ya da topluluğun benden bekleyecekleri bir şey kaldı mı? Ben öğretimi kimseden bir şey saklamadan, olabildiğince açıklıkla yaymaya çalıştım. İçrek (esoteric), dışrak (exoteric) ayırımı yapmadım. Gerçeğin öğretisini hiç bir sınır koymadan açıklamak için elimden geleni yaptım. Bildiğini kendine saklayan bir öğretmen gibi davranmadım. Eğer içinizden biri, ‘topluluğu ben yöneteceğim’, diyorsa ya da ‘topluluk benim buyruklarıma uymalıdır,’ diye bir düşüncesi varsa, kendi niyetlerini topluluğa duyurabilir. Ben niçin toplulukla ilgili önerilerde bulunayım? Benim görevim bitti. Yaşamının son günlerine gelmiş bir ihtiyarım. Seksen yaşına eriştim. Eskimiş bir arabayı nasıl ancak şurasını burasını sırımlarla bağlayarak çalışır durumda tutabilirlerse, benim gövdem de ancak sargılarla sarılıp sarmalanıp bir arada tutulabiliyor. Ancak kendi dışımdaki konularla ilgiyi kesip maddesel hiç bir şeyin zihin dinginliğimi bozmasına izin vermediğim sürece bedenim dinlenebiliyor.»

«Onun için Ananda sana söyleyebileceğim şu: Kendiniz kendinize ışık olun, dışınızda olan, dışınızdan gelebilecek hiç bir şeyden destek, dayanak aramayın. Kendinize yalnız gerçeği ışık yapın. Kendi dışınızda hiç, ama hiç kimseden destek, dayanak aramayın, ister şimdi, ister ben öldükten sonra, kendilerine kendi ışık olan, dışta bir destek, dayanak aramayan, ışık olarak yalnızca gerçeğe tutunup, gerçeğe güvenen, kendilerinden başka kim olursa, olsun, kimseden destek aramayanlar yolun sonuna, tepenin doruğuna ulaşabilirler, gerçeğe erebilirler. Yeter ki yılmadan, usanmadan oraya varmak için çaba harcasınlar.»

Başka bir kez de Ananda’ya öleceği günün yaklaşmış olduğundan söz edecek olmuş. Ananda çok üzülmüş ve Buda’ya ölmemesi için yalvarmaya başlamış. Buda, Ananda’ ya çıkışmış «Ben daha önce de söylemedim mi?» demiş «Sevdiğimiz yanımızdan ayırmak istemediğimiz hiç bir şey yok ki bir gün gelip ya onlar bizden ya biz onlardan ayrılmayalım. Doğanın yapısı böyledir. Nasıl olur da Ananda doğmuş olan, varlığa dönüşmüş, büyüyüp gelişmiş bir şey, sonunda çözüşüp yok olmasın. Böyle bir şey olabilir mi?»

«Evet Ananda, üç ayın sonunda öleceğim. Yaşam olarak bende ne kaldıysa hepsi yok olacak.» Ananda kendilerini bırakmaması için yeniden yalvarmışsa da Buda’nın kesin yanıtı, «Başka türlüsü olamaz,» sözleri olmuş. Sonra Kutagara’ daki büyük ormandaki toplantı yerine gitmişler, Buda’nın öğrencileri, yandaşları oraya geldiğini duyup gelmişler, çevresinde toplanmışlar. Buda söze başlamış «Bileşik olan her şey sonunda yaşlanıp, eskiyip, çözüşmekten, dağılmaktan, yok olmaktan kendini kurtaramaz.

(10)