Menü

Komplo Teorileri – 08

30 Ocak 2017 - Komplo Teorileri

Türkiye’deki Misyoner Faaliyetlerinin Amacı
Müslüman Türkleri Hıristiyanlaştırmak Değil

Misyonerler ve misyonerlik meselesi şimdilerde,
galiba, “derin devlet”in tasarrufu sonucunda
gündemimize girmiş bulunuyor. Türkiye’ye yönelik
beşinci kol faaliyetleri çerçevesinde değerlendirilen
bu konunun gündeme getirilmesi her şeyden önce bu
faaliyetlerin arkasında yer alan güçlere verilen bir
mesaj anlamı taşıması bakımından önemli.
Ancak, sırf bir mesaj verme kaygısıyla durup dururken
bir mesele icat edilmiş değil. Bu konuya ivedilikle el
atılmasını gerektiren gelişmeler, yani Türkiye
toprakları üzerindeki misyoner çalışmaları son
yıllarda büyük bir cüret kazanmış bulunuyor. Lozan
Anlaşması’na göre yeni kilise açılması izne tabi
olduğu halde Ümraniye, Güngören gibi hiçbir
Hıristiyan’ın yaşamadığı semtlerde bile yeni kiliseler
açılıyor.
Bu noktada özellikle Batı emperyalizminin öteden beri
içimizde “Truva atı” olarak kullanma amacıyla
ilgilendiği Kürtler ve Alevilerin misyoner
faaliyetlerinin de öncelikli hedefini teşkil ediyor
oluşları en önemli tehlike.
Avrupa, Lozan anlaşması hükümleri gereğince Türk
milletinin ayrılmaz birer parçası durumundaki Kürtleri
ve Alevileri “yeni azınlıklar” olarak değerlendirme
eğiliminde.
Haddizatında Batı emperyalizminin Türkiye’ye karşı
yürüttüğü politikalarda başından beri –yasal ya da
fiili anlamda- azınlık unsurların istismarı önemli bir
unsur olarak değerlendirilmiştir.
Osmanlı’nın son dönemlerinde Bulgarların, Ermenilerin,
Rumların ve diğer azınlıkların önce kültürel
haklarının daha sonra özerklik taleplerinin ve nihayet
bağımsızlıklarının tanınması için Türk devletine
çeşitli baskılar uygulayan Batılı devletler bugün de
aynı politikaları uygulama kararlılığı içindeler.
Batılı güçlerin azınlıklara yönelik politikalarının
uygulamasında misyoner teşkilatlarının ve misyonerlik
faaliyetlerinin önemli roller üstlendiğini biliyoruz.
Sözgelimi, geçmiş dönemlerde millet-i sâdıka diye
nitelendirilen Ermeni azınlık arasında devlete karşı
faaliyetlerin baş göstermesi, Ermenilerin
Protestanlaştırılmaya başlanmasından sonradır.
Misyoner faaliyetlerinin, Ermeni isyanlarının
hazırlanmasında da önemli rol oynadığı belgelerle
sabit bir gerçektir. “İsyanlara takaddüm eden
dönemlerde ve isyanlardan sonra vilayetlerden gelen
raporlarda misyoner faaliyeti geniş şekilde yer
almıştır.”
Türkiye’nin “derin devlet”inin misyoner faaliyetlerine
karşı bir kampanya başlatması da işte Batı’nın
yürüttüğü bu doğrultudaki çalışmalara tepki ve cevap
niteliği taşıyor.

MİSYONERLİK ÇALIŞMALARININ ASIL GAYESİ
Olayın vahamet derecesine uygun karşı politikalar
geliştirilmesi sadedinde bir toplumsal tepkinin
organize edilmesi olumlu bir gelişme. Ayrıca konunun
Milli Güvenlik Kurulu gündemine alınmış olması da
önemli.
Ancak devletin başka organlarının Türkiye
düşmanlarının planlarına uygun politikaları devreye
sokmak için çaba içinde oluşu endişe verici bir hal.
Sözgelimi, Milli Eğitim Bakanlığı ilk ve orta
öğretimde okutulan din derslerinde İslam dinini
öğretmek yerine bütün dinler hakkında bilgi verilmesi
ve bu derslerin ilgili konularını Hıristiyan ve Musevi
din adamlarının okutması düşüncesiyle bir hazırlık
çalışması yürütüyor. Böylesine tehlikeli bir girişim
de devlet kaynaklı olduğuna göre, misyoner
faaliyetlerine karşı yürütülen mücadelenin başarıya
ulaşması konusunda ister istemez endişeye kapılıyoruz.
Diğer taraftan, konuyla ilgili yapılan tartışmalar
misyoner faaliyetlerinin aydınlarımız tarafından
genellikle basit bir “din yayma” çabası biçiminde
algılandığını gösteriyor.
Oysa biliyoruz ki Türkiye toprakları üzerinde yaklaşık
500 yıllık bir maziye sahip bulunan misyoner
faaliyetlerinin hedefi hiçbir zaman Müslüman Türkleri
Hıristiyanlaştırmak olmamıştır. Türkler dinlerine sıkı
sıkıya bağlı bulunduğu ve teolojik düzlemde İslam
itikadına üstünlüğü olan bir inanç sistemi
sunamayacakları için, bunun imkansız olduğunun
farkındaydılar ve zaten 1850 yılına kadar irtidat
edenlere yönelik yasal engeller mevcuttu.
Aynı şekilde, Anadolu’da yüzlercesi açılmış bulunan
misyoner okullarında da Hıristiyanlığın anlatılması
bir yana, laik ve pozitivist bir eğitim verildiğini
biliyoruz. Bu okullarda, çoğunlukla misyoner
faaliyetleri sonucunda kazanılmış olan azınlık
grupların çocuklarının eğitimi, Müslüman Türk
çocuklarının ise batılı ve dünyevî değerleri
benimsemeleri amaçlanıyordu. Müslümanları
Hıristiyanlaştırmak ne misyoner okullarında ne de
genel olarak misyonerlik faaliyetleri kapsamında
düşünülen bir hedef olmamıştır.
Bugün itibarıyla millî kimliğinden ve dinî
aidiyetinden uzaklaşmış marjinal kesimler
Hıristiyanlaştırma çalışmaları için müsait bir hal arz
ediyor olsa da, misyoner faaliyetlerinin öncelikli
hedefinin daha ziyade Kürtler, Aleviler gibi siyasî
bakımdan istismarında fayda umulan gruplar olduğu
görülüyor.
Demek ki misyonerler aslında dinlerini yaymak peşinde
değiller. Misyoner faaliyetleri emperyalist yayılmanın
yöntemlerinden biridir.
“İngiliz Protestan Misyonerlerin ada dışına
gönderilmesi ve bunun İngilizlere maliyeti konusunda
geçen asrın ikinci yarısında İngiliz kamuoyunda
yapılan bir tartışmada bunu savunanlar Hindistan’da
kendi menfaatlerini korumanın ve bu ülkenin
İngiltere’ye bağlılığını sürdürmenin en emin yolu
olarak misyonerlerin faaliyetlerini gördüklerini ifade
etmiştir. Aynı şekilde İngiliz misyonerlerinin
Afrika’daki faaliyetleri örnek göstererek, bu vahşi
kıtada ‘daha iyi şartların temini’ bakımından
misyonerlerin, ordular, donanmalar, konferanslar ve
anlaşmalardan daha müessir olduğunu ifade
etmişlerdir.”
İhtiyar bir Afrikalının bir İngiliz misyonerine
söylediği söz meşhurdur: “Siz buraya ilk geldiğiniz
zaman bizim toprağımız, sizin de mukaddes kitabınız
vardı. Şimdi bizim mukaddes kitabımız, sizin de
toprağınız var…”
Hasıl-ı kelam; misyoner faaliyetlerinin dinî olmaktan
ziyade siyasî amaçlara yönelik olduğunu kavramaksızın
bu konuda yapılacak yorumlar havada kalmaya mahkumdur.
Avrupalı misyonerlerin dinlerini yayma konusunda
başarısızlıkları ortada olduğu halde, çalışmalarını
ara vermeksizin hatta arttırarak sürdürmelerine
şaşmayın; çünkü iktisadî ve siyasî çıkarlarının
korunması ve geliştirilmesi konusunda azami başarıya
ulaştıkları bir gerçektir. (İlginç bir ayrıntı: Bir
araştırmaya göre, İngiltere’de son yıllarda
vatandaşların kiliselere devam oranı gittikçe
azalmakta, buna mukabil misyoner teşkilatlarına
sağlanan ekonomik destek artış göstermektedir. Yani
misyoner faaliyetlerinin ekonomik desteği kilise
cemaatlerinden sağlanan bağışlarla sınırlı değil.)

ÇOK SOMUT BİR ÖRNEK: BULGARİSTAN MESELESİ
Misyoner örgütlerinin Türkiye’nin siyasi çıkarlarına
yönelik çalışmalarına yakın tarihten bir örnek olmak
üzere, “Türkiye’deki Amerika” başlıklı çok önemli
çalışmaya da imza atmış olan Uygur Kocabaşoğlu’nun bir
araştırmasından alıntılarla “Bulgaristan’ın
bağımsızlığı” ile sonuçlanan olaylar dizisine göz
atalım:
XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu’ya ayak basan
Amerikan misyonerleri, Müslümanları Protestanlaştırmak
hedefinin geçersizliğini hemen kavradılar. Gerçekçi
bir politika değişikliği ile imparatorluk bünyesindeki
yerli Hıristiyanlara yöneldiler. Yerli Hıristiyanlar
içinde ilk sırayı doğuda Ermeniler batıda ise
Bulgarlar alıyordu.
“Yunan isyanının başarıyla sonuçlanması, bağımsız bir
Yunanistan’ın ortaya çıkması ve bu gelişmelerin Batı
dünyasında büyük sempati doğurması, Bulgarların da
1835 yılından itibaren bağımsızlık amaçlayan isyanlara
başvurmalarına yol açtı. Gerek 1856 Hatt-ı
Hümayunu’nun etkisi, gerekse 1856 Paris Antlaşması’yla
sağlanan vesayet düzeni, Bulgaristan’ın, tipik bir
yabancı desteği ile bağımsızlık kazanma modeli
uygulamasına yol açtı. İşte bu süreç içerisinde, başta
misyonerler olmak üzere, Amerikalılar da, kendi
iddialarına bakılırsa, bir hayli etkili oldular.”
Amerikalıların bu amaç doğrultusunda yaptıkları ilk iş
basın-yayın ve eğitim yoluyla Bulgarlar arasında
bağımsızlık fikrinin oluşturulmasına ve batılı
değerlerin yerleşmesine çalışmak olmuştur. Bulgarca
kitap, dergi ve gazetelerin basımında ve dağıtımında
misyonerlerin desteği önemli bir katkı sağlamıştır.
Örneğin, 1870 yılında İstanbul’daki misyoner
matbaasında basılan yayınların yaklaşık yarısı
Bulgarca idi. (Yaklaşık olarak diğer yarısı ise
Ermenice.)
Bulgaristan’ın “kurtarılması” için sürdürülen
çalışmalara Amerikalıların bir diğer katkısı ise
okullar vasıtasıyla olmuştur.
“Robert Koleji’nin Bulgaristan’daki gelişmelerle
başlıca iki yönden ilgisi olduğu söylenebilir. Bir
kere bu okul kuruluşundan itibaren bir elit Bulgar
gençlik grubunun öğretim ve eğitimine katkıda
bulunmuştur. İkincisi, belirli dönemlerde
Bulgaristan’a ilişkin her türlü gelişmeyi Batı
dünyasına aktaran bir tür istihbarat ve enformasyon
merkezi görevi yapmıştır.”
“Robert Koleji’nde öğrenim görmüş Bulgar gençlerinin
sonraki yıllarda önemli siyasal ve yönetsel görevlere
geldikleri dikkat çekmektedir. 1871 yılı mezunları bu
konuda çarpıcı bir örnektir. Söz konusu yıl verilen
altı mezundan beşi Bulgar uyrukludur. Geşov,
Panaretov, Stoilov, Slaveikov ve Tapçileştov adlı
öğrenciler ilerki yıllarda Bulgaristan’a belediye
başkanı, parlamento üyesi büyükelçi, bakan ve başbakan
olarak hizmet etmişlerdir. Sözgelimi bunlardan Stefon
Panerotov, bir süre Robert Koleji öğretim kadrosunda
da yer aldıktan sonra, Birinci Dünya Savaşı yılları
boyunca ülkesini Washington nezdinde temsil etmiştir.
Kolej’de eğitim gören bu elit öğrenci grubu,
1870’lerden itibaren hızlanan ve yaygınlaşan olaylarda
önemli roller üstlenmeleri bir yana, özellikle
Bulgaristan’ın İngilizce konuşan ülkelerle (ABD ve
İngiltere) iletişimini sağlamada önemli katkılarda
bulunmuşlardır.”
“Robert Koleji’nin Bulgaristan olaylarındaki ikinci ve
belki de daha kalıcı etkisi, üstlenmiş olduğu
istihbarat merkezi işlevi nedeniyle olmuştur. 1870
yılında ayrı bir kiliseye kavuşan Bulgar
milliyetçileri giderek siyasal mücadelenin dozunu
artırmışlardır. Daha önce de değinildiği gibi, Bulgar
bağımsızlık modeli, çeşitli silahlı kalkışmalara
Osmanlı Devleti’nin tepkisini davet ederek olayları
tırmandırmak ve büyük devletlerin müdahalesiyle
bağımsızlığı kazanmak stratejisine dayandığı için,
Bulgaristan’da olup bitenlerden “medeni dünya”nın
haberli kılınması büyük bir önem taşıyordu. İşte bu
önemli işin üstesinden gelinmesinde Robert Koleji çok
önemli bir rol oynamıştır.”

“Amerikalılar, bağımsızlığını kazanan Bulgar ulusunun
ilk anayasasını, İstanbul’daki Konsolosları Eugene
Schuyler eliyle hazırlatacak kadar bu yeni ulusa
sempati duyuyorlardı. Bu tutum, Amerikan yayılmasının
işlevsel araçlarından birisi olan misyoner
faaliyetinin yüzyılın üçüncü çeyreğinde bölgede almış
olduğu biçim ve özden olduğu kadar, ABD’nin artık bir
büyük devlet olarak kendi kıtası dışındaki ciddi
çıkarlarından kaynaklanıyordu.”

(20)